Büyüme tartışması politik bir tartışmadır ve tarihidir!

Eklenme Tarihi19.12.2017 - 1:30-Güncellenme Tarihi19.12.2017 - 0:45

Türkiye’nin yakın gelecekte üzerinde en çok tartışılacak iktisadi meselelerinden biri de büyüme potansiyeli ve büyüme gerçekleşmeleri olacaktır.

Çünkü son yıllarda sıkça bahsettiğimiz ve hedeflediğimiz kapsayıcı büyüme, iktisadi olduğu kadar da siyasi bir meseledir.

Türkiye’nin iktisadi ve politik tarihine baktığınızda büyüme ve büyümenin paylaşımının siyasetle doğrudan bağlantısını rahatça görürüz.

Türkiye’nin cumhuriyet tarihi boyunca ortalama büyüme hızı yüzde 5 civarında bir trende tekabül eder. Darbeler, vesayetçi koalisyon hükümetleriyle kesintiye uğramış, IMF reçetelerine mahkûm edilmiş bir ekonominin, işgücünü ve diğer üretim potansiyellerini, dinamiklerini tam kapasiteyle değerlendirdiğini söyleyemeyiz. Tam istihdam sağlayan bir büyüme oranının Türkiye gibi dinamik bir işgücüne sahip bir ülke için hesabı hayli zor olabilir ama şunu söyleyebiliriz ki teorik olarak, ortalama yüzde 5’lik bir büyüme oranı, tam istihdamı sağlayan -işgücü geçişkenliğinin oluşturduğu doğal işsizlik oranını da dahil olduğu-bir büyüme oranı değildir. Bu büyüme ortalaması, Türkiye’de ekonomiyi finansal ve parasal olarak döndürür. Yani ancak banka sistemini ayakta tutar, iç ve dış borç çevrimini sağlar. Bunun dışında hane halkları için yüksek tasarruf sonucu refah, özel şirketler için küresel teknoloji için yatırım ve küresel rekabet/sermaye ihracı sağlamaz.

Bundan dolayıdır ki Türkiye’yi sürekli dizlerinin üzerinde tutmak isteyen “çevreler” Türkiye’nin ortalama yüzde 4-5 büyümesini isterler.

Darbeler ve büyüme...

Türkiye’nin üç önemli darbe öncesi ve sonrası büyüme oranlarına bakarsanız bunu çok rahat olarak görebilirsiniz. Türkiye, darbeyle işbaşından uzaklaştırılan ilk seçilmiş hükümet olan Demokrat Parti döneminde (1950-1960) ortalama yüzde 6.4 oranında büyümüş ve bu dönemde Menderes ve arkadaşları, bu büyüme oranıyla bütün dengeleri bozmuşlardı. Türkiye’nin içerideki sermaye dengeleri, bu büyümeyle, bozulmaya başladığı gibi, Türkiye, sanayi alanında da adım atarak ithalat ve borç ödeme ekonomisi olmaktan çıkmaya başlamıştı.

1947 yılında, tek parti döneminde, Türkiye’ye adım atan IMF’nin öngörüsünü aşan bu yeni çıkış, başta ABD olmak üzere, dış sermaye güçlerinin de sinirlerini bozuyordu. Nitekim, 27 Mayıs askeri darbesinden sonra, Türkiye’nin büyümesi darbecilerle aşağıya çekildi. Milli Birlik Hükümeti’nin yaptığı ilk iş büyümeyi, yüzde 4’ün altına indirecek önlemleri almak ve sanayiyi yok etmek olmuştur.

Sonraki yıllarda CHP ve AP hükümetleri IMF’nin istediği yüzde 5 bir büyüme hızını korudular ama o zaman Türkiye’ye dayatılan ekonomi programları, aynı zamanda, 1971 askeri darbesinin iktisadi zeminini de oluşturdu. 12 Martçılar da büyümeyi yüzde 4-5 oranına sabitlediler. Türkiye, 12 Mart sonrası yeniden hızlı büyüme temposuna girdi. Ancak bu büyüme, aynı zamanda, sanayiyi ortadan kaldırmayı amaçlayan, borçları yukarı çeken, ülkeye kaynak getiren değil, kaynak aktaran ve borçlandıran bir sömürgeci ekonomi-politikası eşliğinde oldu ve ülke 1980 yılı başında 12 Eylül’ darbesini kaçınılmaz kılan ekonomi kararlarını almak zorunda kaldı.

