Güncel-somut örneklere yeni devlet ve ekonomi perspektifi...

Türkiye’de artık bazı konuların tüketilmiş olması, eskide kalmış sayılması ve hiç gündeme gelmemiş olması gerekiyor. Eğer ki bu konular gündeme geliyorsa, hiç şüphesiz ki, bu eski, bitmiş-tüketilmiş konuları gündeme taşıyanlar, Türkiye’nin nerede olduğunu, nereye doğru gittiğini zerre anlamamış sayılmalıdır.

Özellikle ekonomide yeni bir dönemin başladığını, devletin, sermayenin, girişimcinin bu yeni dönemdeki işlevlerinin yeniden tanımlandığını hatta bütün olarak bu kavramların tanım ve içerik olarak köklü değişikliklere gittiğini çok sık hatırlamamız gerekiyor. Gerek Avrupa-bir bütün olarak avro bölgesi- gerekse ABD ve İngiltere, seksenli yılların başında girdikleri yolun sonuna geldiler.

Batı neden batıyor?

Avrupa’daki “refah devleti” uygulamalarının ve ABD-İngiltere’deki nispi ücret artışına bağlı tüketimi özendirici kamusal iktisadın yerini arz yönlü, hızlı özelleştirmeci neoliberal anlayış almıştı. Bu anlayış, aynı zamanda, ulus-devletleri aşan bir üst ekonomik entegrasyonu ve buna bağlı ticari-finansal küreselleşmeyi yukarıya taşımaya çalıştı. Ulus-devleti aşan üst ekonomik entegrasyon, Avrupa Birliği’nde, kriz üreten ve yanlış kurgulanmış parasal birlikle sınırlı kaldı ve bu yanlış, AB’nin siyasi birliğini de engelleyen hastalıklı bir hale dönüştü. İngiltere ise bütün üretim gücünü yanlış ve aceleci özelleştirmelerle Asya tarafına devretti. İngiltere şimdi AB’den ayrılarak, “liberal “ekonomik ve siyasi entegrasyon devrinin iflasla bittiğini ilan ediyor ama durumu da toparlayamıyor çünkü tren çoktan kaçtı.

ABD’de ise Reagan’la başlayan süreç, büyük finansal krizle sonuçlandı ama bundan önce müthiş bir orta sınıf erimesi ve servet eşitsizliği ABD’nin temellerini sarstı. 1983-2009 arasında ABD’de gerçekleşen servet artışının yüzde 82’si en üst yüzde 5’e giderken, en alt yüzde 60, toplam servet artışının yüzde 7,5’i seviyesinde servet kaybı yaşadı. Bugün ABD için kalıcı büyüme ve tüketimde istikrarlı artış hala çok uzakta. Fed’in faiz artırma meselesi yalnızca manipülatif bir oyun.

Trump’ın giderek artan korumacılık hezeyanları ise, bize hem yeni dönemin işaretlerini veriyor hem de ABD’nin içine düştüğü çaresizliği anlatıyor.

Trump, en son demir-çelik ithalatına vergi koyacağını açıkladı ve esasında dünyada korumacılığı meşrulaştıran adımlardan birisini daha attı. Böylece bütün G-20 zirvelerinin baş konusu anti-korumacılık ve pür liberalizm söylemleri de yerle bir oldu. Türkiye başta olmak üzere, ABD’nin bu vergi salmasından etkilenecek ülkeler de, şimdi ABD’ye alternatif ürünlerde- örneğin Türkiye pamukta- cevap vermeye hazırlanıyor.

Artık şu kaçınılmaz gerçekle karşı karşıyayız; bu dönemde devlet-ekonomi-küreselleşme meselelerini yeniden konuşmalıyız. Finansallaşmanın ve digital ekonominin bu denli küreselleştiği ve derinleştiği bir dünyada, hiç şüphesiz ki, bir önceki yüzyıldaki devletçi-kapalı ekonomiler yeniden hortlamayacaktır.

Ya da böyle bir çözümü aklı başında olan hiç kimse savunamaz. Ama aynı durum, neoliberal paradigma için de geçerlidir.

