AB neden dağılma sürecinde?

Avrupa’da Türkiye’ye karşıtı politika, Almanya gibi, ülkelerin münferit-örtük siyasetini aşarak, kurumsal ve topyekûn bir karşı duruşa dönüşüyor.

Avrupa Komisyonu Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) aldığı “siyasi denetim” kararı bunu anlatıyor. Bu, zaten bekleniyordu...

Ancak bu kurumsal karşı duruşun 15 Temmuz sonrası belirginleşmesi ve referandum sonrası da AKMP’nin bu kararının gelmesi üzerinde durulması gereken bir husustur.

Öte yandan, hemen belirtmemiz gerekiyor ki AKPM kararı, Türkiye’nin günlük finansal göstergelerinde olumsuz hiçbir etki yapmadı. Piyasaların bu kararı hiç önemsememesi, Türkiye’nin yoluna AB olmadan da devam etmesi halinde bile, yatırım yapılabilir ülke konumunda olacağını bize gösterdiği gibi, AB’nin de küresel piyasalar nezdinde artık ciddi bir ekonomik ve siyasi birlik olmadığını anlatıyor.

Genişleme bitti!

AB’nin bu haliyle bittiğini ve AB’nin bu halinin artık bir genişleme sürecinde değil, bir dağılma sürecinde olduğunu yazmıştık. Esasında, AB’de Avrupa Komisyonu’na dayanan AB liderliği ve buna dayalı genişleme Avrupa’da -çoktan- bitmişti.

“Tarihsel olarak AB içerisinde iki liderlik modeli gelişti. Avrupa Komisyonu ilk modeli sunmaktadır. Bu durum, Avrupa entegrasyonunun başlangıcında (1950’li yıllar) ve en çok Jacques Delors başkanlığı döneminde (1980’li yıllar) olmuştur. Keza bu dönemde AB içinde ortak pazar doğmuş ve tek para birimine geçiş süreci başlamıştır. İkinci liderlik modeli ise Fransa-Almanya liderliğidir. Bu model, Fransa’nın siyasi, Almanya’nın ekonomik liderliği üzerine oturmuştu. Bugün bu iki model de geçerli değil, AB tek devlet tarafından yönetiliyor: Almanya... Bu tespiti şöyle de doğrulayabiliriz; AB’nin ekonomik başkenti AB Merkez Bankası’nın da olduğu Frankfurt’tur. Siyasi başkent de hemen Almanya-Fransa sınırındaki Fransız kenti Strasbourg’dur. Ancak bu ikili liderlik, doksanlı yılların hemen başında Almanya’nın Doğu Almanya’yı içine almasıyla çözülmeye başladı ve ortak para birimi euro’nun da yeni yüzyılın başında doğmasıyla fiili olarak dağıldı. Almanya hem siyasi hem de ekonomik liderliği ele geçirdi. Doksanlı yıllarda Doğu Avrupa’daki iç savaşlar, Yugoslavya’nın parçalanması esasında AB’nin parçalanması ve AB entegrasyonun ve bu entegrasyona bağlı genişlemenin fiili olarak bitmesidir.”

Almanya’nın bu parçalayarak “daralma” politikası Avrupa’nın krizinin sürdüğü son on yıldır AB içindeki güney ülkeleri tarafından da anlaşılmadı.

Irkçılığın pençesi

Zaten Yugoslavya’nın parçalanmasıyla AB’ye katılan küçük ülkeler doğrudan Almanya’nın uydusu olarak yenilenmeye başladılar. İtalya, İspanya hatta Fransa gibi AB’nin belkemiğini oluşturan büyük ülkeler ise siyasetlerini, ekonomik kriz merkezli belirlemeye başladılar. Buralardaki merkez sağ ve sol siyasetler aşağıdan gelen aşırı eğilimlere karşı durmayı merkeze aldılar ve yeni, kapsayıcı bir Avrupa politikası geliştiremediler. İşte Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun en somut ve açık örneğidir. İktidardaki Sosyalist Parti’den ayrılan ve siyasi kimliği bir hayli “karışık” olan Emmanuel Macron Cumhurbaşkanı olacak. Bunun en önemli nedeni ise iktidardaki merkez sol parti olan Sosyalist Parti’nin Almanya merkezli bu yeni Reich politikasını hiç okuyamaması ve buna karşı bir yeni Avrupa entegrasyonu geliştirememesidir. Aynı durum İtalya ve İspanya’da da vardır.

Yeni (bir) Birlik!

Böylece AB’nin tüm kurumsal yapısına Almanya merkezli bu, “merkezileşme” politikası hızla sirayet etti ve resmi AB politikası oldu. Bu parçalama ve sonra merkezileştirme politikası, yine başta Almanya olmak üzere, orta ve kuzey Avrupa ülkelerindeki ırkçı-faşist kitle tabanından beslendi. Bu aşırı sağ politik yönelim, kimi zaman İslamofobi kimi zaman göçmenlere yapılan acımasızlık kimi zaman da Türkiye’ye ve Türklere karşı -devletlerce oluşturulan- neo-Nazi yönelimden gücünü aldı.

Avrupa’daki bu yeni faşist iklimin, Türkiye’de darbe yapmaya kalkan, Amerika’da da işgalle dünyayı yola getirmek isteyen neo-con çetesinin himayesinde olan FETÖ’yü beslediğini, onu barındırdığını ilave edelim.

AB’nin, Almanya merkezli bu post-Nazi politikasına yenik düşmesi umalım ki yalnız geçici bir durumdur. Yoksa 20. yüzyılda Avrupa’yı tarumar eden ve bir dünya savaşına yol açan bu anlayış, bu hızla devam ederse AB diye bir şey kalmayacak... Ancak Türkiye, bu politik yönelime karşı duracak ve ısrarla AB için yeni bir genişleme perspektifini ve entegrasyonu savunacaktır.

Yeni (bir) Birlik gerekiyor!