Cottarelli bizim ekonomiyi yönetirken...

Eklenme Tarihi31.05.2018 - 1:29-Güncellenme Tarihi31.05.2018 - 1:29

Ekonomik krizi siyasi krize dönüştüren ve Avrupa’nın yeni saatli bombası haline gelen İtalya’da hükümeti kurma görevi Carlo Cottarelli’ye verildi. Bu Cottarelli’yi biz çok iyi hatırlıyoruz. Türkiye’yi tarihinin en büyük ekonomik krizine götüren figürlerden birisiydi Cottarelli. 90'lı yıllar boyunca, özellikle de krizin yaklaştığı 90'lı yılların sonunda elindeki bond çantasıyla bakanlık koridorlarında fink atan, dolayısıyla ülke ekonomisini yöneten(!) IMF heyetinin başı olan Cottarelli, şimdi İtalya için, seçmen iradesini ve her türlü demokratik temayülü çiğneyerek, bir teknokrat hükümet kuracak.

2001 krizine giderken IMF Türkiye masası şefi olan Cottarelli ve ekibiyle 1 Temmuz 1999’da masaya oturan o zamanın ekonomiden sorumlu bakanı Hikmet Uluğbay, 6 Temmuz’da intihar girişiminde bulunmuştu. Hikmet Uluğbay, daha sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide “Neden intihar girişiminde bulundunuz?" sorusuna şöyle cevap verecekti: “Çok büyük stres altındaydım, evine icra gelen bir babayı düşünün, ben bunu ülke için yaşıyordum, istenenler, söylentiler beni buraya getirdi.” Esasında Hikmet Uluğbay, dürüst bir teknokrattı, gerçek anlamda bir siyasetçi bile değildi. Bence o tarihteki koalisyon hükümetinin, IMF’ye tam teslimiyetle, ülkeyi göz göre krize sürüklemesine dayanamadı. İntihar girişimi de bireysel bir çaresizlik ve isyandı. İşte bunları hatırlayalım; çünkü çok zaman geçmedi, bu acı tarihin aktörleri hâlâ yaşıyor ve İtalya örneğinde olduğu gibi, karşımıza da çıkıyor. Tabii İtalya’nın şu andaki durumunu artık siz tahmin edin, ülke, öyle bir çıkmazdaki, iflas etmiş IMF reçetelerini savunmakla ünlü, aklı geçen yüzyıldan bu yüzyıla geçememiş birine ülkeyi teslim ediyorlar.  
 
Büyük tuzak!
 
Türkiye için de sonra olan hikâyeyi biliyorsunuz; Türkiye, kur rejimini, IMF’nin baskısıyla zamanında değiştirmediği ve krize giden yolda, Merkez Bankası başta olmak üzere, ekonomiyle ilgili kurumları IMF yönettiği için 2001 krizini yaşadı. İsrail Merkez Bankası başkanlığını ve Fed başkan yardımcılığını yıllarca yapan Stanley Fischer, bütün bu zaman diliminde, IMF eliyle, gelişmekte olan ülkeleri, tabii Türkiye’yi de yönetti. Yani bizim ekonomimizi Ecevit’in başbakan olduğu bir dönemde İsrail Merkez Bankası başkanı yönetiyordu.

Fischer, aynı zamanda, o yıllarda gevşek sabit kur rejimi denilen sömürgeci para kurulu uygulamasının sulandırılmış halini savunuyor ve bizim gibi ülkelere IMF eliyle öneriyordu.

Fischer gibilerin, gelişmekte olan ülkelere, ancak bir sömürge uygulaması olan “Para Kurulu” adı altında sabit kur rejimine varan uygulamalar önerdiği tarihlerde, G. Calvo ve C. Reinhart adlı iki iktisatçı (2000): ”Gelişmekte olan ülkeler, gecikerek de olsa, serbest kur rejimi ilan etseler bile, öyle bir saldırı altında kalmaktadırlar ki bu sürekli “dalgalanma-belirsizlik korkusu oluşturmakta ve merkez bankaları, enflasyon hedeflemesi yapıyorsa, mecburen fiili (de facto) olarak serbest kur rejiminden vazgeçmekte ve dövize müdahale ederek kur hedeflemektedirler” diye yazıyordu. Çok doğrudur; Türkiye, Derviş’in "Güçlü Ekonomiye Geçiş" programında serbest kur rejimi uygulayacağını ilan etti ama bu aslında örtülü bir kur hedeflemesiydi.

Bu dönemde Türkiye, ara malı ithalatında şampiyonluğunu ilan etti. Büyük tekel sanayi grupları hatta kamu, ithal ara ve mamul mal kullanmayı, piyasa gereği (!) tercih etti. İşte şimdiki cari açığın kökeni bu Fischerci dolandırıcılıktır.

Türkiye bugün bu kısır döngüyü aşıyor. Dalgalı kur rejimi büyük bir kazanımdır ve gerçek anlamıyla, derinleştirilerek uygulanmalıdır.
 
2001 krizinden nasıl çıktık?
 
Türkiye, 2001 krizinden sonra dalgalı kur rejimine geçti. Bu doğru bir karardı. Kemal Derviş’in Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, (GEGP) kur rejimini bir kenara koyun, 1999’da Cottarelli’nin önerdikleri aynen yapan bir geçiş programı idi. Bu anlamda Türkiye’yi 2001 krizinden gerçekte Derviş değil, Erdoğan çıkardı. AK Parti dönemlerinde artan altyapı yatırımları, eğitim ve sağlık harcamalarının öne çıkması, kamu verimliliğinin ve etkinliğinin artarak bağımsızlaşması, yaygınlaşan KOBİ destekleri ve buna bağlı olarak artan ihracat Türkiye’nin 2001 krizinin yaralarını hızla sarmasını sağladı. Ayrıca güçlü, halkın desteğini tam almış istikrarlı bir iktidar, uzun dönemli yabancı yatırımları yukarı çekti. Bu dönemde mali piyasalar derinliği sağlandı. Para ve sermeye piyasaları daha sağlıklı işlemeye başladı ve gerçek anlamda piyasayı destekleyen, kurumsallaştıran sayısız reform gerçekleştirildi.

Bütün bunların çok zor koşullarda yapıldığını söylemeliyiz; 2002’den beri süregelen Erdoğan iktidar dönemlerine bir bakın. Sürekli darbe tehditleri, parti kapatma girişimleri, bunları takip eden küresel ekonomik saldırılar ve karalama kampanyaları ve tabii FETÖ-PKK gibi terör örgütlerinin terör-darbe kumpas kuşatması... Türkiye, 2002’den beri hem tarihinin en büyük ekonomik krizinin yaralarını sardı hem de bunlarla uğraştı. Bugün ekonomide geldiğimiz yer bu açıdan çok önemlidir ancak tabii ki yapacağımız çok şey de vardır.