“Duygusal cehalet” deniyor buna...
Özellikle depresyon tedavisinde kullanılan yatıştırıcı hapların etkisiyle bloke olan duygular, hissetmeyi zorlaştırıyor.
Anti-depresan kullananlar bilir:
Sanki hayatla aranızda görünmez bir his perdesi gerilidir.
Ateşe deyip yanmayan bir el gibidir, acı karşısında yüreğiniz...
Elemi eski yoğunluğunda hissetmezsiniz.
Kolaylına kederlenmezsiniz.
* * *
Peş peşe gelen ölüm haberlerinin yarattığı kayıtsızlık, sanki hiç duygu dersine girmemiş, kederi hiç öğrenmemiş bir toplum olduğumuzu düşündürmüyor mu size de?
Sırrı Sakık’ın oğlunun intiharından sonra yayılan nefret mesajları, “kin, öfke, husumet”le bile açıklanamayacak kadar insanlık dışı değil mi?
İnsanın özünde iyi olduğuna inandığım için, oluk oluk akan kan karşısında kah “Yine mi” deyip geçen bir umursamazlık, kah “oh olsun” diyen bir gaddarlıkla tezahür eden bu hissizliği, “duygusal cehalet”le izah edebiliyorum ancak...
Nasıl anti-depresanlar, ruhsal bunalımıyla baş etmeye çalışan bir insanı ani duygu salınımlarına karşı korumaya alıyorsa, biz de çözüm üretemediğimiz toplumsal bunalımımızla başa çıkmak için duygusuzluğa sığınıyoruz belki de...
Acıyı hiç bilmezmiş gibi davranıyoruz.
* * *
Geçenlerde klinik psikolog Murat Paker, üst üste gelen trajediler silsilesinin toplumda yarattığı travmaya dikkat çekiyordu.
Ölüm haberleri, bizzat canı yananlardan başlayarak, etkisi giderek azalan dalgalar halinde genişliyordu toplumsal satıhta...
Ve her kesim, farklı tepki veriyordu:
Duyarsızlaşanlar, içe kapananlar, şok olanlar, morali bozulanlar, sorunu yok sayanlar, saldırganlaşanlar...
Umutsuzluk ve çaresizlik, derine kök salıyordu.
“Bir toplumu çözmek, çürütmek için çok verimli bir toprak bu...” diyordu Paker:
“Acilen idrak ve irade lazım.”
Önce “Neden bütün bunlar” sorusuyla yüzleşmek, sonra da “Nasıl çözeriz”e kafa yormak gerek.
Başka çaremiz yok.
* * *
Soruna teşhis koyamıyorsanız, tedavisini de bulamıyorsanız, en kolayını yapıp ya görmezden geliyor ya da lanetliyorsunuz.
Ya yastığı başınıza çekip duymamaya ya da oğul acısı yaşayan bir babayı taşlayarak intikam almaya çalışıyorsunuz.
İkisi “duygusal cehalet” ürünü olan bu iki tavır da bizi aynı yere götürüyor:
Duygusal olarak çürüyen bir topluma...
Bu çürük toprak, otoriter bir liderlikle buluştuğunda sadece faşizmi yeşertir.
Tarih şahittir.
* * *
Histeri krizleriyle 30 yılda 40 bin can gömdük çözümsüzlüğün toprağına...
Pek üzerine konuşmuyoruz, ama kalanlar ne halde?
Mayında patlayan araçta arkadaşını kaybeden polis, çatışmada öldürülen askerin silah arkadaşı, dağda öldürülen PKK’lının ailesi, saldırıya uğramış bir karakolda nöbeti devralan asker, terhisten sonra barut kokusu burnundan, çatışma sesleri kulağından silinmeyen gazi...
Onların yaşadığı travmanın ve ne kadar kapsamlı bir rehabilitasyon programına ihtiyaç duyduklarının farkında mıyız?
“Medya saldırıları görmesin” deyip örtbas edemeyeceğimiz, devasa bir sorunla cebelleşmekteyiz.
Şiddet işin görünen yanı...
Ama evlat acısına bile kulak asmayan bir toplum haline gelmişsek, en insani duyguları kaybetmişsek, vicdanları köreltmişsek, terör zaten başarıya ulaşmış demektir.

Yazarın Diğer Yazıları
Etiketler