Zorunlu bir açıklama

Eklenme Tarihi30.10.2008 - 0:38-Güncellenme Tarihi30.10.2008 - 0:48

“Mustafa” dün vizyona girdi. Ama gün boyu bunun keyfini sürmek yerine “filmin sponsoru”na dair sorularla uğraşmak zorunda kaldım.
İş dallanıp budaklanınca “En iyisi her şeyi bütün açıklığıyla anlatmak” diye düşünerek bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Kişisel bir mevzu gibi görünürse kusura bakmayın.

Son dakikada...
Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’le bir uçak yolculuğu sırasında tesadüfen tanışmıştım. Belgesellerimi ilgiyle izlediğini söylemişti.
“Mustafa” henüz tamamlanmadan filme bir sponsor arayışı gündeme gelince kendisine bu konuyla ilgilenip ilgilenmeyeceğini sordum. Atatürk’e olan büyük saygı ve hayranlığından söz edip derhal kabul etti.
Turkcell yetkilileri de projenin heyecanı içine girdiler.
Şirketin logosuyla afişler basıldı; fragmanlar sinemalara dağıtıldı. Savarona’da yapılacak bir basın toplantısıyla projenin duyurulması kararlaştırıldı.
O ana kadar ilişkiler karşılıklı güven esasına dayalı gittiği için henüz ne bir sözleşme imzalamıştık, ne bir kuruşluk destek almıştık.
Basın toplantısına birkaç gün kala, Turkcell filmin içeriğiyle ilgili bilgi istedi.
Hemen bir toplantı yaptık. Onlara filmi anlattım. Hatta bitmemiş filmin hazır olan sahnelerinden birkaç örnek gösterdim.
Ve filmde verdiğimiz bazı bilgilerin onları yadırgattığını fark ettim.
Film, Atatürk’ün imza attığı büyük devrimi belgelemekle birlikte özel hayatına da giriyor, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerine yer veriyordu.

Uzun tartışmalar
“Acaba bunlardan bahsetmek zorunlu muydu?”
Bu soru ile yıllardır o kadar çok karşılaşmıştım ki...
Bir lider portresinde onun hayatının bütün unsurlarının yer alması gerektiğini anlattım uzun uzun... Konu Atatürk olunca daha fazla hassasiyet gösterilmesi gerektiğini anladığımı, ama anlatılanlarda Atatürk adına gocunulacak bir şey olmadığını, tersine onun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını söyledim.
Turkcell ise oradaki mesajların yanlış anlaşılmasından, Atatürk üzerine bir spekülasyon açılmasından endişeleniyordu. Bu tartışmaların Atatürk’e szarar vermesinden, inanç sahibi insanları rencide edebilecek yanlış anlamalara yol açmasından kuşkulanıyorlardı.
Aynı kaygıları benim de taşıdığımı, böyle olmasın diye de azami dikkati gösterdiğimi, ele aldığım her konuyu belgelendirdiğimi anlattım.
7 saatlik bir toplantı sonunda hem Atatürk’e asla zarar vermemek, hem de onu gizlememek esasında anlaştık.

“Biz vazgeçtik”
Ancak ertesi günkü (daha geniş katılımlı ve daha uzun) toplantıda konu biraz daha derinleşti. Çıkacak filmin, Turkcell’in beklentileriyle tam çakışmayacağı gibi bir izlenim oluştu.
Ertesi gün de (basın toplantısına 24 saat kala) Turkcell’den (hem de bana da değil, büroma) “Biz vazgeçtik” notu iletildi.
Elbette haklarıydı. Ama afişler asılmış, fragmanlar sinemalarda dönmeye başlamış, basın toplantısı için bütün gazetelere davetiyeler gitmişti.
Afişleri asmadan güven esası içinde (biraz da acemilikten) bir sözleşme de yapmadığımızdan zor durumda kalmıştık.
“Sağlık olsun”dan başka diyecek bir şey yoktu.
Öyle dedik; geçtik.
Basın toplantısını iptal ettik. Afişleri, fragmanları tek tek sinemalardan toplattık.
Turkcell bir süre sonra “Afiş ve fragmanlar yüzünden üstlendiğiniz zararı biz karşılamak isteriz” dedi.
Üstlendiler. Konu kapandı.
Sabancı
Yapımcımız NTV’nin desteğiyle filmi bitirdik.
Artık bir projeden değil, bitmiş bir eserden söz ediyorduk ve yapmaya çalıştığımız şeyi anlatmam gerekmiyordu; göstermem yeterliydi.
Filmden Güler Sabancı’ya söz ettim. Hemen ilgilendi. “Mustafa”yı ilk kez Sabancı grubunun yetkilileri izledi. Beğendiler.
Ve birkaç gün içinde “Biz varız” dediler.
Böylece film, Sabancı’nın sponsorluğunda vizyona girdi.

