‘Muazzam sonuçlar’

İngiltere’nin “AB’den çıkalım” referandumu ile Türkiye-İsrail anlaşmasının hemen hemen aynı tarihe denk gelmesi, şu günleri değerlendirmemiz için bize hayli zengin bir malzeme sunuyor. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Bu anlaşmanın muazzam ekonomik sonuçları olacak” demesi de anlaşmanın temel dinamiklerinin ekonomi kaynaklı olduğunu da bize anlatıyor. Dolayısıyla İsrail-Türkiye ilişkilerinin normalleşmeye başlaması, her iki ülkenin siyasi iktidarlarının, reel politikle sınırlı bir rahatlama manevrası değildir.

Böyle olunca, bu anlaşma, yalnız Türkiye-İsrail anlaşması ya da Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi değildir; Ortadoğu’nun normalleşmeye başlamasının en önemli adımlarımdan biridir ve varılan mutabakat da Türkiye ve İsrail’le sınırlı değildir. Öncelikle Türkiye, burada Filistin’den ve Filistin’in çıkarlarından bağımsız bir adım atmamıştır ve bu sürecin tam ortasında başından sonuna kadar Filistin vardır. Buradan doğacak her ekonomik sonuç, Filistin halkına doğrudan yansıyacaktır.

İktisadi temeller...

Netanyahu’nun bahsettiği “muazzam” ekonomik sonuçlara yakından bakmamız için İsrail’in ve bölge ekonomisinin geçmişte ve şimdi hangi iktisadi temeller üzerine oturduğuna bakmamız gerekiyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere, Batı Şeria ve Gazze şeridinin çok önemli bir ticaret geçişi ve Akdeniz için enerji yollarını da denetleyecek merkez olduğunu biliyordu. Bunun için, 1945’ten itibaren, İngiliz ordusunda görev alan Filistinliler ve Yahudilerin bu bölgede tarım, imalat sanayii gibi alanlarda ekonomik faaliyetlerle bulunmasını İngiltere teşvik etti. Ama bölgede Yahudi girişimcilerin yatırımları ve iş alanları çok kısa sürede artarak ekonomik hakimiyete dönüştü. Bu durumu, Yahudiler, “Ekonomi bizim elimizde, artık vaat edilmiş topraklarda devlet olmalıyız” anlayışıyla değerlendirirken, Araplar, “Yahudilerin küresel ekonomik desteği bizi köle yapıyor, kendi topraklarımızda köle oluyoruz” diye anlatıyordu.

İşte bu ikili durum, sistemin iki hegemon devleti İngiltere ve ABD’ye burada homojen bir ekonomi olamayacağını anlattı ve bir Yahudi devletinin kaçınılmazlığını da bu durum dayatmış oldu. 1947’de, bölgedeki İngiliz Yüksek Komiseri, “Yahudi ve Arap piyasaları birbirinden tamamen koptu, burada bir iktisadi etkinlik bu şartlarda olmaz” diye rapor verdi.

Sonuçta, ABD ve İngiltere, Filistin topraklarını üç ayrı kesime bölerek İsrail Devleti’ni 1948’de resmen ilan ettiler. Gazze Şeridi Mısır’ın denetimine verildi. İsrail sınırları içinde kalan Filistinliler göç etmeye ve topraklarını bırakmaya başladı. Göç edenler, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ne doğru yayıldı. Bunun böyle olacağı biliniyordu, çünkü bu göç eden, topraklarından alınmış Filistinli nüfus, İngiltere ve ABD’nin savaş sanayiyle kalkındıracağı İsrail ekonomisinin ucuz işgücü deposu olacaktı.

1948’den 1967’ye kadar olan dönemde İsrail ekonomisi, savaş tazminatları, el konulan tarım toprakları ve Yahudi cemaatler vasıtasıyla aktarılan sermaye yoluyla çok hızlı büyümüştür. Ama 1967’ye gelindiğinde savunma sanayii yatırımlarıyla doruğa çıkan bu ekonomi, harcama, yenilenme ve hammadde tedariki sorunu yaşamaya başladı. İşte tam bu tarihte de Arap-İsrail savaşı başladı. 1967 savaşı, Batı Şeria ve Gazze işgalinin başlangıcıdır. Böylece İsrail devlet ekonomisi, daha önce, dolaylı yoldan elde ettiği pazar ve işgücü kaynaklarına doğrudan ulaşmış oluyordu.

Güncel nedenler...

Bugün gelinen noktada, İsrail ekonomisi, ucuz işgücü, tarımsal üretim ve dışarıdan gelen sermaye girişleriyle ayakta durma aşamasını çoktan geçmiştir. Askeri ve tarım gibi alanlarda ürettiği yüksek teknolojiyi küresel düzeyde daha fazla ticarileştirmek, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını denetlemek istemektedir. İsrail’in bunu yapması, yalnız İsrail ekonomisini ilgilendiren bir durum değildir. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, İngiltere ve ABD’nin doğrudan ilgi alanıdır durum. Çünkü Pasifik’ten gelerek Avrupa’ya ulaşan bütün ticaret ve enerji koridorları ve bu koridorların Akdeniz bağlantısı Türkiye-İsrail iktisadi çevriminden geçer. İngiltere’nin Brexit’i gösterdi ki AB ile ABD arasında yapılması tasarlanan Transatlantik Yatırım ve Ticaret Anlaşması (TTIP) artık rafa kaldırılacaktır. Böyle olunca, yeni ticaret düzeni, Türkiye, İran gibi bölge ülkelerinin yok sayılacağı platformlarda kurulamaz. Şimdiye değin, bunun olması için her türlü yolu denediler, Gazze ablukası, Mısır darbesi, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması ve buna bağlı Erdoğan karşıtı cephe ve darbe çabaları tam da buydu. Bunun için “geçmişteki Türkiye’yi” çok istediler.

Geçmişte, Akdeniz’de hiçbir iddiası olmayan, Hazar, Irak ve Akdeniz enerji kaynaklarına, ticari geçiş yollarına ve pazarlarına kayıtsız bir Türkiye ile iş kolaydı. Ortadoğu’da askeri üstünlük ve işgal yetiyordu. Ancak bu strateji artık ayağa kalkan, Kafkasya, Irak, Akdeniz enerji kaynaklarına ilgili bir Türkiye ile mümkün değil.

Evet, sonuçlar “muazzam” olacak, Ortadoğu’nun ve Akdeniz’in kaynaklarının adil paylaşımı, ekonomik büyümenin kapsayıcı ve adil paylaşıma dayanması, enerji, tarım ve su kaynaklarının eşit olarak herkesi kapsayacak refahı üretmesinin yalnız muazzam iktisadi sonuçları olmayacak, siyasete yansıyan sonuçları da muazzam olacak.