10 yıl önceki kriz çığırtkanları, şimdikiler ve IMF...

Tam on yıl oldu... Türkiye, 2008 yılında, o zaman Başbakan olan Erdoğan’ın iradesiyle Uluslararası Para Fonu (IMF) ile olan Stand-By anlaşmaları sürecini bitirmişti. Şimdi 2018 yılındayız ve Türkiye, büyük bir dönüşümün eşiğinde, bölgesinde belirleyici bir güç durumunda. Öte yandan, kendi silahını hatta üst teknoloji savunma yazılımlarını üretecek yetenekte bir teknoloji potansiyeline ulaşmış durumda.

Ne olursa olsun, büyümesi sürekli yukarı revize edilen, tahminlerin üzerinde ve dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri arasında bugün Türkiye... Tabii ki ekonomide yapacağımız çok şey var ve eksiklikleri, sorunları biliyoruz. Esasında bu sorunlar, sanayicinin, işçinin, esnafın, çiftçinin kısaca bu ekonomide değer üreten ve gelir elde eden herkesin çıkarlarının bir kümesi olarak belirginleşiyor ve önümüze geliyor. Farklı kesimlerin iktisadi çıkarları çatışsa bile, çözümü için ortaklaşılan birçok alan var. Örneğin, istikrarlı, kapsayıcı bir büyümenin, gelir dağılımını da, artan istihdam ve ücret artışlarıyla birlikte, düzelteceğini herkes biliyor. Ve büyümeden taviz verilmemesi konusunda, tüm kesimlerde ortak bir görüş birliği var. Yine üretim maliyetlerinin düşmesi ve özellikle finansman maliyetlerinin her kesim için makul oranlara inmesi ortak hedeflerden biri...

Kalıntılar!

Bu anlamda şimdiki IMF kalıntılarının “Ekonomi ısınıyor, büyümeyi düşürelim” hezeyanlarının hiçbir karşılığı yok. Çünkü bunu ve buna benzer argümanları şu IMF’siz on yıl olduğu gibi yalanladı. Düşünün, 2001 krizinden sonra Türkiye’nin IMF’den 10 milyar dolar almak için vermediği taviz kalmamış, haftalardır süren görüşme ve uğraş sonucunda 10 milyar dolarlık kredi onaylanınca hükümet, “ana akım” medyayla birlikte -hani şu 28 Şubatçılar- bayram ilan etmişti. O sıralar Kemal Derviş de bu kredinin bir şartı olarak göreve gelmiş ve Derviş göreve geldikten sonra yapılan Hazine’nin ilk ihalesinde faizler yüzde 193.7 seviyesinde kalınca, IMF’ci ve 28 Şubatçı medya “Derviş ilk sınavını başarıyla geçti” diye manşet atmıştı.

Türkiye, IMF’ye 1947 yılında üye oldu. Yani IMF yılları 1947 yılında başladı.

'Bunlar anlamıyor!'

IMF kredileri ve bunun sonucunda yapılan Stand-By anlaşmaları başlangıcı ise 1960 sonrasına denk gelir. Esasında IMF, Demokrat Parti döneminde anlaşma sürecini başlatmak istemiştir. 1954 seçimleri öncesinde IMF, Menderes hükümetine, yüksek oranlı devalüasyon ve bilinen istikrar önlemleri önerisiyle gelir. Ancak Menderes, “Bu adamları yollayın, bunlar bir şeyden anlamıyor” der ve IMF heyeti geri yollanır. IMF’nin önerisini kabul etmeyen Menderes, 1954 seçimlerini de kazanır. Menderes, o zaman yakın çevresine şunu söyler: “Ben size söylemedim mi, bu adamlar bir şeyden anlamıyorlar diye, onların dediği olsaydı seçimi kazanamazdık.” Ama IMF kapıdan kovulur, bacadan girer.

1954’ten sonra IMF, hep hükümetin ensesindedir. IMF’yi reddeden Türkiye’nin kredi kaynakları zorlaştırılmış, döviz sıkıntısı baş göstermiştir. IMF, o yıllarda da bildiğimiz iki öneriyi ısrarla gündeme getirir: Yüksek oranlı devalüasyon ve ekonomiyi daraltıcı önlemler. 1958 yılında, IMF’nin önerileri doğrultusunda bir paket kısmen kabul edilir. Esasında bu paket, Demokrat Parti iktidarı için sonun da başlangıcı olur. Yani askeri darbenin ilk taşı bu daraltılmış IMF programıydı. Tabii esas IMF programları ve Stand-By anlaşmaları darbeyle başlar ve 2008 yılına dek sürer. Bütün bu zaman dilimi, aynı zamanda, Türkiye’de askeri darbeler, yoksullaşma, kaynakların dışarıya aktarılması sürecidir.