12 Eylül döneminde ülkenin borçlarını kesintisiz ödemesi ilk hedefti. Bunun için ücretler donduruldu, yüksek devalüasyonlarla dışarıya yoğun kaynak aktarıldı ve büyüme yüzde 2’ler civarına düşürüldü. Bu dönemde Türkiye’yi yönetenlerin -iddia ettikleri gibi- enflasyonu önlemek gibi bir amaçları yoktu. Enflasyonu aşağıya çekmek istemeleri düşük gelirli kesimleri düşündükleri için değildi. Bütün bu dönemde döviz fiyatları artış hızı ve faizlerin, enflasyonun üzerinde olması hedeflendi. Burada önemli olan enflasyon oranı değildi, faizlerin ve devalüasyon oranının cari enflasyon oranının üzerinde olması esas meseleydi. Çünkü bu yapılarak hem ücretler enflasyonla baskı altına alınıyor (enflasyon fakirden zengine bir gelir aktarım mekanizması olarak kullanılıyor) hem de reel yüksek faizle dışarıya ülkenin kaynakları aktarılıyordu.

Demirel döneminin iç sömürüye dayalı ve bir yerden sonra sürdürülemez olan politikası yanında bu politikanın daha gerçekçi, dünyanın o dönemdeki koşullarına uygun olduğu ve Türkiye’nin ihracat potansiyelini açığa çıkardığı söylenebilir ama bütün bu dönem, ANAP iktidarları da dahil edildiğinde, baskılanmış, küçülen orta sınıfı yok eden, sonuçta dışarıdan gelen sermaye girişlerine mahkum bir ekonomi ortaya çıkardı ve bu dönemde de büyüme, yüzde 2 ile yüzde 5 arasında salındı. 1994 ve 2001 krizleri bütün bu sürecin finalleri olarak ortaya çıktılar.

Erdoğan dönemi... 

2001 krizinden sonra Türkiye’de köklü bir siyasi değişim oldu. AK Parti iktidarları dönemi başladı. Erdoğan, 2001 krizinin ve geçmişin tahribatlarını sardıktan sonra, 2008’de IMF’ye yol vererek yeni bir döneme adım attı. Ve Erdoğan iktisadi dönemi, 2009 zorunlu daralmasından sonra, bize göre, 2010 ve 2011 yıllarındaki yüksek ve kapsayıcı büyüme tempolarıyla başladı.

Bu çıkışın Türkiye’nin kaderini değiştireceğini “dışarıdakiler” anladı ve bundan sonraki hikâye, Türkiye, yüzde 5’ten fazla büyümelidir tezi ile “Yok hayır, büyümemelidir yoksa enflasyon olur, cari açık olur, borçlar ödenmez” tezini savunanlar arasında geçmeye başladı.

Şu sıralarda Türkiye'de, özellikle 2018’de büyümesini Orta Vadeli Program’ın altına düşürmesini isteyenlerle, “Hayır, Türkiye 2018 ve sonrasında yüzde 7 ve üstü büyür, faizlerin düşmesi, yatırım ortamının iyileşmesi, ihracatın hızla yukarıya çıkması, sanayinin kabuk değiştirmesi bu nitelikli büyümeyle olur, bu olursa enflasyon ve cari açığa da kalıcı çözüm buluruz” diyenler arasında büyük bir mücadele var. Bu mücadele, teknik, iktisadi bir mücadele gibi gözükse de özünde politiktir. Bu hafta başı Kredi Garanti Fonu Genel Müdürü İsmet Gergerli’nin Türkiye’nin potansiyelini ve KGF’nin bu potansiyeli nasıl ortaya çıkardığını anlatan söyleşilerini okumanızı öneririm.

Türkiye, büyüsün, refaha ve bağımsızlığa kavuşsun diyen Cumhurbaşkanı, tam da bunun için faizlerin ve enflasyonun düşmesini istiyor ve bunun neden-sonuç ilişkisini doğru olarak ortaya koyuyor.

Şunu iddia ediyorum; Türkiye, 2018 ve sonrasında, şimdiye kadar ona dayatılan yüzde 5 vasatisini çok aşacaktır. Ama, aynı zamanda, refahımıza göz diken, potansiyelimizi aşağıya çeken sömürgeci, bilim dışı iktisat anlayışını ve politikalarını da geride bırakacaktır.