YENİ BİR DÖNEM

Eklenme Tarihi15.02.2018 - 1:30-Güncellenme Tarihi15.02.2018 - 5:39

Bu yazıda da birbirleriyle bağlantılı ancak her biri kendi içinde özgün ağırlığı, çözümleri olan üç konuya değineceğim.

Birincisi, Türkiye özelinde yükselen ekonomilerin küresel sistemdeki yeni konumları ve buna bağlı olarak, başta ABD olmak üzere, gelişmiş sayılan ülkelerle olan iktisadi ve siyasi ilişkilerinin yeniden tanımlanması; ikincisi, bu tanımlanmaya bağlı olarak, pazar ve kaynakların yeniden paylaşımı ve son olarak da Türkiye gibi açık bir ekonomide, enerji dışı ithalat gereksinimi ya da sanayi için ithalat bağımlılığı ve bu çerçevede kronik dış ticaret, cari açık sorunu...

Bugün Türkiye-ABD ilişkileri, yalnız siyasi bir konu olarak değil, aynı zamanda, ekonominin genel seyri hatta para ve sermaye piyasalarının günlük işleyişi bağlamında da ele alınan bir iktisadi mesele olarak da gündemde. Kimileri, Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilimi Johnson Mektubu ve Kıbrıs harekâtını bile aşan bir yere sürüklendiğini ve bunun da nihai olarak ekonomiyi olumsuz etkileyeceğini savunuyor. Öncelikle, 2. Dünya Savaşı sonrası ABD önderliğinde oluşturulan siyasi ve iktisadi sistemin artık bittiğini ve şimdi yaşadıklarımızın, 60'lı, 70'li yıllarda olan “gerilimlerle” karşılaştırılamayacağını söyleyelim.

‘Stratejik ortaklık?’

Bütün Soğuk Savaş dönemi boyunca hatta Soğuk Savaş sonrası da kısa bir dönem olmak üzere “stratejik ortaklık,” nihai olarak sistemdeki hegemon gücün çizgisine gelmek olarak anlatıldı ve uygulandı. Kıbrıs meselesinde olduğu gibi, Türkiye’nin köklü itirazları olsa da bu itirazlar geçici gerilimler olarak gündeme geliyor ve sonra da ABD’nin genel çizgisi üzerinde bir yerlerde “uzlaşılıyor” ve gerilim bitiyordu. Bu “gerilim” dönemlerinde ambargoya varan ekonomik yaptırımlar ve IMF’nin Demokles’in kılıcı gibi ülkenin başında sallandırılması da gerilimin en kısa sürede, ABD’nin istediği gibi çözülmesinde baş faktördü.

Hâkim politikaya itirazın ekonomik sonucu, dış yardımların kesilmesi, ticaretin kısıtlanması, dış kredilerin durması, döviz sorunu ve dış mal tedarikinin imkânsız hale gelmesiydi. Tabii bu tablo, itiraz eden siyasi iktidarı, daha seçimlere varmadan, bir askeri darbeyle değiştirmeye yetiyordu.

Dünyanın farklı coğrafyalarında, Latin Amerika gibi, farklı sistemik işleyişler olsa da genel sistemik işleyiş ve küresel hiyerarşi bu şekildeydi ve böyle tesis ediliyordu.

Yükselen ekonomiler...

Şimdiki yüzyılın hemen başında, bu denklemden önce Sovyetler çıktı, Doğu Avrupa’dan başlayarak Avrasya coğrafyası yeni bir arayışa girdi ve bu dönemde, yeni sömürge kapalı ekonomiler, hızla dışa açılmanın yollarını bulmaya başladılar. Geleneksel sol ve sağ anlayışın dışında yeni siyasi hareketler ve liderler de bu ülkelerde çıkmaya başladı. Eski paradigmada bağımsızlık hareketleri, kapalı ekonomiler üzerinde, ülkelerin, ya tek başına ya da Sovyetlerin uydusu olarak sürdürmeye çalıştıkları ve böyle olunca da saman alevi gibi yanan sönen çıkışlar olarak kalıyordu. Oysa hızla gelişen teknolojiyi yakalamak ve küresel finans sistemine ortak olarak, kaynak bulmak ve kalkınmak için piyasaların özgürce işlediği açık ve dinamik ekonomiler gerekiyordu.