Yitik kuşaklar!

Türkiye bütün bu süreçte IMF’den 46 milyar 617 milyar dolarlık kredi kullandı. Ancak düşünün; bırakın, IMF programları ile 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül duvarlarına çarpmamızdan uğradığımız ekonomik zararı, yalnız 28 Şubat’ın bu ülkeye ekonomik zararı bile yüz milyarlarca dolardır. Kaldı ki, yanlış iktisadi programlar sonucu ortaya çıkan krizlerin iktisadi çarpanı öyle büyüktür ki bunların ölçümü hiçbir zaman mümkün olmaz. Batan işletmelerin, artan borcun, yükselen faizlerin, düşen milli gelirin matematiksel ölçümüyle belki yukarıdaki gibi bazı rakamlara ulaşırız ama bunlar çoğu kere yanıltıcı da olur. Burada en iyi ölçüm sosyolojik-kalkınma ölçümüdür. Belki onu da “yitik kuşaklarla” ifade ederiz ki IMF programları ve darbe süreçleri Türkiye’de birkaç kuşağın yitimine neden olmuştur. Düşünün, 1960’tan beri kullanılan kredi 50 milyar doları bulmuyor. Oysa Türkiye’nin 2008 yılından sonra geliştirdiği yalnız üç ya da dört projenin toplamı bundan fazla. TANAP projesi, yalnız tek başına, IMF’den 50 yıldır alınan kredilerden fazla bir büyüklüğe tekabül ediyor.

Peki, artık bugün iflas eden IMF’de şekillenen ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, bazı şaşkınlara, mutlak iktisat öğretisi (!) diye yutturulan iktisat jargonunun kökeni nedir? Bu jargon, esasında şimdi bir kalpazanlığa dönüşen dolara dayalı Bretton-Woods para sistemine dayanır. Bretton-Woods'da kabul edilen White Planı, küresel para sistemini ABD parası dolara bağlar ve ülkelerin ödemeler bilançosu açık verirse bu, önce sıkı para ve maliye politikalarıyla, sonra da -eğer sabit kur rejimi uygulanıyorsa- IMF onayıyla yüksek devalüasyonla sağlanır koşulunu getirir. IMF jargonunda bu durum, “Temelli dengesizlik halidir” ve ağır şartları içeren bir krediyle ekonomi bu anlayışa teslim edilir.

Bu anlayış, ödemeler bilançosu açıklarının fiyat değişmelerine bağlı olarak düzeleceğini savunur. Yani iç fiyatlarla dış fiyatlar dengesi, gelişmekte olan ülkelerde, ancak belli aralıklarla yapılacak devalüasyonlarla sağlanabilir. Eğer dalgalı kur rejimi varsa da bu, yüksek faizle donatılmış ortodoks politikalarla giderilebilecek bir sorundur.

Bu ülkelerin sanayide net ihracatçı olarak dengeye ulaşması beklenen bir şey değildir. Bu anlamda sanayi bazlı, kapsayıcı bir büyüme hiçbir zaman savunulmaz. Bu anlayış, aynı zamanda, sürekli bir dış kredi gereksinimini olduğunu savunur ve içeride sıkı paraya bağlı yüksek faizle birlikte, daraltılmış bir kriz ekonomisi ister.

Şimdi diyeceksiniz, IMF on yıldır yok, anladık; peki bunları niye anlatıyorsun?

Şundan: 2008 yılında, bundan tam on yıl önce, o zaman Başbakan olan Erdoğan’a yine bazı aklıevveller, “Ödemeler dengesi sorunu var, acil IMF ile 20. Stand-By yapalım ve 35 milyar dolar alalım, yoksa yola devam demeyiz” diyorlardı. Ama Erdoğan, bunlara prim vermedi ve yeni Stand-By’ı da yapmadı. Tam aksine, büyük bir yatırım hamlesinin kapılarını açtı. Türkiye’nin geldiği yer ortada...

O zaman IMF’den 35 milyar dolar alalım, kemerleri sıkalım, 35 milyar da birkaç tekelin borcu için kullanılsın diyen malum sermaye yapıları ve onların sözcüleri bugün de aynı çığırtkanlığı yapıyor: “Türkiye’de ekonomi ısındı, frene basalım, faizleri yükseltelim, yatırımları durduralım, bankalar kaynaklarını üç beş tekelin borcu için kullansın, KGF bitsin, yatırımlar dursun, kaynaklar dışarıya ve tekellere gitsin.” Bugün bu tuzağı Türkiye ekonomisi için dillendirenleri bir kenara yazın. Yakında ipliklerinin nasıl pazara çıktığını göreceksiniz; 28 Şubatçılar gibi, FETÖ gibi...