Para ve maliye politikalarında, ulusal ekonomilerin özgünlüğünü atlayan, yerel özellikleri dikkate almayan basma kalıp ezberler artık miadını doldurdu. Devletin üst düzenleyici rolü, yeni piyasacı ve teknoloji verimliliğini öne alan bir ekonomi anlayışıyla öne çıkıyor ve devlet-ekonomi ilişkisi bu bağlamda yeniden tanımlanıyor. Bu konuda, en gelişmiş ve somut örnekleri Çin’den başlayarak, G. Kore temel olmak üzere, Asya ülkeleri önümüze getirdiler. Bu ülkelerde devlet, kendi sınırlarını da aşarak, yeni bir ekonominin temellerini attı. Bu, özellikle yeni endüstri devriminin Asya temelli küreselleşmesini sağladı. İşte tam da bu konjonktürde Türkiye’de ekonomi ve devlet ilişkisini yeniden tanımlıyor/tanımlamalıdır. “Devlet ekonomide olmaz, her şeyi özel sektör yapar” ezberi bugün artık eskimiş bir tekrar değildir, aynı zamanda, günü okuyamayan üst düzeyde bir cahilliktir de...

Güncel örnekler...

Bugün “Devlet ekonomide olur, olmak da zorundadır, ekonomiyi düzenler, girişimcinin önünü açar, para ve maliye politikalarını bir ekonomi güvenliği olarak ele alır ve bunları milli kalkınmanın aracı olarak görür.”

Hemen güncel bir örnek verelim: Bankalar, kaynaklarını, ihracatçı, sanayici işletmeler yerine, hiç teminat almadan, yalnız büyüklüğüne bakarak büyük tekellere aktarırlarsa ve buna da devletin ilgili düzenleyici-denetleyici kurumları ses çıkarmazsa o ekonomide banka sistemi de ekonomide batar.

Mesela bir grup, milyarlarca dolarlık dış yatırımlarını, otomotiv kredisi alır gibi, bir yıllık vade ile teminatsız bankalara finanse ettirirse, meri regülasyonları yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor demektir bu... Tabii ki buradaTürk milletin kaynaklarını böyle sorumsuzca kullandıran bankalar da, o grup da sorumludur. İşte devlet ve ekonomi tanımını burada yeniden yapmalıyız.

Ülke ekonomisi için batamayacak kadar büyümüş bir grup, bu kadar sorumsuzca davranıyorsa devletin regülasyonları gözden geçirilmelidir.

Bir diğer örnekte özelleştirme konusudur. Artık “Ne olursa olsun, verimsiz, teknolojisi eskimiş devlet kurumlarını blok özelleştirelim” anlayışı tarih olmuştur. Örneğin bugün Türkiye’de şeker fabrikalarının verimsiz çalıştığı ve buna bağlı olarak şeker fiyatlarının abartılı yüksek olduğu doğrudur. Bu fabrikaların verimsizliği, yüksek fiyatlamaya neden olmakta ve bundan da, daha verimli olan özel tekeller karlı çıkmakta, millet zarar görmektedir. Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) tekellerinin rantı da katlanmaktadır. Ancak bunun çaresi, bu yapıları ezbere yabancı tekellere satmak değildir. Devlet, bunları yeni bir perspektifle konsolide ederek verimli işletmeler haline getirebilir ve gerçek sahibi olan millete arz ederek özelleştirebilir. Burada önemli olan kamusal yararın maksimize edilmesidir.

Bugün Cumhurbaşkanımızın ısrarla dile getirdiği tekelci yüksek faizin ve buna bağlı, başta enflasyon ve işsizlik olmak üzere, ekonomik sorunların kaynağı da banka sisteminin ve sanayinin doğru, piyasa yanlısı kamusal düzenlemelerden uzak olmasıdır.

Sonuç olarak, tam bugün yerli ve milli diyorsak bunu popülist bir yaklaşımla, laf olsun diye söylemiyoruz. Bu yaklaşım, günün koşullarına ve yaşadığımız zamanın ruhuna uygun, gerçekçi bir çıkıştır.