Film ayrı, kahramanı ayrı
Bütün bunlarla sizi meşgul etmemin amacı, hem “Mustafa”yı bu tartışmaların, hem kendimi mesnetsiz iddiaların dışında tutmaktı.
Son söz olarak şunu yazmak isterim:
Bir filme verilen desteğin filmin kahramanına verilmiş sayılması kadar, verilmeyen desteğin ona karşı tavır olarak algılanması da hata olur.
Atatürk’ü başka bir filmin kahramanıyla ya da bir reklam karakteriyle kıyaslamak da ona zarar verir.
Atatürk’ü yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla, söyledikleriyle tartışalım, ama lütfen onu bu polemiklerin dışında tutmaya özen gösterelim.

 

 

Atatürk'ün not defteri - 2

Genç Mustafa’yla tanışın
Mustafa Kemal, hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini ve duygularını çizgili küçük boy bir deftere yazıyor. Not defterlerinde Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var...

 

İç dünyasında bir yolculuk
Günlükler, hatıraların yapı taşlarıdır; ama onlardan daha inandırıcıdır.
Çünkü hatıra, bütün o günlüklerden süzülerek, bazen elenerek, bazen eklenerek yazılır.
Oysa günlük yalındır.
O gün, o an, o duyguyla, üzerine pek düşünülmeden kaleme alınmıştır. 
Dolayısıyla yazarını daha içeriden yansıtır.
Atatürk (en azından bizim bildiğimiz kadarıyla) üniversite çağından 1933’e kadar, yani 33 yıl cebinde not defterleri gezdirdi.
Harp Akademisi’nde, Şam sürgününde, Çanakkale’deki karargâhında, Doğu Cephesinde, Karlsbad’da tedavide,  Çankaya Köşkü’nde hep not tuttu bu defterlere...
Bazen hoşuna giden bir şarkının güftesini yazdı; bazen yapacağı bir konuşmanın taslağını... bazen cebindeki paranın hesabını... bazen gelmeyen bir mektubun onun ruhunda yarattığı fırtınayı... ders notlarını... askeri taktik anlayışını...
Üstelik bu yazdıkları, yaşadığı döneme dair de çok önemli bilgiler, ipuçları sunuyordu.
Şaşırtıcı olan, o cepheden bu cepheye koşturan, bir türlü yerleşik bir düzen kuramayan, kütüphanesini hep sandıklar içinde taşıyan Atatürk’ün bu not defterlerini nasıl bu kadar özenle hayat boyu taşıyıp arşivinde saklayabildiği... 

