FATMAGÜL SiZ RAHAT UYUYUN DiYE VAR

20 Eylül 2010

Perşembe gün saat 20.00’den 21.00’e kadar herkes Fatmagül’e tecavüz edilmesini bekledi. Kanal D, diziyi bir saat reklamsız yayınladı. Derdimiz yeni Bihter’in kırmızı basmasını, örgülü saçlarını görmek değildi. Zavallı çoban kıza saldıracak dört adamın, ‘hayvanlaşma’ kıvamına gelene kadar içmesini, aldıkların hapların etkisini göstermesini bekliyorduk. Dizi başlamadan haftalar önce bunu konuşmaya başlamıştık zaten.
Beren Saat’in düşük çözünürlüklü fotoğrafları internet sitelerinde binlerce kişi tarafından görüntüleniyordu. Gözlerinden ince ince yaşlar süzülen, ağzı bağlı bir genç kızın trajedisini daha dizi yayınlanmadan hayal ettik. Perşembe akşamı da üzerine tekila boca edilerek Çeşme’nin ıssız bir sahilinde uzun uzun acı çekmesini izledik. Aklımız çıktı. Twitter çıldırdı. Tüm sosyal paylaşım siteleri durumu yorumlamanın, ‘Fatmagül’ün suçu ne?’ sorusuna cevap bulmanın peşine düştü. ‘Türkiye’de kadın olmak’ ciddiyetinden, ‘Fatmagül’ün sucuğu ne?’ geyiklerine yayılan bir fenomene dönüştü olay.

Acı bağımlılığı
Tecavüzcü Coşkun’la büyüyen bir kuşak için anlaşılır bir ilgi bu. Üçüncü sayfasından tecavüz haberi eksik olmayan bir ülke için de tanıdık bir konu. ‘Aşk-ı Memnu’ya bağımlı televizyon izleyicisi için de merak edilmesi en doğal şey.
Ama işin temelinde başkalarının çektiği acıyı izlemeye tutkun olmak var. Bu ister bir pembe dizi karakteri olsun, isterse bir reality piyonu. İnsanların durumuna bakıp “İyi ki başıma gelmedi” diyerek derin nefes almak, insani kodumuzun bir parçası.
Bu Almanca ‘Schadenfreude’ kelimesiyle tanımlanan durum, başkalarının kayıpları, başarısızlıkları, sıkıntılarıyla mutlu olmamıza, eğlenmemize sebep oluyor. Yani Fatmagül’ün işlevi, onun başına gelenin bizim gece rahat uyumamızı sağlaması.

Reality’nin şefkatli kolları

Yazının devamı...

HAYAT SPOR, GERiSi DETAY

13 Eylül 2010

Top oynamak çocukluğumuzun temel eğlencesi. Top peşinde koşanları izlemek günün heyecanı. Bugün spor hayatı durduruyorsa, bunun sebebi yalnızca topun ya da rekabetin büyüsü değil


Önceki gün, sayısal loto almış olsaydım kazanacağıma eminim. Tüm dileklerim gerçekleşti. Cumartesi gününün yoğun spor programında, Beşiktaş 4-0 yendi, Kim Clijsters ABD Açık’ı kazandı ve tabii ki Basketbol Milli Takımı son zamanların en heyecanlı maçında çıldırmamıza sebep oldu.
Bundan 40 sene önce katılmadığımız bir dünya kupasıyla ilgileneceğimizi, basketbol yıldızlarının posterini duvara asacağımızı, bir futbolcunun ayakkabısından giymek isteyeceğimizi hayal edemezdik. Portekizli bir sporcunun iç çamaşırı reklamında oynaması ve bunun tüm Türkiye’yi ilgilendirmesi de düşünülemezdi. The Economist’in üç ayda bir çıkardığı Intelligent Life dergisinin yaz sayısında Tim de Lisle, “Spor nasıl bu kadar büyüdü?” başlıklı bir yazı yazdı.
Lisle 1966’da İngiltere’nin dünya kupasını kazandığı günü örnek vererek başlıyor. İngiltere’nin en popüler günlük gazetesi Mirror’ın birinci sayfasında Kraliçe’nin kuzeninin doğum yapması var. The Sun’ın manşeti ise başbakan Harol Wilson’ın ekonomik krizle ilgili sözleri. Bundan 40 yıl sonra Times Dünya Kupası için üç hafta boyunca, her gün 16 sayfalık bir ek verdi. David Beckham İngiltere Milli Takımı’nı bıraktığında BBC ana haber bülteninin birinci haberi oldu. O gün Afganistan’da iki İngiliz askerinin ölmesi Beckham’ı kaybetmek kadar önemsenmemişti.

Altın yumurtalayan tavuğun keşfi

Yazının devamı...

