Afrika’dan Türkiye’ye bakış...

Bu yazıyı Cumhur-başkanımız ile geldiğimiz Fildişi Sahili başkenti Abidjan’dan yazıyorum. Kaldığım otelin penceresinden baktığımda kıtanın en büyük 2. limanının hareketliliği göze çarpıyor. Ancak otelin düzgün kesilmiş çim bahçelerinin bittiği yerde kentin yoksulluğunu anlatan gecekondular da bir Afrika gerçeği... Tabii Fildişi, diğer Batı Afrika ülkeleriyle kıyaslandığında, daha gelişmiş bir altyapıya sahip; ülkede 82 bin km karayolu ağı var.
Devlet Başkanı Alassane Ouattara, daha önce IMF Afrika Bölge Sorumlusu ve the Central Bank of West African States (Bölgesel Merkez Bankası) Başkanı olarak çalışmış. Bundan dolayı başlarına gelenlerin nasıl ve nereden olduğunu kestirebilecek bir deneyime sahip. Ouattara, 1999 yılında, o zaman muhalefette olan, the Rally of the Republicans Parti’ye başkan olmuş. Ama Ouattara’nın yolu 2000 yılındaki referandumla kesilmiş. 2000 yılında referandumla onaylanan yeni anayasada anne veya babası Fildişili olmayan, ayrıca daha önce herhangi bir ülkenin vatandaşlığını talep eden kişilerin devlet başkanlığına adaylığı yasaklanmış. Ouattara’nın babası Burkina Fasolu olduğu için adaylığına izin verilmemiş ve 2010 yılına kadar süren iç karışıklarla önü kesilmiş. 2010 yılında ilk kez 2015’te ikinci kez %84 oranında oyla Devlet Başkanı olarak seçilmiş. 2012’den beri ülkede sağlanan %9’un üzerinde büyüme ortalamasıyla Ouattara ekonomik refahın yanı sıra, ülkede ölümlere sebep olan politik istikrarsızlığı da bitiren kişi olarak biliniyor. Ayrıca, ülkede şu an yeni anayasa üzerine çalışmalar yapılıyor. 2000 anayasasının geçerliliğini yitirdiğini savunan Ouattara, temelde kendisinin de seçilmesini engelleyen milliyetçilik kavramını değiştirmeyi planlıyor. Ouattara’nın Müslüman ve eşinin Fransız olduğunu da ilave edelim.

Erdoğan sevgisi...
Bütün bu notları şunun için aktardım; Fildişi’nin devlet başkanına bakınca ülkenin -hatta Afrika’nın- tarihine ve oradan günceline gelebilirsiniz. Burada Fransız etkisini, daha sonra ABD’nin ekonomik gücünü ve baskısını ve yıllar süren terör, kabile savaşlarını, yağmalanan yer altı-yer üstü kaynaklarının izlerini keşfedebilirsiniz. Batı’yı bilen, ne yapacağını kestiren ve tam şimdilerde, Batı ile dengeleri koruyup yeni bir yol arayan liderler ve siyasi akımlar ortaya çıkıyor. Bu siyasi yol, radikal olmayan, ülkenin çıkarlarını öne alan ve refah odaklı yeni kalkınmacı bir anlayış aynı zamanda. Bu anlamda Ouattra gibi liderlerin Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilgileri, saygıları büyük. Batı ile belli dengeleri koruyup, ülkesinin çıkarlarını Batı’ya rağmen savunmak, hiç şüphesiz ki yalnız Afrika için değil, Türkiye dahil olmak üzere, bütün gelişmekte olan ülkeler için yeni bir çıkış hatta yeni bir paradigma. Bundan dolayı bu ülkelerin çoğunda tam şimdilerde yeni anayasa ve yeni bir sistem arayışı gündemde. Ancak aynı zamanda da “eskilerin” yeni olana direnişi nedeniyle terör ve ülkelerin bu yeni siyasi yönelimine saldırılar da, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, durmuyor.

Afrika deneyimi
Batı, Afrika’yı yüzyıllardır yoksul bir sömürge olarak elinde tuttu ve bütün yer altı-yer üstü kaynaklarını ele geçirdi, yağmaladı. Yıllar süren kabile savaşları, Afrika toplumunun insan kaynağını yok ediyordu. Bir ülkenin doğal zenginliklerine, kaynaklarına el koymak için ilk önce onun insan kaynağını devre dışı bırakmak, ele geçirmek, bütün sömürge tarihinde birinci kuraldır. İnsan kaynağı iki türlü devre dışı bırakılır; birincisi, iç savaş ya da savaşla -özellikle eğitimli genç nüfusu- devre dışı bırakmaktır. İkincisi ise, ideolojik ve siyasi mekanizmalarla, maddi araçları da kullanarak, “seçkin” sınıfları satın almaktır. Bu ikinciler genellikle siyaset bürokrasinde, medyada ve stratejik şirket ve eğitim kurumlarında istihdam edilirler. Ben Batı’nın sanayi devriminden itibaren geliştiği üç temel sömürgeleştirme dönemi olduğunu düşünüyorum. Tam şimdi üçüncü aşamadayız.
Mesela birinci aşamayı en güzel Cecil Rhodes profili anlatır.

Cecil Rhodes...
Cecil Rhodes, Britanya’nın Afrika’yı sömürgeleştirmek için Afrika’ya ihraç ettiği en büyük sömürgecilerden biridir. Afrika’da kurduğu De Beers şirketiyle bir sömürgeci iş ve devlet ‘adamı’ olmayı başaran Cecil Rhodes, kendini şöyle ifade ediyordu: ‘Benimsediğim fikir, toplumsal bir sorunun çözümüdür; yani, Birleşik Krallık’ın 40 milyon sakinini kanlı bir iç savaştan korumak için, biz sömürgeci devlet adamları, nüfus fazlasını yerleştirmek, onlar tarafından fabrikalar ve madenlerde üretilecek ürünlere yeni pazarlar sağlamak için yeni topraklar ele geçirmeliyiz. Eğer iç savaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.’ Rhodes, görüldüğü gibi, oldukça samimi bir sömürgeciydi. Ancak tabii ki onun kaçınmak zorunda olduğu iç savaş İngiltere gibi ülkelerle ilgili. Rhodes‘un demiryolu ilerledikçe Afrika’da da iç savaş aynı hızla ilerliyordu. Rhodes, 1902’de Cape Town‘da öldü. Aslında yapmak istediklerinin çoğunu yaptığını söyleyebiliriz. 20. yüzyılın başında Cape Town’dan Kahire’ye Afrika sömürgeleştirilmişti ve şu yaşadığımız günlere kadar yer altı kaynakları yağmalanacak ve iç savaşlar hiç durmayacaktı. Bu birinci aşamadaydı, sonra 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD önderliğinde yerli diktatörler ve iç savaşlar devreye girdi. Bu 2. aşama doksanlı yılların sonunda bitti.
Şimdi yeni bir aşamadayız. Yerel diktatörlerin yerini terör örgütleri ve onların medya taşeronları, FETÖ gibi yeni sömürgeci terör yapıları aldı. İnanın şu anda Türkiye’de ne oluyorsa Afrika’da yıllardır bunu yapıyorlar. Türkiye’nin Afrika’da olması çok önemlidir, Afrika’dan bu konuya devam edeceğiz.