G. Kore kalkınması ve Türkiye’nin yeni dönemi...

Eklenme Tarihi02.05.2018 - 23:32-Güncellenme Tarihi02.05.2018 - 23:32

Seul

Seçime çok az bir zaman kala Cumhurbaşkanı neden G. Kore’deydi? Bu soru hiç soruldu mu bilmiyorum ama bence tam da sırasıydı. 

Yeni İpek Yolu’nun Asya’daki merkez ülkelerinden biri olan Özbekistan ve Pasifik Asya’da Doğu kalkınmasının yeni merkezlerinden olan G. Kore, hiç şüphesiz ki Türkiye’nin öteden beri ilgi odağı. Her iki ülke de, Türkiye ile birlikte, yeni bir ticaret düzeninin, yeni para sisteminin ve yeni bir kalkınma anlayışının Asya tarafındaki temsilcileri sayılabilir. İşte Türkiye’nin yeni bir sisteme adım atacağı günler sayılı iken, Cumhurbaşkanı’nın bu ziyareti, bu bağlamda, anlamlı sayılmalıdır.

Türkiye ve G. Kore ilişkileri, soğuk savaşın ilk sıcak çatışması olan Han-Guk savaşına Türkiye’nin asker yollaması (1950) sayesinde, ağırlıklı olarak, siyasi dostluk düzeyinde seyretmiş ve ekonomik boyut çok öne çıkmamıştı.

Esasında G. Kore’nin hem 1950’li yıllardaki iç savaştan sonra hem de bütün soğuk savaş boyunca hızlanarak artan iktisadi etkinliği, Türkiye açısından önemli izlenmesi gereken bir pratikti. Ancak ne yazık ki, bulunmaz bir “gelişmekte olan ülke” deneyimi ve başarısı olan bu kalkınma yolu, Türkiye için ancak bir akademik merak konusu oldu. Oysa G. Kore’nin 70’li yıllarda özgün bir çizgiye oturan ve 90’lı yılların finansal altüst oluşundan sonra da küresel bir kalkınma deneyimi olarak belirginleşen kalkınmasını, Türkiye’nin pratik düzlemde de izlemesi gerekiyordu. Bu olmadı; niye olmadığı da çok ayrı bir politik tartışma konusudur.

Ancak Türkiye’nin kısa bir süre sonra, tarihi başkanlık seçimlerini yapacağını ve hiç şüphesiz ki ekonomi politikasını ve bunun araçlarını yeniden inşa edeceği bu tarihi eşikte hem bütünüyle G. Kore deneyimi hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu seyahatinin iktisadi tarafı da çok önemlidir.

Şimdilik cevapsız sorular

Tam şu sıralar Türkiye, yine dolar kurunu, bütçeyi, enflasyon verilerini konuşuyor. Oysa şunu çok iyi biliyoruz ki böyle dönemlerde çoğu ekonomik veri ekonominin temel makro trendlerinin sonucu olarak ortaya çıkmaz.

Türkiye’nin yakın iktisadi tarihi de bize göstermiştir ki yanlış bir bürokratik karar ya da artık ipliği pazara çıkmış bir derecelendirme kuruluşunun abartılı operasyonu birçok veriyi istemediğimiz yere sürükleyebiliyor.

Tabii şunun da üzerinde durmalıyız: Neden G. Kore ya da Japonya bu tür spekülatif karar ve ataklara karşı Türkiye’ye göre dayanıklı ya da Türkiye’de bürokrasi neden yapması gerekenin, şimdiye değin, tam tersini yaptı?

Böyle bir “aklı” biz nasıl yıllardır sırtımızda taşıdık da G. Kore gibi ülkeler kırk yıl önce sırtlarından bu akılsızlığı atarak yeni bir kalkınma yolu buldular kendilerine?

Sanıyorum bu soruların cevaplarını yakında, seçimlerden sonra, çok daha rahat vereceğiz. Ama şunu çok iyi biliyorum ki Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la, gecikmiş de olsa, G. Kore’nin özellikle 90’lı yılların sonundan itibaren yaptığını yeni sistemle hızla yapacaktır. Bu hiç şüphesiz ki Türkiye’ye özgü bir yoldur ancak daha rekabetçi, kaynaklarını en üst düzeyde değerlendiren, devletin, doğru, derinlikli piyasa regülasyonlarını tek tek şirketler düzeyinde bile yapmaktan çekinmediği, ihracat ve teknoloji yoğun sanayi merkezli bir kalkınma yoludur. Ve bu yol, yeni başkanlık sistemiyle, devreye girecektir. Bunu, G. Kore başkanlık sistemi Pasifik koşullarında yapmıştır ve başarılı olmuştur.

Bir karşılaştırma...

Türkiye’de sanayiciyi korumak, dış rekabetten korumak olarak anlaşılmış, sanayici bu anlamda, hiçbir zaman sanayici olamamış, uzun ithal ikameci dönemde -70’li yılların sonuna değin- dünya standartlarının çok altında, rekabetsiz iç piyasaya mal üretmek sanayi sayılmıştır.

Bütün bu süreçte G. Kore, çok etkin bir arazi reformu yapmış, eğitim-sanayi iş birliğini sağlamış ve eğitime olağanüstü bütçe ayırarak, küçük ve orta boy işletmelerini bile küresel rekabet şartlarında terbiye etmiştir. Ancak çok daha önemlisi, bugün hepimizin adını bildiği büyük otomobil ve teknoloji firmalarını devlet adeta bir gölge gibi takip etmiş, yatırım yapacakları ve uzmanlaşacakları alanları belirlemiş ve buralarda hem yazılı olmayan hem de resmi regülasyonlar yapmıştır.

Yani bizdeki gibi, tekel gücünü kullanarak rahat ulaştıkları kaynağı plansız çarçur etmelerine izin vermemiştir. Banka sistemi de buna ayak uydurmuş ve kredi plasmanını buna göre yapmıştır. Her büyüğün yatırım yapacağı ve büyüyeceği alanlar baştan belirlenmiştir. Tabii bunun dışında G. Kore, bu sanayiyi destekleyecek finansal yapıyı ve sermaye giriş mimarisini inşa etmiştir. Örneğin, bizdeki KGF’nin benzeri olan KOBİT orada son otuz yılın belirleyici resmi finansal kurumlarından biridir.

Bugün Türkiye, G. Kore’den çok daha büyük avantajlara sahiptir. Türkiye, Kore’ye göre, çok daha genç ve dinamik nüfusa sahiptir ve Türkiye’nin ihracata ve iç pazara dönük şirket dengeleri çok daha iyidir. (Örneğin, bugün G. Kore işletmelerinin en büyük dezavantajı ihracata çok bağımlı yapılanmaları ve ekonominin tamamen ihracat ağırlıklı bir dengeye oturmasıdır). Türkiye’nin yeni sermaye yapısı G. Kore’ye göre daha dinamiktir. G. Kore’ye bazı büyük tekeller artık hareket edemeyecek kadar büyümüşlerdir. Türkiye, çok daha güçlü kaynak ve pazar avantajına sahiptir.

Zaten bütün bunlara bağlı olarak da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu ziyaretinde, G. Kore şirketlerinin Türkiye’ye yatırım yapma iştahının çok yüksek olduğunu gözlemledim. Dolayısıyla, öyle anlaşılıyor ki, çok yakında G. Kore, Türkiye’nin avantajlarını çok daha fazla kullanacak, Türkiye de G. Kore’nin özgün kalkınma modelini, kendi kalkınma yolu için, daha fazla gündemine taşıyacak.