Ağustos ayı enflasyon rakamları biraz beklenenin üzerinde gelince “Frene basalım” çevresi yeniden sahneye arz-ı endam etti. Yüksek büyümeye utangaçça yapılan övgülerin yerini o bildik büyüme-enflasyon analizleri aldı.

Türkiye’nin ortalama yüzde 5’in üzerinde büyümesi, kronik enflasyon nedenidir” tezi ancak yanlış ekonomi politikalarının sonucu olarak doğrudur. Tam aksine, ihracat-sanayi merkezli, kapsayıcı-yüksek bir büyüme enflasyonist bir sürecin temel ilacıdır.

Öncelikle Türkiye’deki enflasyon meselesi-süreci- konusunda şunu belirtmek gerekiyor; şu an TCMB, enflasyon hedeflemesi çerçevesinde uygulayabileceği en sıkı para politikası duruşunu sergiliyor. Enflasyon -görev tanımı gereği- TCMB’nin şu an öncelikli meselesi. Bundan dolayıdır ki Merkez Bankası çok yönlü, çok boyutlu bir enflasyon karşıtı politika yürütüyor. Bu anlamda Merkez Bankası mücadele alanını yalnızca para politikası patikasıyla sınırlı tutmuyor. Gıda enflasyonu, ara malı ithaline bağlı fiyat şişkinlikleri de bankanın doğrudan uğraş ve ilgi alanları...

Nasıl bir mücadele?

Şu an üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasında, üretici enflasyonu şişkinliğiyle kendisini gösteren fark, Türkiye’deki enflasyonun niteliğini ve buna bağlı olarak nasıl aşağıya ineceğini -onunla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini- bize göstermektedir. Bu olgu bile, tek başına, içinde bulunduğumuz enflasyonist sürecin, yalnız parasal önlemlerle normalleşmesinin imkânsız olduğunu bize anlatır.

Bu anlamda, Türkiye’de belki de ilk defa, enflasyon sorununun kaynağı ve buna bağlı çözüm yolu doğru tespit edilmiştir. Bugün TCMB enflasyonla, görev tanımı gereği para politikası araçlarıyla mücadele ederken, hükümet de, büyüme yanlısı bir ekonomi-politikasıyla buraya destek vermektedir. Bu, ilk bakışta çelişkili görünebilir ancak Türkiye’de enflasyonun kaynağına baktığımızda esas yapılması gerekenin bu olduğunu tespit etmemiz gerekir.

Burada çıkış noktamız şudur; Türkiye’de işsizlikle mücadele ile enflasyonla mücadele birbirinden ayrı değildir. Ve bu anlamda Türkiye’de tek başına enflasyonla ya da tek başına işsizlikte mücadele diye bir şey olamaz. Türkiye’de bu iki sorun birliktedir ve aynı kaynaklardan beslenmektedir. O halde kronik ve yüksek enflasyon, aynı zamanda, yüksek ve katılaşmış işsizlikle birlikte gelir ki; bunun adı stagflasyondur. İşsizlikteki yükseliş ve düşüş trendleriyle, enflasyondaki yükseliş ve düşüş trendlerinin, çoğu kere, örtüşmesi tesadüf değildir. Şimdi de bu korelasyon yüksek düzeydedir. Zaten üretici enflasyonunun, bir süredir yüksek devam etmesi bunun en önemli göstergelerinden biridir.

Üretici enflasyonu...

Üretici, başta finansman olmak üzere, yükselen girdi maliyetlerine katlanıyor çünkü hem ihracat tarafında hem de iç talepte piyasa şartları durgunluk-canlanma arası gidip geliyor ve fiyat rekabeti de en üst düzeyde. Bu durumda üretici, emek-yoğun -az işçiyle çok çıktı- bir optimizasyona gidecektir. Türkiye’de emek piyasalarının katılığı ve artan işgücü katılımına bağlı olarak, özellikle genç işsizlikteki sorunun kaynaklarından birisi budur. Ancak bu sorun, aynı zamanda, üretim merkezli bir enflasyonun da temel nedenidir. Ve son gelen enflasyon verisinde olduğu gibi, mevsim hareketlenmelerinde ya da tüketicinin zorunlu harcamalarının olduğu dönemlerde tüketici enflasyonu, üretici enflasyonunun  buraya hızlı aktarımı sonucu, beklentinin üzerinde gerçekleşmektedir.

Yıl sonu tek hane!

Peki bu durum, aynı zamanda, kalıcı bir yukarı çıkış trendi midir? Kesinlikle hayır; tam aksine, KGF gibi uygulamalarla finansmana kolay ulaşımın sağlanması, ihracat ve sanayi desteklerinin öne çıkması ve ara malı ithalini aşağıya çeken, sanayiciyi destekleyen önlemlerle üretim tarafı, önümüzdeki aylarda, rahatlayacak ve öngörüldüğü gibi, yıl sonuna doğru enflasyonda merkez bankasının hedeflerine çok yaklaşacağız. Ancak bunun işsizlikte de tek haneye ulaşılarak gerçekleşeceğini söylemek gerekiyor ki eğilim bu yöndedir.

O halde Türkiye’de, yakın zamana değin, enflasyonun nedeninin ve buna bağlı olarak enflasyonla mücadelenin yanlış saptandığını ve yapıldığını söyleyebiliriz. Belki söylemek bile gereksiz olacak ama yazıyı tekrardan kurtarmak için hadi söyleyeyim; enflasyonla işsizliğin ters yönde hareket ettiğini anlatan Phillips Eğrisi, gelişmiş ülkeler için -bir dönem- ancak kısa vadede geçerli idi. Zaten Phillips, bu sonuca İngiltere ekonomisinin bir dönemini inceleyerek varmıştı. Bugün, Avrupa ve ABD, normal sayılacak -doğal işsizlik oranı- işsizlik seviyelerine gelebilmek için parasal önlemlerle- sıfır ya da eksi faiz, varlık alımı- enflasyon oluşturmaya çalışıyorlar ama nafile. Ancak şunu da söyleyeyim; bu yöntemle amaçladıkları enflasyon oranına erişseler bile işsizliği, doğal işsizlik seviyelerine getirmeleri çok şüphelidir.

Bu anlayışın, gelişmekte olan ülkeler versiyonu ise, beyhude enflasyon hedeflemesidir. Yani yalnız sıkı para ve maliye politikalarına dayalı işsizlik yaratan enflasyon mücadelesidir. Bu anlayış, esasında “Ne kadar işsiz olursa o kadar enflasyon kontrol altında olur” örtük hesabını yapar ve bu yolla da ücretleri aşağıda tutan ve en yukarıdakilere kaynak aktaran, ülkeyi yoksullaştıran, büyümeyi düşüren politikaların başlangıç felsefisini barındırır.

Sonuç: Türkiye, artık hem işsizlikle hem de enflasyonla, bunların kaynağına bağlı olarak, doğru mücadeleyi yapıyor. Hem yüksek büyüme hem de makul enflasyon oranları ve tabii yüksek istihdamla devam edeceğiz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın...  

Etiketler