Ekonomi güvenliği ve bölgesel işbirlikleri...

Türkiye ve İran’ın yerel paralarla ticaret doğrultusunda yaptıkları anlaşma, bu anlaşmanın teknik düzeyi ve kapsayacağı ticaret hacminden bağımsız olarak, niteliksel olarak çok büyük bir stratejik ağırlık taşıyor. Bizim Merkez Bankamız ve İran Merkez Bankası zaten bu konuda uzun süredir ortak bir çalışma yürütüyordu. İran, Türkiye’nin dış ticaret açığı verdiği ve en çok ithalat yaptığı yedinci ülke konumunda... Tercihli ticaret anlaşması olmasına rağmen, ticaret hacminin son yıllarda hızla daralıp 10 milyar dolara gerilediği Türkiye-İran ticareti, aynı zamanda, hayli tartışmalı bir dönem geçirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son ziyareti ve yapılan anlaşmalar, hem dış politika da hem de ekonomide Türkiye-İran ilişkilerinin yeni bir döneme girdiğini bize gösteriyor. Yerel paralarla ticaret ve tercihli ticaret anlaşmasına bağlı olarak, gümrük indirimi yapılacak ürün yelpazesinin karşılıklı olarak genişletilmesi, hedeflenen 30 milyar dolarlık ticaret hacmine kısa zamanda ulaşılmasını sağlayacaktır. Ancak bunun ötesinde, karşılıklı ticaretten de önemli olan, karşılıklı sermaye ihracı ve bu sermayenin reel alanlarda yatırıma dönüşmesidir. Aynı durum, Rusya ile söz konusudur; böylece bölgenin üç büyük ülkesi, başta enerji olmak üzere sanayinin her alanında yeni bir işbirliğine gidiyor.

Eski düzen...

Peki, bu işbirliği kalıcı bölgesel bir ekonomik entegrasyona dönüşür mü? İşte bu soru çok kritik bir soru ve tabii cevabı da kolay verilecek bir cevap değil.

Öncelikle yerel paralarla ticaret hacminin sorunsuz yürümesi ve buradaki sistemin doğru kurulması gerekiyor. Ancak bunun da ötesinde, şu aşamada, yalnız bizim bölgemizde değil, dünyanın her bölgesinde özellikle güçlü gelişmekte olan ülke ekonomilerinin hâkim olduğu bölgelerde yerel paralarla ticaret giderek yükselen bir eğilim olacak. Hatta bunun yakın zamanda zorunluluk haline de geleceğini söyleyebiliriz. Çünkü ABD ekonomisi artık doları uluslararası rezerv para olarak taşıyacak makro büyüklüğünü ve etkinliğini kaybetti. Esasında bu süreç, 1971 yılında Nixon’un doların altına bağlı olarak, değerlenme şartını ortadan kaldırdığında başlamıştı ancak ABD’nin siyasi hegemonyası doların rezerv para hâkimiyetini 2000 yılına kadar sürdürdü. 2000 yılında Euro doların yanına, onun koltuk değneği olarak, sürüldü. Çünkü doksanlı yılların hemen başında Sovyetler ve Doğu Bloku ekonomik gücünü Batı’ya teslim etmiş ve sistem doların kaldıramayacağı kadar genişlemişti. 2008 krizinden sonra ise hem doların hem de euro’nun rezerv para pozisyonunda olması küresel krizi hızla derinleştirdi. Çünkü her iki rezerv parayı üreten merkez bankası yalnız kendi krizlerini idare etmeye çalışıyorlar ve küresel çoklu dengeyi gözetemiyorlardı.

ABD, bir yandan açıklarını kapatmak ve rekabet etmek için rekabetçi dolara ihtiyaç duyuyor ancak bir yandan da açıklarını finanse etmek için, fazla veren Asya ülkelerinin dolar ve dolara endeksli kâğıtları biriktirmesine ihtiyaç duyuyor ve doların sürekli değer kaybetmesini istemiyordu. Bu paradoksal durum, tüm dünyaya bir finansal istikrarsızlık ve kriz tehdidi olarak yansıyordu.

Gelişmekte olan ülkeler rezerv paraların üreticisi olan ülkelerinin krizini -böylece- zorunlu olarak ithal ediyorlardı.

Sonuç olarak ABD, son otuz yılı aşkın süredir, ABD'nin uluslararası piyasada net kreditör olmaktan net borçlu pozisyonuna değişen rolü ile artan küresel dengesizlikler sonrası dolara bağlı uluslararası para sistemi küresel ekonomiyi dengeleme rolünü yerine getirememektedir.

Yeni düzen...

Döviz kuru oynaklığının ortadan kaldırması, uluslararası rezerv para olarak dolar biriktirme zorunluluğuna son vermesi, ekonomilerdeki temel gösterilerin (fiyatlar) tek parayla standartlaştırmaması, kur ve cari açık arasındaki ilişkinin dolara bağımlı olmaması öncelikle enflasyonu, dolayısıyla faiz oranlarını aşağıya çeken bir dinamiktir. Dolayısıyla, güçlü gelişmekte olan ülkelerin olduğu Avrasya ve Latin Amerika, Pasifik Asya bölgeleri yerel paralarla ticaretin hızla geliştiği, parasal birliklerin ve bölgesel entegrasyonların hızla kurulduğu bölgeler olacaktır.

Esasında bu durum, Türkiye’nin, şimdiye değin hiç üzerinde durmadığı, ekonomi güvenliği meselesini bu bağlamda ele alması ve ekonomi güvenliğini kalkınma ve refah meselesinin çok önemli bir değişkeni olarak gündeme alması için de çok önemli bir fırsattır.

Bugün küresel ticaretin hem finansmanı hem de standartları ve sigorta güvencesi -ki buna alacak sigorta eko sistemi de dâhildir- küresel rezerv paraları üreten ülkelerin elindedir. Yerel paralarla ticaret ve önce bölgesel, sonra da küresel olarak, gelişmekte olan ülkelerin ticari ve finansal entegrasyonunu yukarı çekecektir.

Bugün ticari ve finansal sigorta sistemi, borçtan batmakta olan Batı ülkelerinin elindedir ve bu, dünya ticareti için büyük bir sorundur. Türkiye, acil olarak, bir ekonomi güvenliği stratejisi geliştirerek alacak sigortası da dâhil olmak üzere, bu alanlarda yerel ve bölgesel kurumsal yapılarını ve buna bağlı eko-sistemi hızla kurmalıdır.

Şunu da hemen söyleyelim ki bizim bölgemiz, siyasi sorunlar nedeniyle, bu alanda -ekonomi güvenliği- Latin Amerika ve Pasifik Asya’ya göre kurumsal anlamda, çok geridedir.

Ancak şimdi görülüyor ki bunun farkındayız ve çok hızlı olarak, yeni dönemin gereklerini yapacağız ve kurumlarını inşa edeceğiz.