TELEVOLE TARKAN’A KARŞI

6 Eylül 2010

Şarkıcıların, oyuncuların cahil olmasını normal karşıladığımız dönem geride kalmış görünüyor. Televole yıldızlarından, ‘duyarlı ünlüler’ dünyasına geçiş dönemindeyiz

Eskiden, Televole günlerinde, ‘fırlama muhabirimiz’ önüne gelen popçuya, mankene “TBMM ne zaman kuruldu?”, “Cumhurbaşkanımızın adı ne?” gibi sorular sorardı. Cevapların yüzde 80’i yanlıştı. Bir anda kamera ışıklarının yanmasıyla, yol ortasında araba farına takılan tavşan gibi titreyen ünlü, Atatürk’ün ölüm tarihine 1923 filan dediği zaman, ekranda koca bir çarpı çıkar, “Bilemedi!” ünlemi, bip efektiyle desteklenirdi. Genellikle bu soruların muhattabı güzel kızlar olurdu. Tüm güzel şarkıcıların, seksi oyuncuların cahil olduğu vurgusu gözümüze sokulurdu.
Ama bundan çok da huzursuz olamıyorduk, çünkü onların işinin zaten sabun köpüğü hayatta bizi eğlendirmek olduğuna inanmıştık. Dans eden, şarkı söyleyen bebeklerin pilleri bitmediği sürece sorun yoktu.
Biri çıkıp ‘yaza damgasına vuracak’ şarkıya çektiği klip dışında akıllıca bir şey söylediği zaman, ukala oluyordu. Bizim de algımız “Sanatçı, sanatıyla ilgilensin”e dönmüştü.
Bugün Tarkan’la Veysel Eroğlu arasında yaşanan tartışma, en azından ‘sanatçı’ cephesinde işlerin biraz daha ilerlediğini görmek adına sevindirici, karşı tarafın gerilediğini daha iyi anlattığı için de üzücü.

Şarkı söyleyen bebekler

Yazının devamı...

RAHAT BIRAKIN

30 Ağustos 2010

Ünlülerin hamileliğinin haber değeri büyük. Dedikodu yapmak, eleştirmek için koskoca bir dokuz ay var. Ama eleştiriler bir noktada saldırıya dönüşüyor. Annelik dünyanın en hassas durumu. Yumuşak karna vurmak insanca değil


Altı aylık hamile Tuba Ünsal’ın Pera Palas’taki davete giderken korse taktığı iddiası ‘anne savaşları’na yeni bir boyut kazandırdı. Hemen ‘Ünlü annler ne diyor?’ türü haberlerle korse takmayanların görüşü alındı. Yeliz Yeşilmen “Karnını gizlemek için yaptıysa neden hamile kalmış? Annelik fedakarlık ister” dedi gururla. Çünkü genç anneler, bebeklerinin erken konuşması, yürümesi, güzelliği, cicileri dışında, kendi annelik meziyetleriyle övünme güdüsünü de engelleyemiyor.
Tuba Ünsal’ın altı aylık karnını korseye sıkıştırmış olma ihtimali harika bir ‘cık cık’lama fırsatı. Elbette Tuba Ünsal tarafından da iş oldukça can sıkıcı. Geçen pazar Ayşe Arman’a verdiği tatlı röportajın kıskaçnlık yaratacak derecede mutlu oluşu bu haberin çıkışında etkili olabilir diye düşünmeden edemiyorum.
Neticede, haberin hemen ardından Ünsal twitter’da 140x3 karakterle sıkıntısını dile getirdi. Blackberry’sinin küçük tuşlarıyla şunları yazdı: “Bugün çıkan karnını korseyle saklıyor haberi yanlıştır, saçmadır hatta saçmalığın daniskasıdır. Off gerçekten sıkıldım ben bu haberlerden ve zeka özürlülerden. Nasıl böyle bir şeyi düşünebilirler?”
Tek söylediğinin “Keratayı içimde saklıyorum” olduğunu açıkladı. Bunu açıklamak zorunda kalmış olması bile rahatsız edici.

Tombul anneler dünyası

Yazının devamı...

‘İSTANBUL DAHA ERKEN’

23 Ağustos 2010

Haber dilinde ‘İstanbul gece hayatını’ temsil eden yer Kuruçeşme hattı. Belki çok zorlanırsa Nişantaşı. Buradaki hareketlilik ya da hareketsizlik, İstanbul’a kar yağdığında ülkenin her yerine yağmış gibi haber bültenlerine konu oluyor. Hayatımda Reina’ya bir kere, Sortie’ye üç kere gittim. Laila zamanı üniversitedeydim, yapılacak daha eğlenceli şeylerim vardı.
Bunların etrafında açılıp açılıp kapanan yerler hakkında ise hiçbir fikrim yok. Böyle bir gece hayatı cahilinin utanmazca İstanbul akşamlarını yazmaya çalışması tuhaf görünüyor olabilir. Ama bunu düşünene “O sizin tuhaflığınız” diye cevap verebilirim. Çünkü bu şeritteki mekanların açılması kapanması, ses yasağından acı çekmesi, dolması boşalması şehrin geri kalanının pek umurunda değil. İstanbul gece hayatı denen şey hava ısındığı anda zincirinden boşalıyor zaten.

