Muazzez Ersoy'un banyosu

Muazzez Ersoy'un banyosu


Ah o küçük ayrıntılar!..
Sıradan, önemsiz, manasız görünen detayları gündelik hayatımızın!..
Aslında ne çok anlam yüklüdürler ve ne çok gizli hastalığı ele verirler.
Yıllar önce bir arkadaşım evini terk ederken "Lavaboda sıkılmış diş macunu artıkları görmeye dayanamıyorum" demişti.
Onca hasretle beklenmişken becerilemeden ufalanıp gitmiş bir ilişkinin artıklarıydı aslında o macun tüpünden lavaboya dökülen...
Ve ona artık katlanılmaz gelen...
Muazzez Ersoy'un "klip aşkı"nın bitme nedenleri arasında sayılan, "eşini kendi banyosuna sokmayıp misafir banyosuna yollaması" da o kahrolası küçük ayrıntılardan biriydi elbet...
Dün "köşedaşım" Ece Temelkuran, bu "banyo meselesi"ni ustaca deşti. Satır altlarında "Mesafeli duralım, dikenlerimiz değmesin birbirine... Yaralanmadan yaşayıp gidelim"i okudu.
Ama mesafeliliğin ayazı kadar, düşük yoğunluklu bir iç çatışmanın buharı da yok muydu o "banyoda..."?

* * *
Görmüyor musunuz nasıl da terörize olmuş ilişkilerimiz...
Zifaf gecesi ikiz kulelere yapılan ilk saldırının çığlıkları dinmeden başlıyor misillememiz...
"Emniyetli yuvamız"ın güvenlik battaniyesi delinir delinmez, o zamana dek "Bizden mutlusu yok" avuntusunun zarif şalıyla örtülmüş kaba saldırganlık açığa çıkıyor.
Beklenmedik husumetler, gizli yaralar açıyor ilkin...
Mayınlar döşeniyor birlikte seçilmiş yer halılarının altına...
Sonra her günbatımında bombalanmaya başlıyor evin gizli sığınakları...
Nafile bir bilek güreşinin, kanlı bir iktidar savaşının izi düşüyor çeyiz sandıklarının üstüne...
Nikah masasındaki ittifaklar bozuluyor; aynı aileden yeni müttefikler bulunup muhalif cephede savaşa sokuluyor.
Ve banyo - ki mahremiyet üssüdür evliliklerin - tahkim ediliyor, mevzileri koruyabilmek, yeni mevziler kazanabilmek için...

* * *
"Yakınlık terörizmi" diyor buna Michael Vincent Miller... (İkili İlişkilerde Terörizm, Varlık, 1997).
Öyle acıklı bir kısır döngü ki, hem sevdiğimiz tarafından terk edilmekten korkuyoruz, hem de onun tarafından hapsedilmekten...
Tıpkı çocukken annemizin bizi bırakıp gitmesinden korkarken, şefkat kılıfı altında sürekli denetlemesinden de sıkıldığımız gibi...
Bu "terkedilme - hapsedilme" ikilemi yüzünden "birbirimizden en çok istediğimiz şey - yani sevgi - bizi en çok kaygılandıran şeye dönüşüyor".
"Onsuz kalma"
korkusu, "sadece ona kalma" endişesine bulanıyor ve o tuhaf formül ortaya çıkıyor:
"Evde yakınımda olsun, ama ayrı banyoda benden uzak dursun."

* * *

Bunların farkında olup, el ele çektirilmiş ilk fotoğraflarına bakarak "Ne oldu bize" diye iç çeken ne çok çift vardır kimbilir...
Oysa hata bizde değil, iktidar hırsının hayatın her alanından süzülüp nefsimize çöreklenmesinde...
Peki ne yapmalı?
"Ya ayrı banyoda duş, ya aynı banyoda dövüş" çıkmazını nasıl aşmalı?..
Miller, kitabında "Romeo ile Juliet"e özeniyor:
"Onlar orta sınıf evliliklerinin, etkisini ağır ağır gösteren zehirleri arasında, yerine koyacak bir şey bulamadan sevgilerinin kurumasını izlemektense, zehiri bir yudumda içtiler ve ideal sevgileri bozulmadan öldüler".
Halbuki zehir içmeden de bir çözümü var bu düğümün...
Mesele evde iktidar çatışmasını aşabilmekte, sevgiyi korkudan arındırabilmekte, gerektiğinde kanlı bir düelloyu, kanıksamışlığın mütevekkil sükutuna tercih edebilmekte...
Aşk da hayat gibi güvenlik ister elbet, ama ondan ibaret değildir.