Ayşe Adile Nami Osmanoğlu Tars, Can Dündar’la.

Dün, Gezi Parkı’nda bir Osmanlı prensesi vardı. Osmanoğlu ailesinin Sultan II. Abdülhamid Han soyundan gelen Ayşe Adile Nami Osmanoğlu, dünya televizyonlarının dikkatinin çevrildiği Taksim’i ve Gezi’nin direniş çadırlarını gezdi.
“Niye buradasınız?” diye sordum:
“Olayları televizyondan izledim. İstanbul’u o halde görünce çok üzüldüm. Uykularım kaçtı. Gelip yerinde görmek istedim“ dedi.
Gezi Parkı’nda gördüğü manzaradan çok etkilenmiş.
“Hepsi çocuk yaşında... Bir idealin peşindeler. Ama o kalabalık, yorgunluk içinde bile çok saygılılar.  Kimi dans ediyor, kimi dua... Bu, beni çok etkiledi. İnsanın inandığı şeyler için savaşmasına inanırım. Onlara hak verdim. Ben de artık ‘Çapulcu Prenses’im.”
Gülümsüyor.

“Topçu Kışlası’nın önemi yok”
İşin ilginç boyutu, gençlerin yanında saf tutan “Çapulcu Prenses“in, Başbakan’ın sahip çıktığı “ecdad”ın varisi olması...
“Bu Topçu Kışlası sizin için ne kadar önemli?” diye soruyorum:
“Hiçbir önemi yok” diye dudak büküyor:
“Ben aileme, tarihime çok saygılıyım. Ama yok olmuş bir kışlanın yeniden yapılmasının hiç önemi yok. Hele ki insanlar istemiyorlarsa... Belki oraya daha geniş bir botanik park yapılması daha iyi...”
Adile Osmanoğlu, hep AK Parti’ye oy verdiğini söylüyor.
Anayasa referandumunda da “Evet“ oyu kullanmış.
Başbakan‘ın özellikle ekonomide yaptıklarını takdir ediyor, yatırımlarını beğeniyor.
“Ama” diyor, “Zamanla ulaşılmaz bir hal aldı. Yanına çok yakınında olan ve kendisi gibi düşünenlerden başkasını yaklaştırmaz oldu. Onlar da olup biteni ne kadar sağlıklı yansıtıyor, bilmiyoruz. Başbakanımız biraz inatçı... Yalnız bu kez bir sorun var: Gençler de biraz inatçı çıktı. Genç insanları devamlı değiştirmeye çalışırsanız, tepki verirler. Şu park meselesinde pire için yorgan yakmaya değer miydi?”

“Dedem bile...”
Ve sonra, Başbakan’ı “ecdad”ı ile kıyaslıyor:
“II. Abdülhamid Han da çok iyi şeyler yaptı. Osmanlı’nın borçlarını kapattı. Yenileşme istedi.
Ama direnç görünce çatışma olmasın diye bırakmak zorunda kaldı. Hiçbir iktidar sonsuz değildir. Dedem Abdülhamid bile koltuğa bu kadar asılmadı...”

 

Referandumun anlamı
Erdoğan, kamuoyu karşısında zor durumda kaldığını gördü ve başarılı bir halka ilişkiler kampanyası yürütüyor.
“Madem istenmiyor, Kışla’dan vazgeçtim” demiyor. Cumhurbaşkanı Gül’le görüşmesinden sonra mecbur kaldığını sandığımız son referandum önerisinin amacı şu:
“Madem Kışla’yla ilgili benim kararımı beğenmiyorsunuz, benim seçmenim karar versin.”
Üstelik bunu, ortada “Yapılamaz” diyen bir mahkeme kararı varken söylüyor.
Üstelik karara itiraz edip eylemi başlatanların temsilcilerine değil, kendi seçtiği isimlere söylüyor.
Üstelik “Taksim’in son ağaçlarını da kesip alanı betonlaştıralım mı” gibi bir sorunun çağdaş dünyaya yakışmayacağını bilerek söylüyor.
Ve son yılların AVM pompalaması sayesinde “Bütün ağaçlar kesilsin, yerine AVM yapılsın” noktasına getirilmiş bir kamuoyunun yargısına güvenerek söylüyor.
Bunu da reddederlerse “Eh ben elimden geleni yaptım. Halktan korkuyorlar. Dinlemiyorlar” dedirtmek ve Gezi direnişini polisle süpürmek için söylüyor. Eylemin, ağaçları aşıp kendi otoriter yönetim anlayışına yöneldiğini fark ettiğinden, bir an önce bitirmek için öyle söylüyor.
Kendi örneğinden yola çıkarak şunu sormak lazım:
“Türbanlı öğrenciler üniversitelere giremesin” kararı referanduma sunulsa oy verir miydi?
Bunlarla birlikte “reel politik” açısından şunu söylemek isterim:
Gezi’dekiler, barışçıl bir yöntemle direnerek, kamuoyunu arkasına aldı, Hükümet’i müzakereye ve bir anlamda geri adıma zorladı ve çok önemli bir kazanım elde etti.
Bundan sonra, konuyu gündemde tutmak, kamuoyu desteğini yitirmemek, şiddet tuzağa düşmemek ve mücadeleyi
başka zeminlerde (de) sürdürmek önemli...

Yazarın Diğer Yazıları
EtiketlerAnayasa