34 defter
Atatürk’ü daha yakından tanımak açısından çok kıymetli olan bu defterlerden 34 tanesi ölümünden sonra Genelkurmay arşivine devredildi ve nedense yıllar yılı hak ettiği önemi görmedi.
1970’lerin başında güvenilir Atatürk araştırmacısı Utkan Kocatürk, “Atatürk’ün Hatıra Defterlerine Yazdıkları” kitabında defterlerden örnekler verdi (Ankara, 1971).
Ardından Türk Tarih Kurumu, Şükrü Tezer imzasıyla (“Atatürk’ün Hatıra Defteri”, TTK, 1972) bazı defterleri yayımladı.
1990’larda ancak Ali Mithat İnan gibi çok özel araştırmacılar, özel izinlerle bu arşive girip yayınlar yapabildiler (Bkz: “Atatürk’ün Not Defterleri”, Gündoğan, 1996) ya da Afet İnan, kendisine emanet edilen “Karlsbad Defteri” gibi günlükleri kısmen yayımladı.
Sonra nihayet 2000’lerde, defterleri elinde bulunduran Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Merkezi (ATASE), “Atatürk Araştırma ve Eğitim Merkezi (ATAREM) bünyesinde bir bilim kurulu oluşturarak defterleri belli bir düzen içinde yayımlamaya başladı.
Hala tamamlanmayan bu çalışmalar, Atatürk araştırmacılarının ilgisini çektiyse de, uzun süre geniş kitlelere ulaşamadı.

Demir kapılar ardında
Yıllar yılı Atatürk üzerine belgeseller yapan biri olarak bu defterlere sık sık atıf yapmama rağmen görüp görüntüleme imkânını bulamamıştım.
Bu kez “Mustafa” filminin araştırmaları sırasında “Defterler”i görüntüleyebilmek için izin istedim.
Uzunca sayılabilecek bir beklemeden sonra izin çıktı.
Ankara’da Meclis kapısına bakan ATASE binasına buyur edildik.
Orada Atatürk araştırmalarına gönül vermiş subaylar, yaptıkları çalışmaları anlattılar. Sonra büyük demir kapılar açıldı, arşive girildi ve bazıları bir asırdır ihtimamla saklanan defterler ortaya çıktı.
Bir ceketin iç cebine sığabilecek büyüklükteki bu defterlere ilk dokunduğum andaki duygum, 15 yıl bir definenin peşinde koşmuş birinin onu bulduğu anki sevincine eşittir herhalde...
Bugünden itibaren burada sayfalarından örnekler sunacağımız not defterlerini titiz bir çalışmayla yayımlayan, bazı yayımlanmayan defterleri de ilk kez kamuoyuna ulaştırabilmemize vesile olan ATASE yetkililerine teşekkür ediyorum.
Defterlerin yayımının bitmesini, tüm ciltlerin basılmasını, hatta internet aracılığıyla tüm araştırmacılara ve kamuoyuna açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum.
Sizi Atatürk’ün notları aracılığıyla özel iç dünyasında bir gezintiye buyur ederken, satırlar arasında rastlayacağınız insanı, çok daha kendinize yakın bulacağınıza inanıyorum.

HARP AKADEMİSİ DEFTERİ
Siyah bez ciltli bir defter...   Küçük boy...     Çizgili...
8.5 santime 14 santim ebadında...
İçindeki yazılar mürekkepli kalemle Osmanlıca Rik’a tarzı el yazısıyla kaleme alınmış.
Sadece yazılar değil, Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var içinde...
Notları yazdığı dönemde Mustafa Kemal, Harp Akademisi öğrencisi bir üsteğmen...
Yani 23-24 yaşlarında...
Kurmaylık stajı görüyor, bir an önce göreve başlamaya can atıyor.
Arada Selanik’e gidip geliyor; belli ki orada geride bazı ilişkiler bırakıyor, onlar için duygulanıyor, oradan mektup bekliyor, gelmeyince üzülüyor, cebindeki para, harcamalarını karşılamaya yetmiyor. İstanbul bütün canlılığıyla dışarı, sokağa çağırırken o, kısıtlı bütçesi ile Harp Akademisi binası içinde bu defterle baş başa yaşıyor.
Hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini, duygularını bu deftere yazıyor. Mektuplar arasında, kimliğini bilemediğimiz, Selanik’teki bir gazete yazarı ya da düşünüre yazdığı övgü dolu satırlar özellikle dikkat çekici...
“Atatürk’ün not defterleri” dizisine, bizi onun gençliğiyle tanıştıran “Harp Akademisi defteri” ile başlıyoruz.

 

DEFTERDEKİ GÜFTE
‘Uğruna canım fedadır, sev beni canın kadar’

Defterin sayfaları arasında bugünün deyimiyle “şarkı sözleri” dikkat çekiyor. Mustafa Kemal, bu sözleri yazarken başına makamlarını da not etmiş.

