Cemil Ertem

Cemil Ertem

dr.cemilertem@gmail.com

Tüm Yazıları
Haberin Devamı

Bu hafta başı Orta Vadeli Program (OVP) açıklandı. Esasında bu tür “resmi” metinler var olan durumu baz alarak, çok dinamik olmayan hedefler varsayarlar. Bu açıdan OVP gibi metinler genellikle tutucu metinlerdir. Nitekim, OVP hedefleri ile IMF’nin Türkiye tahminleri arasında çok büyük farklılıklar görmüyoruz. Yani “Görünen köy kılavuz istemez” bakışının sonucu olarak rakamlanmış iddiasız bir OVP ile -yine- karşı karşıyayız. Ama hükümetlerin OVP çalışması ve bunu ilan etmesinin mantığı da budur.
Bütün OVP’ler önce “görünen köyü” ilan ederler ve buna göre de dış dünyaya “Merak etmeyin, biz ayağımızı yorgana göre uzatacağız; yorgan da işte bu” derler. Yine böyle bir metin karşımıza geldi. Ben bu anlamda OVP’de tartışılacak pek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Zaten, yukarıda anlattığımız mantık gereği, bu programların mutlaka matematiksel bir kendi iç tutarlığı olur. Yani büyüme, cari açık, bütçe, enflasyon, işsizlik oranları birbiriyle çelişmeyecek bir matematiksel tutarlılığı yakalamak zorundadır ve bu da kâğıt üzerinde zor bir uğraş değildir. Model oluşturmayı öğrenen matematik ya da iktisat öğrencileri için bile bir iki saatlik bir ev ödevidir.
Varsayımlar...
Ama şunu söylemek zorundayım, bütün gelişmekte olan ülkelerin yaptıkları OVP’ler ile IMF’nin Dünya Ekonomik Görünüm Raporlarındaki ülke değerlendirmeleri rakamları -aşağı yukarı- örtüşür. Yani ülkelerin hükümetleri ile IMF analistlerinin ilgili ülke için temel aldığı varsayımlar -hemen hemen- aynıdır. Peki, siz varsayımlarınızı değiştirirseniz ne olur; o zaman bu, dünyanın genel ekonomik durumundan ve bu duruma bağlı gidişattan farklı bir yol izleyeceğiniz anlamına gelir ki bu bakış açısı iki şekilde eleştiri konusu olabilir; birincisi varsayımlarınızın gerçekçi olmadığı ve buna bağlı hedeflerinde gerçekleşmeyeceğini söylenir, ikincisi varsayımlarınız sizin, şimdiye değin olandan hatta size dayatılandan farklı bir yol izleyeceğinizi dünya âleme anlatır ki bu yalnız iktisat alanına giren bir eleştiriye yol açmaz, aynı zamanda siyasi bir sorun olarak -doğrudan ya da dolaylı- sizin karşınıza gelir.
İki paradigma...
Geçen günkü yazımızda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lozan çıkışını konu etmiştik ve bunun esasında Türkiye için bir paradigma tartışmasına tekabül ettiğini de yazmıştık. Bu, çok açık olarak, iki temel alanda bir paradigma değişikliği önerisi ve tartışmasıdır. Birincisi, Türkiye’nin dış politikasında ve buna bağlı stratejik ortaklık anlayışında önemli bir değişikliğe tekabül eder, ikincisi ise ülkenin izleyeceği ekonomi politikalarında da daha özgün ve dandik orta vadeli programlara, derecelendirme kuruluşlarının baskısına, dayatmasına sıkışmayan yeni bir yola tekabül eder. Burada Türkiye’nin yapması gerekenin, tamamen dış dünyadan ayrı, var olan durumu okumayan bir yol olacağını falan söylemek istemiyorum. Çok basit olarak, bundan sonra Türkiye gibi ülkelerin örneğin tam şimdilerde İngiltere’nin yaptığından farklı olmaması gerektiğini söylüyorum. İngiltere Başbakanı Theresa May’in geçen hafta yaptığı Brexit stratejisi konuşmasının -esasında- ne anlama geldiğini geçen yazıda anlattık. Şimdi bu konuşmaya bağlı olarak sterlin hızla düşmeye başladı. Sterlinin dolar ve euro karşısında düşmeye başlaması aslında May’in konuşmasında söylediği; “İngiltere, bundan sonra dış pazarlarda daha aktif olacak, Britanya kökenli şirketlerin pazarlara ulaşması konusunda daha fazla kolaylık sağlayacağız” cümlesinin ilk temel adımıdır. İngiltere, Brexit sürecini hızlandıracak ve bunu, hem ekonomik hem de siyasi yeni bir egemenlik anlayışının ve bu anlayışa bağlı olarak ABD ve AB ile rekabetinin sonucu olarak inşa etmeye çalışacak. Böyle olunca, İngiltere’nin seksenli yılların başından itibaren geliştirmeye çalıştığı ekonomi politikalarında önemli değişiklikler gözlemleyeceğiz. Pazar ve enerji alanlarında AB-ABD ve İngiltere rekabetinin yanı sıra, Çin merkezli Pasifik Asya rekabetini de göreceğiz. Var olan ekonomik krizi aşmaya hatta krizi kendi lehine çevirmeye çalışan böylesi bir amansız rekabet ortamının bölgesel savaşlara, iç savaşlara ve beklenmedik siyasi değişimlere sahne olması da artık kaçınılmaz.
Bu durumda, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinden ve AB sürecinden başlamak üzere dış politika temellerinde önemli değişiklerinin olması kaçınılmaz olduğu gibi, tıpkı İngiltere’nin kendi çıkarları gereği yaptığı gibi, izlediği ekonomi politikalarında temel değişikler yapması kaçınılmazdır.
Ayrıca bunları yapmaya da başladık; mesela şu Varlık Fonu adımı bile, geleneksel para ve maliye politikaları ve bunlara bağlı konvansiyonel özelleştirme mantığıyla hiç anlaşılamayacak ve başarılamayacak bir adımdır. Yine kapsayıcı ve dış rekabet, yüksek teknoloji öncelikli bir büyüme politikası da dışsallık oluşturacak, çok ciddi altyapı yatırımlarını karşılayacak daha etkin, yeni bir maliye politikasıyla mümkün olur. Tabii ki faizle her sorunu çözmeye çalışan çağ dışı para politikasının da mutlaka değişmesi gerektiğini de buraya eklemek gerekir.