Terörün sahiplerini korkutan adımlar...

Uzun bir zamandır, içinde bulunduğumuz terör sürecinin aslında yeni bir paylaşım savaşı biçimi olduğunu yazıyorum. Dolayısıyla, sizin diplomatik, siyasi bir çıkışınızın karşılığı pekâlâ bir terör saldırısı olabilir. Hiç şüphesiz ki Türkiye’nin İsrail ve Rusya ile ilişkileri düzeltmek doğrultusunda attığı tarihi adımların arkasından böyle bir terör saldırısı beklenmeliydi.

İstanbul’da havaalanına yapılan saldırının DEAŞ kaynaklı olması ve Türkiye’nin ticari ve ulaşım kalbini hedeflemesi Türkiye’nin yeni dış politika hamlelerine doğrudan bir cevap olduğu tartışılmaz bir gerçektir. O zaman iki önemli dış politika hamlesi de çok yerindedir ve şu anda küresel terörü yönetenlerin hiç ama hiç hoşuna gitmemiştir.

Kaosa cevap...

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında yapılan telefon görüşmesi sonucunda, ikili ilişkilileri yeniden canlandırılması doğrultusunda mutabık kalındığı açıklandı. Dolayısıyla, İsrail-Türkiye anlaşmasıyla birlikte alınan bu sonuç, Ortadoğu’da DEAŞ gibi paramiliter terör örgütlerinin oluşturduğu kaosu önlemeye dönük çok önemli bir adımdı.

Türkiye sınırından başlamak üzere, Irak ve Suriye coğrafyasında sağlanacak yeni bir istikrarın anlamı, bölge kaynaklarının ve Ortadoğu-Kuzey Afrika büyük pazarının yeniden paylaşımı olacağını unutmayalım. Böyle olunca, DEAŞ’ın şimdiye kadar oluşturduğu kaosa önemli bir cevap olan Türkiye-İsrail anlaşması ve Türkiye-Rusya yumuşamasına Ortadoğu’da terörü ve kaosu oluşturanlar doğrudan bir yanıt vermiş oldular.
Türkiye’ye yönelik terör saldırıları, eskinin olduğu gibi devam etmesini isteyen güçlerin temel stratejik çabaları içinde değerlendirilmelidir. Böyle olunca, Irak ve Türkiye’de faaliyet gösteren PKK ve YPG gibi terör örgütleri ile terörü Ortadoğu’dan başlayarak küreselleştiren DEAŞ gibi paramiliter yapıların temel hedefleri ve stratejileri aynıdır. Bunlar yalnız taktik, örgütlenme anlayışı ve ideolojik görünüm olarak ayrışır ki bu da bu yapıları yönetenlerin zaten tercih ettiği bir durumdur. Terörün buradaki temel stratejisi, Irak ve Suriye gibi devlet zafiyeti olan coğrafyalardaki kaosu, terörle istikrarlı ülkelere ihraç etmek ve bu ülkelerin siyasi karar alma mekanizmalarını felç ederek uzun süreli yönetim krizleri oluşturmaktır. Yani bu durumda, siz ticari anlaşmalar, bölgesel yatırımlar yapamazsınız, ülkenin temel altyapı yatırımları bile ertelenir. Doğal kaynakların yeniden paylaşımı unutulur, eskiyi devam ettirmek ehven-i şer olur. Siyasi irade zayıflar ve ülke içindeki meşruiyeti tartıştırılır. PKK’nın, doğu illerindeki hendek stratejisi buna dayanıyordu, DEAŞ’ın da stratejik merkezlerde patlayan canlı bombaları da buna dayanıyor.
Türkiye ile Rusya’nın yeni bir sürece adım atması, karşımıza yeni bir Avrasya Birliği çabasını ve sürecini çıkartır mı, belki de korkulan, küresel terörün sahiplerinin de en çok korktuğu gelişmelerden birisi bu olabilir. Tıpkı Türkiye-İsrail anlaşmasının, Pasifik Asya’yı Avrupa pazarına bağlayan temel ticari ve enerji güzergâhlarının daha hızlı ve yeni bir biçimde devreye girmesini sağlayacağı gibi...

Yeni yollar...


Bugün Pasifik Asya’sını Avrupa pazarına bağlayan üç önemli güzergâh var. Bu üç önemli güzergâh birbirini tamamlayan ve Asya-Avrupa arasındaki ekonomik entegrasyonu sağlayan çok önemli ticari geçişlerdir. Başta Çin olmak üzere, gelişmekte olan Asya’yı Avrupa’ya bağlayan üç ana koridor şöyle; a) Kuzey Koridor: Bu koridor, Rusya üzerinden Trans Sibirya hattı boyunca Rus anakarasından geçiyor, Kazakistan ve Belarus üzerinden Avrupa’ya ulaşıyor. Biliyorsunuz, Rusya, 2010’dan beri, Belarus ve Kazakistan ile gümrük birliği içinde... b) Orta Koridor: Bu yol, Çin’den kuzeye çıkıyor ve Kazakistan üzerinden Türkmenistan, Hazar (feribot) Azerbaycan ve Türkiye’den geçerek Avrupa’ya varıyor... c) Güney Koridor: Bu yol da Kazakistan’dan başlıyor ve Türkmenistan-İran-Türkiye hattını kullanıyor. Yeni İpek Yolu’nun kalbini oluşturan bu güzergâhlar, Doğu Akdeniz’in stratejik enerji kaynaklarını ve limanlarını ancak Türkiye-İsrail anlaşması kapsamında içine alacaktır. Gazze ve Kıbrıs açıklarındaki enerji kaynaklarının ticarileşmesi Filistin ve Kıbrıs sorunlarının çözümü için kilit önemdedir. Şunun da altını çizelim ki Türkiye ile İsrail anlaşması, bölgede başta Filistin olmak üzere herkesin kazanacağı stratejik bir adımdır. Ama tabii ki burada kaybeden eskinin olduğu gibi devam etmesini isteyen eskinin egemenleridir. Pasifik Asya’dan gelen bu ticari güzergâhları ve Ortadoğu-Akdeniz enerji kaynaklarını kimin nasıl denetleyeceği şimdinin en kritik, stratejik sorusudur. 1945 sonrası kurulan ticari-ekonomik ve siyasal sistem, AB gibi stratejik birliklerden başlayarak çözülüyor. ABD’nin eski sektörleri ve onların savaşla ayakta duran siyasi temsilcileri, yeni ekonominin karşısında, giderek geriliyor ve mevzi kaybediyor. Ve yeni birliklerin, ittifakların yeni bir sermaye gücünün ve ekonominin yolu açılıyor.
Bu durumda, Türkiye’nin bütün bu süreci belirleyen güçlü bir aktör olarak var olması tabii ki istenmeyecektir.