Şimdinin yükselen ekonomileri bu gerçeği, Pasifik'ten başlayarak, 90'lı yılların sonundan itibaren hayata geçirmeye başladılar. Ve yeni bir dönem başladı. Artık eskinin sömürgeleri, küresel yatırımları çekiyor, teknolojiyi yeniden oluşturuyor hatta özgün olarak geliştiriyorlardı. Pasifik'ten tüm dünyaya sermaye ihracı da başlamıştı. Çin’in ABD’nin ortağı olması için çok zaman geçmedi. ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrası oluşturduğu ve tarihin en büyük kalpazanlığı olan karşılıksız dolara bağlı para sistemi de tam bu zamanlarda sallanmaya başladı.

Bozulan nedir? 

Özetle, artık hiçbir şey eskisi gibi değil, bu bağlamda Türkiye için bir gerilim ya da ilişkilerin bozulması sorunu yok. Türkiye’nin çıkarları var ve özellikle kendi bölgesinde bu çıkarların gereğini yapacak, bunu da, başta ABD olmak üzere, herkes kabul edecek. “Bizim çıkarlarımız, bütün dünyanın çıkarlarıdır, çünkü biz dünyanın jandarmasıyız” dönemi bitti.

Bundan dolayı bu yeni durumdur ve bu yeni durum ekonominin genel dengesine, büyüme trendine olumsuz yansımaz. Tam aksine bütüncül bir yaklaşımla, orta ve uzun vadede, pazar ve kaynakların daha adilane paylaşımına bağlı olarak, genel refahı artırıcı bir etkisi olacaktır.

Bugün hızlı demiryolu ağları, enerji geçişleri, yeni enerji kaynaklarının, yeni teknolojilerle ortaya çıkarılması ve adil paylaşımı, hiç şüphesiz ki küresel hiyerarşiyi, eskinin mazlumları lehine değiştirecek dinamikleri oluşturuyor.

Bu çerçevede mazlumların yeni, adil bir paylaşım talep ettikleri yeni bir paylaşım sürecinin de tam ortasındayız.

Cari açık ve ötesi... 

Bütün bunlara bağlı olarak, Türkiye gibi, piyasa giriş çıkışlarının serbest olduğu, dalgalı kur rejimi uygulayan, para ve sermaye piyasaları için hiçbir kısıt bulunmayan ancak dış açık veren ülkelerin yeni bir kalkınma-sanayileşme politikasını gündeme taşımaları da gerekir. Bugün Türkiye’nin dış ticaret açığının iki temel kalemi vardır; enerji ve ara malı ithalatı. Türkiye ekonomisi, yukarıda anlattığımız eski paradigmanın sonucu olarak, yatırım malı, ara malı kullanımında ithalat yoğun bir ihracat, üretim profili oluşturdu.

Tam şimdi bunu kırmamız gerekiyor. Yerli üretimi ve yerli sanayi tedarikini teşvik edecek, yeni üretim/ihracat ekonomisinin oluşturulması gerekiyor.

Bu konu yalnız cari açık meselesi değildir, aynı zamanda, yüksek katma değerli küresel rekabet dinamiği meselesidir de...

Bu, eskinin ithal ikameci modellerini hatırlatmasın, o zaman Türkiye, kapalı bir ekonomi idi, şimdi tam açık bir ekonomi için bundan bahsediyoruz.

Bütün bunlara bağlı olarak, son not: Türkiye’nin sermaye ihraç etmesi ve yerleşik sermaye yapısının dış dünyada yatırımlar yapması önemlidir ve bu, ancak yukarıdaki adımların sonucu olur. Öte yandan, içerideki varlıklarını değersizleştirerek, sermaye gücünü dışarıya transfer etmek, ülkenin kaynaklarını dışarıya kaçırmak anlamına gelir ki bunun hırsızlıktan öte bir tanımı yoktur.