İnsani Zirve ve ekonomi politikaları

Birleşmiş Milletler Dünya İnsani Zirvesi, ilk defa, İstanbul’da, Türkiye’nin ev sahipliğinde toplanıyor. Bu zirvenin Türkiye’de toplanması anlamlı; Türkiye’nin milli gelire oranla dünyada en çok insani yardım yapan ülke olmasının yanı sıra, şu an insanlığın yaşadığı en büyük dramlardan biri olan mülteci sorununun çözümünde Türkiye’nin anahtar ülke olması da zirveye başka bir boyut katıyor.

Ancak bu tür BM zirveleri, aynı zamanda, BM’nin tarihsel işlev ve yapısının, dünyanın şu andaki ekonomik sosyal koşullarına bağlı olarak sorgulama platformu olmalıdır. Çünkü hemen 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler, kuruluş amacında var olan dünya barışı, küresel adalet, işbirliği, kaynakları eşit kullanma gibi amaçlara insanlığı yaklaştıramamıştır bile...

BM sorunu...

Bu anlamda bu temel insani konularda insanlık bugün bir sistem sorunuyla karşı karşıyadır ve bu sorunun başlangıç kurumlarından biri, doğrudan BM’nin yapısı ve işleyişidir. Bu konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ısrarlı eleştirilerini biliyoruz. Artık bugün bu eleştiriler diğer ülke liderleri ve kamuoyu tarafından da kabul edilmek zorunda kalınıyor. Almanya Başbakanı Merkel dün zirvenin açılış oturumunda yaptığı konuşmada bugün insanlığın karşılaştığı temel sorunları, iktisadi ve siyasi krizleri önlemeden çözmenin zor olduğunu vurguladı ve insani yardımların yerine ulaşması konusunda bir sistem sorunu olduğunun da altını çizdi. Esasında Türkiye’nin de başından beri söylediği tam bu...

Bugün insani yardım ekonomisi diye bir alan doğmuş durumda ve her yıl bu ekonomiye 155 milyar dolar akıtılıyor ama bu paranın çok az bir bölümü doğrudan yoksulların eline geçiyor ya da yoksulluğu ortadan kaldıracak yatırımlarda kullanılıyor. Özellikle BM’nin insani yardım programları ve teşkilatları “insani yardım ekonomisini” yönetiyor ve bu ekonomi, yoksullardan çok, BM’nin profesyonel kadrolarına, mal tedarikçilerine, proje yöneticilerine gidiyor. Yoksullara yönelik gıda, sağlık, eğitim ve çocuk programları on binlerce profesyonel istihdam ediyor. Mesela Dünya Gıda Programı’nda 14 bin kişi çalışıyor ama bu programın bir yıl içinde 14 bin aç insanı ya da çocuğu sürdürülebilir bir şekilde doyurduğu çok şüpheli. Bu program ve kurumların başındaki yöneticilerin maaşları ise dolar bazında yıllık dört yüz bin dolar civarında...

Bu programların yoksul ülkelerdeki ihale zinciri ise ayrı bir yolsuzluk ekonomisi ortaya çıkarmış durumda...

Mesela BM’nin Mülteciler Yüksek Komiserliği diye bir kurumu var; sizce burası şu sıralar ne yapıyor, yine Ticaret ve Kalkınma Konferansı ve Kalkınma Programı hangi kalkınmayla ilgileniyor, artık bırakın açlıktan ölen çocukları bugün terör örgütlerinin elindeki çocuklar için BM’nin Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) somut bir projesini duydunuz mu? Bu imkânsız çünkü bugün dünyadaki asimetrik paylaşım savaşlarının büyük bir bölümü BM’nin şu meşhur “beşlinin” marifeti olan terör yapıları tarafından yürütülüyor ve bu terör yapılarında ise çocuklar aktif olarak kullanılıyor. İşte bunun için “Dünya beşten büyüktür” sloganı bir paradigma değişimini anlatır; barış ve adalet için esasında sistemi değiştirmemiz gerektiğinin altını çizer.

Samimi olmak!

Bu çerçevede BM’yi tartışmak, özünde, şu an geçerli olan sosyal ve ekonomik programları ve yolu tartışmak, daha da ötesi, bu yolu değiştirmek anlamına gelir. Merkel’in bile dün söylediği şuydu: “Yoksulluğu önlemek ve barışı getirmek için krizlere çare bulmalıyız.” Ama başta Almanya olmak üzere, bütün gelişmiş ülkeler, yoksul ülkelere -hatta daha Almanya Yunanistan gibi AB üyesi ülkelere- yoksullaştırıcı, çağ dışı neoliberal politikaları dayattılar. Merkel sanıyorum şu andaki krizin temel nedeninin bu politikalar olduğunu artık biliyordur ve kriz-yoksulluk arasındaki bağlantıyı bu bilgi bağlamında kurmuştur. Aksi halde, söylediği bir demagojiden öteye gitmez. Tıpkı Dünya Bankası’nın yoksullukla mücadele konusunda artık bütün söylemlerinin çok iyi bir demagoji örneği olması gibi...

Bugün sistem, artık yama kabul etmeyecek duruma gelmiştir. Çünkü ekonomik krizlerin ürettiği yoksulluk gelişmiş ülkeleri de saran yapısal bir sorundur artık.

Bu gerçeği en çok, tam şimdi, gelişmekte olan ülkelerin siyasetçileri ve teknokratları görmelidir. Bu konuda Hindistan Merkez Bankası Başkanı Raghuram Rajan çok parlak bir örnek... İki sene önceki G-20 zirvesinde, Rajan başta ABD olmak üzere, bütün gelişmiş ülkelere verip veriştirirken şunu söylemişti: “2008 kriziyle birlikte siz kendinizi kurtarmak için merkez bankalarınızın bilançolarını sorumsuzca büyüttünüz, şimdi toparlanma sinyalleriyle birlikte, aynı sorumsuzlukla, tam tersini yapamazsınız. Eğer bunu yaparsanız, yalnız biz değil siz de bunun altında kalırsınız.”

Ancak şunu biliyoruz; Rajan’ın gördüğünü tabii ki yine gelişmiş ülkeler görmeyecekler. Ama bu bizi bağlamıyor, biz bugün hem ülkemizdeki hem dünyadaki yoksulluğun nedeninin cari neoliberal politikalar olduğunu biliyoruz ve ülkemizden başlayarak bu gidişe dur diyeceğiz...