Bir ülkenin ekonomi politikaları, nihai olarak, dünya siyasi sistemi içindeki pozisyonuna, rolüne ve gücüne göre belirlenir. Ama bu gücü, rolü de siyaset kurumu ve doğru liderlik nihai olarak belirler. 

Dünya siyasetinde o anki statükonun size biçtiği rolün dışında bir dış politika ve bir duruş belirleyemezseniz, ekonomide de bir iddianız olmaz ve ülkenin ekonomi-politikası dediğiniz “şey” yalnızca küresel ekonominin gerekleri adı altında Washington, Londra ve Frankfurt’un izini takip etmek olur.

Mesela “onların” merkez bankaları büyümeden istihdama kadar refahının bütün değişkenlerini politikalarının temeli yaparken sizin merkez bankanızın, yalnız enflasyona odaklanarak, muğlak bir finansal istikrar oyununu sürdürmesi istenir; siz de buna razı olursunuz. Aslında bu “razı olmak” bir bütündür.

SİHA meselesi...

Yani ekonomi tarafı böyleyse dış güvenlik, dış güvenlik siyaseti, enerji politikaları, dış politika tarafı da böyledir. Örneğin, Türkiye, şimdilerde dış güvenlik konusunda bağımsız bir devlet olarak, çok önemli adımlar atıyor. İnsansız Hava Araçları üretimi ve teknolojisinde, çok kısa bir sürede, dünya teknolojisini yakaladık hatta bu alandaki en gelişmiş hava araçlarını, yazılımı dahil olmak üzere, TSK’nın envanterine dahil ettik.

Çok yakın zamana değin İsrail menşeli araçları kullanan Türkiye, şimdi bu araçların çok daha gelişmişini tamamen yerli olarak üretiyor. Geleceğin hava kuvvetlerini bu araçlar oluşturacak. Artık insanlı savaş uçaklarının sonuna geldik. Dolayısıyla, Türkiye’nin, Silahlı İnsansız Hava Araçlarını (SİHA) devreye sokması dünya düzeninin, hâlâ 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan paradigma çerçevesinde sonsuza kadar süreceğini sananlarda şaşkınlık ve paniğe yol açtı. Aynı şekilde S-400 savunma sistemleri konusunda Türkiye’nin Rusya ile anlaşması, Türkiye gibi dört bir yanı sıcak çatışma alanlarıyla çevrili, bağımsız bir devlet için olağan -anlaşılır- bir gelişme değil midir? Ancak “Ne gerek vardı, şimdi okları üzerimize çekiyoruz, vakti gelince ABD’den alırdık”  itirazlarını da SİHA meselesinde her türlü karalamayı yapanlar yapıyor.

Teslimiyet siyaseti...

Bu “güçlü” karşısında diz çökme durumu, aslında bütünlüklü bir teslimiyet siyasetine tekabül eder.

Bu teslimiyet siyaseti, ekonomi-politikalarında da aynı çaresiz duruşu sergiler. Kesinlikle birbirinden ayrı değildir. Bunun testini de yapabilirsiniz. Türkiye’yi SİHA konusunda suçlayan, S-400 meselesine “Ne gerek vardı şimdi” sinikliğinde bakan CHP ve benzerlerinin ekonomi-politikası önerilerine ya da eleştirilerine bakın, klasik IMF reçetesinden -şimdilerde IMF’nin bile gündeme getirmeye utandığı- farklı bir argüman bulamazsınız.

Ancak bu anlayış ne yazık ki CHP ve benzerlerinden de bağımsız olarak Türkiye’de yıllardır hakim siyaset olarak benimsendi. Örneğin AB-Türkiye ilişkileri de bu teslimiyetçi anlayışa bağlı olarak şekillendi ve nihayetinde Türkiye, AB’nin bekleme odasında çağrılmasını çaresiz bekleyen ülke konumuna düşürüldü. Ancak şimdilerde Türkiye, bunu kabul etmeyeceğini söylemeye başladı diye “Türkiye-AB ilişkileri geriliyor, bu, ekonomiyi, turizmi etkileyecek sesleri” yine aynı çevrelerden yükseliyor. Öncelikle, AB’nin bütününde, Almanya’da olduğu gibi, Türkiye karşıtı bir tutum yok. İkincisi, Türkiye’nin, kendi çıkarlarını öne çıkartan, haksız ve çifte standartlı politikaları ifşa eden tutumu, Türkiye-AB arasındaki ekonomik ilişkilere uzun dönemde zarar vermez, tam aksine, güçlü ve sahici ekonomik ilişkileri kurar.

Tam burada biraz ayrıntıya girerek bir örnek vermek istiyorum. Bugün Türkiye’nin ekonomide iki temel sorunu enflasyon ve dış açık olduğunu kabul edenler bu sorunların temelleri konusunda -nedense- kör, sağır ve dilsizdir. Örneğin, hem dış açığın hem de enflasyonun temel nedenlerinden biri sanayimizin ölçek yapılanması ve girdi tedariki konusunda yanlış konumlandırılmasıdır.

Bu yanlışın da temelinde, bize dayatılan para ve maliye politikaları vardır. Gereksiz değerli TL ve yüksek faiz ara malı sanayiini yerle bir etmiştir.

İçeride üretme imkânı olan ara malları ithali ve buradaki fiyat çarpıklığı bugün önemli bir sorundur. Örneğin, sanayinin belkemiğini oluşturan otomotiv sektörümüzün ara malı tedariki bu yüzden sorunludur.

Türkiye’de üretilip, serbest bölgelerden yurt dışına ihraç edilen birçok parçayı bizim ana sanayicilerimiz yalnız etiket değişikliğiyle yeniden Türkiye’ye ithal ediyor.

İşte şimdi bu ne kadar akıl dışı ise, sanayiciye bunu yaptıran ekonomi-politikaları da o kadar akıl dışıdır.

Ülkenin savunma sistemini “dışarıya” emanet edip, ancak böyle güvende oluruz demek de sanıyorum aynı şey...

 

Etiketler