Dün Türkiye’nin ekonomideki 2020’ye kadar yol haritası açıklandı. Orta Vadeli Program, (OVP) geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi, gerçekçi ve Türkiye’nin önündeki fırsatları, zorlukları ve avantajları gören yenilikçi bir metin olarak hazırlanmış.

Bu çerçevede dün açıklanan OVP, öncelikle Türkiye’nin, önümüzdeki üç yıldaki büyüme potansiyelini görüyor ve bunu teslim ediyor. Büyüme potansiyelini, enflasyon, cari açık için sorun gören bir yanlış bakış açısından hareket etmiyor. Esasında bu OVP ile devletin ekonomideki yeri ve yapacakları sahici olarak belirlenmiş oluyor. Bunu bir başka açıdan şöyle söyleyebiliriz; devlet, açık, rekabetçi bir ekonomide piyasaların önüne geçerek, yolu açma, belirsizlikleri ortadan kaldırma yönünde kurumsal adımlar atıyor. 

Devlet ve ekonomi...

Türkiye’de devlet-ekonomi ilişkisini temel olarak üç dönemde -belki- ele alabiliriz. Birincisi, Cumhuriyet'in kurulması ve tek parti dönemi, ikincisi 27 Mayıs askeri darbesinden sonra başlayan “planlı dönem” ve son olarak 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan ve Özal'lı yıllarla devam eden “dışa açılma” dönemi.  

Bu sonuncusunda devletin hızla geriye çekilmesi ve Türkiye’nin ekonomi yönetiminin küresel sistemin kurumsal inisiyatifine bırakılması söz konusuydu.

Ancak planlı dönemde de -sanıldığının aksine- devletin bir üst otorite -düzenleyici olarak- pek rolü yoktu.   

Türkiye’de “planlı dönem” denilen ve 27 Mayıs askeri darbesinden üç yıl sonra yürürlüğe konulan planlar, geleneksel Keynesgil büyüme teorisinin tasarruf-yatırım eşitliğini esas alan, üretim faktörleri arasında mekanik ilişkiler kuran ve kapalı-ulusal bir ekonomide bile teorik olarak sürdürülemez olan modellere oturtulmuştur. Dolayısıyla, bütün bu dönemde yapılan planlar, hedefler Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) “akademik” metinleri olarak raflarda kalmıştır. Zaten bu model ve planların seksen sonrası dışa hızla açılan bir ekonomide uygulanma şansı yoktu. 

Türkiye, IMF ile 19. Stand-By'ı bitirdiği 2008 yılına değin, 2001 krizinin etkilerini en aza indirmeyi hedefledi ve kamu alanını, bankacılık sistemini yeniden düzenlemeye dönük adımları attı. 2008’den sonra özellikle altyapı yatırımları ve ekonomide dışsallık oluşturacak, ihracatı yukarı çekecek, bölgesel gelişmişlik farklarını en aza indirecek politikalar öne çıkmaya başladı. Ancak bütün bunlar, para ve maliye politikalarıyla desteklenen, piyasaları yeni döneme göre düzenleyecek bütünlüklü bir kalkınma programına evrilmedi.

Merkez Bankası’nın, dalgalı kur rejimine geçilmesine karşın, yüksek faiz ve gereksiz değerli TL ile finansal istikrar (!) sağlama çabası ve bu politikayı enflasyonla mücadelede tek yol sanması, öte yandan yalnız faiz dışı fazlaya odaklı maliye politikaları, bütün bu süreçte, Türkiye’nin büyümede hayli iniş çıkışlı bir yol izlemesine yol açmıştır. Örneğin, 2010 ve 2011 yıllarındaki hızlı büyüme çıkışı, kalıcı, istikrarlı yeni bir büyüme yoluna dönüşebilirdi. Ancak 2012 yılında, tahmin edeceğiniz nedenlerle, frene basılmış ve Türkiye çok zaman kaybetmiştir.

Yeni dönem...

Oysa şimdi OVP’ye baktığımızda, yüksek büyüme temposunun -dünya ortalamasının üzerinde- enflasyon, cari açık gibi temel sorunları tetikleyen değil, eğer doğru adımlar atılırsa, aşağıya çeken bir dinamik olduğu kabul ediliyor.

Ancak burada hâlâ “eskinin” etkisiyle hayli “utangaç” olunduğunun da altını çizeyim. Mesela şu finansal istikrar meselesinin yalnız para piyasalarında ve düşük enflasyonla sınırlı olmayacağını, sermaye piyasalarını ihmal eden burada kurumsallaşmayı ve derinliği hedeflemeyen bir anlayışın finansal istikrarı, orta ve uzun dönemde, sağlamayacağını söyleyelim. OVP’de işsizliği düşürmek hedefinin enflasyonu düşürmek hedefinden çok daha önemli olması gerektiğini geçen gün yazmıştım. Kaldı ki orta vadede, işsizliği düşürmek için atılacak her adım enflasyonu düşürmek için atılmış sayılır.

Türkiye’nin önümüzdeki üç yıl içinde ihracatını artırmak ve orta-üst teknolojilere dayalı rekabetçi KOBİ ekonomisini desteklemek için yoğun altyapı yatırımına ihtiyaç vardır. Bu anlamda bütçe açığı/GSYİH oranının yüzde 2 civarında olması, bütün bu süreçte, kabul edilebilir. Oysa Maliye tarafında, “Biz sıkı duruyoruz, bakın vergileri artırıyoruz” telaşı var. Bence bu gereksiz bir telaş ve OVP’nin maliye tarafındaki vergi artışları gereksiz hatta sakıncalı.

Türkiye, özellikle son iki yılda, ekonomide çok önemli adımlar attı. Devlet, rekabetçi bir piyasayı destekleyen, kapsayıcı büyümeyi hedef alan yeni bir anlayışı geliştirdi. Bunun, hiç şüphesiz, yeni bir döneme tekabül ettiğini söyleyelim. Türkiye ekonomisinde devletin, belki ilk defa, piyasaların önünde, yol gösterici, belirsizlikleri ortadan kaldıran ve “yazdıklarını” yapan bir üst düzenleyici olarak öne çıktığını görüyoruz. Bu, müdahaleci-devletçi bir anlayış değildir ama her şeyi küresel sermayenin inisiyatifine bırakan teslimiyetçi bir anlayış hiç değildir.