Hicaz- ağır aksak

Zülfüne dil-besteler zülf-i perişanın kadar
Görmedim sayyad-ı dil-i alemde müjganın kadar
Ben değil görmüş müdür çeşm-i felek anın kadar
Uğruna canım fedadır sev beni canın kadar

Nakarat

Merhamet kıl sevdiğim meftununa şanın kadar
Seni gördükçe derunumda muhabbet uyanır
Piş-i çeşmimde Melahat güneşi doğdu sanık
Bu ne behçet, bu ne zerafet, buna can mı dayanır

Nakarat

Sen meleksin sana insan deseler kim inanır

Süz-i nak, ağır aksak

Bir güna çeşm-i canan süz-i mal oldum beter
Sabah iken oldum sonra harap oldum beter
Pay-ı ağyara serildim sanki hak oldum beter

Süz-i nak, ağır aksak

Gözlerinden kıskanırken bir zaman dildarını
Gel de seyret yarinin bu devre-i idbarını
Bir televvün bak ne hale koydu cism-i zarımı...

 

11 MART 1904 CUMA...  SAAT 7...
‘Yine ağlıyorum... Her zamanki gibi...’

“Selanik’ten geleli 3 ay kadar oldu. İlk günlerde düzenli bir hayata başladım zannediyordum. Manen ve maddeten tutsağı olduğum ıstırabımdan kurtulduğumu düşünüyordum. Lakin heyhat! Bugün bilmem kaç yüzüncü defa olmak üzere yine kalbimin bütün şikâyet iniltilerini işiterek ağlıyorum. Her zamanki gibi, bu dakika dahi...”

 

16 MART 1904 ÇARŞAMBA... SAAT 3...
Nihayet gelen mektup

“Uzun zamandan beri kendisiyle haberleşmek için övünçlerimi teslim ettiğim birinin sessizliğe bürünmesiyle, haberleşmedeki kayıtsızlığını görmekle azap duyuyordum. Bugün o uzun süren sessizliği bozan bir mektubun   gelişi, vicdanımdaki azabı  dindirdi. Bir mektup... evet, birkaç satırlık, birkaç satırlık kâğıt parçası... fakat sevilen bir kalbin, görünüşüne arzu edilen bir ruhun hayal edilen bir sahnesi olduğu için sonsuz bir değere sahiptir.”

 

21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
Para durumu ıstırap verici

“Bugün para durumumu inceledim. Harcamaları gelirin pek ziyade üzerinde buldum. Şimdiye kadar cüzdanıma girip çıkan parayı hesap etmek hatırıma bile gelmemişti. Bu hesapsızlığın vahim sonuçlarıyla, pek büyük ıstıraplar altında manen ve maddeten ezildim. Şimdi sarf olunan paranın harcandığı yerin ve zamanın kaydına baktığım zaman, hareketimdeki düzensizlik dikkatimi çekiyor. Her zaman bu defterimin gözden geçirilmesiyle hissettiğim pişmanlıklar, ihtimaldir ki yaptığım hareketleri düzenlememe neden olacak. Fakat ben henüz bunun tesirini anlayamıyorum. Masrafların sebebi, fazlalığından ziyade, gelirlerin azlığıdır.”

 

21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
Napolyon’a övgü

“Napolyon, yıldırımları meydana getiren kaynaktan doğmuş bir savaş dâhisidir. Onun hayatı top-tüfek sesleriyle yansıyan bir sema... kanlı derelere tanık olmuş bir zemin... Talih bulutlarına bir düşman, ufuklar arasından geçti. Lakin heyhat, dünyada en az devam eden saadettir. Bu parlak cihanın parlak güneşi olan o koca komutanın bölgesindeki denizin siyah dalgalarının müthiş darbeleri atında inleyen bir kara parçasında nefesini tamamladığını görmek ne üzücü bir durumdur.”

 

YARIN:  Öfkeli satırlar

Yazarın Diğer Yazıları
Etiketler