Uyumayan şehir
Tabii ki en açık örnek Beyoğlu. Geçen yazdan beri devam eden sigara yasağını bile dinlemeyip, kışın -5 derecede insanlara sokakta ‘smirting’ yaptıran Beyoğlu. Yaz gecelerinde bir gün bile rahat yürüyecek kıvama gelmedi burası. İstiklal’den Nevizade’ye doğru inen sokak kendi çapında bir canlı müzik cumhuriyeti oldu. Davul zurnacı bile görmek mümkün. Küçük tabureli masalarda fıkırdanan insanlar arasından yürümek olimpik başarı. Asmalımescit-Tünel taraflarını anlatmaya bile gerek yok. Ne de olsa, burası kendine ‘İstanbul gece hayatı’ jargonunda önemli bir yer yaptı son iki yılda. Oraya da kar yağınca bütün ülkeye yağmış oluyor. Ama İmam Adnan Sokak, Mis Sokak’ın barları, Galatasaray Lisesi’nin arka sokağındaki Indigo gençliği, Küçük Beyoğlu, KafePi’nin önü yaz boyunca bir gün boşalmadı. Büyükparmakkapı Mojo’nun durgunluğu, Hayal Kahvesi’nin kapalı oluşu yüzünden biraz sakindi. Ama orada bile Line’ın önü ne zaman geçsem kıpır kıpır. Zambak Sokak’taki Other Side, Beyoğlu’nun ‘çılgın’ eğlencesinin en iyi örneği. Olay hız kesmeden sabah 05.00’e kadar, kafeslerde dans eden yakışıklı dansçılar eşliğinde devam ediyor. Gey barlara özgü rahatlıkla, bitmeyen karnaval hissiyle hiç hız kesmiyor.
Beyoğlu’nun dışında Kadıköy barlar sokağındakiler için de, Nişantaşı’ndaki Touchdown ve Corridor’da içenler için de, Tarabya sahilinden denize atlayanlar için de İstanbul tam kıvamında.
İzzet Çapa’nın, Emre Ergani’nin, Erol-Varol Kaynar’ın yönettiği babalar hayatının yanında İstanbul coşkulu ve çok sıcak bir yaz geçirdi. Bu daha ekime kadar da devam edecek. Sonra, biraz daha üşümeye başlayınca, deniz kenarında rakı içmeye gitme fikrinden esinti yüzünden vazgeçince ‘İstanbul gece hayatı’nın durulduğunu anlayacağız. Ama şimdi Gökhan Özen en doğrusunu söylüyor: “Müziği kısma İstanbul daha erken.”

TARIK AKAN-TÜRKAN ŞORAYMICHAEL JACKSON-MADONNA

Yazının devamı...

ERKEK OLMAK

16 Ağustos 2010

Kadınlar erkeklerin düz olduğunu düşünerek büyük bir yanılgıya düşüyor. Erkek beyni kadınların çok övündüğü entrikalardan çok daha çetrefilli çalışmaya zorlanıyor


Okuyanus’un Dizüstü Edebiyat serisinin ikinci kitabı çıktı. Samihazinses’in ‘P.ç Güveysinden Hallice’si erkekler için değil kızlar için eğlenceli. Ben ilk sayfasında kendimi bir öğrenci evinin mahremine dalmış gibi hissettim. Genç bir erkek olmanın nasıl sinir bozucu olabileceğini okurken, röntgencilik yapar gibi utanmaz sırlara erdiğimi düşündüm. Halbuki ben tüm bu analizlerin peşinde koşarken, kitabın kahramanı Hüsnü sadece ‘kız götürmek’ istiyordu.
Kadınlar için, erkek dediğin duvar gibi dümdüz bir varlık. Kadın elleriyle şekil verilmesi, ‘bir şeye’ benzetilmesi gereken bir taş yığını. Becerikli ellerde yontulacak, odunluğundan arınacak, önce oturması kalkması, sonra istenilen sözleri etmesi, belirli bir programa uyması öğretilecek. Böylece oğlan çocuğundan ideal erkek yaratma projesi tamamlanacak. Proje başarılı olur, olmaz orası şüpheli tabii. Peki erkek bu ‘puppy’liğe niye katlanıyor? Samihazinses’in de açıkça yazdığı gibi, olay seksten ibaret.
Erkeklerin beyinlerini iç çamaşırlarında gezdirdiği klişesinde doğruluk payı var. Ama asıl mesele buna ulaşmak için nasıl ince işleyen bir akla sahip oldukları. Hiçbir erkek, odun gibi “Kadın. Tut. Seks.” diye düşünmüyor. 30 yaşından önceki her sevişme bir dolu numaranın, stratejinin, entrikanın ürünü.

Sağlam motivasyon iyi entrika

Yazının devamı...

TATiL DEĞiL VAZiFE

9 Ağustos 2010

“İyice dinlen” sözüyle tatile uğurlanmanın artık bir karşılığı yok. Yerine getirilmesi gereken görevler, insanı şehir hayatından çok yoruyor

Yaz tüm olumlu çağrışımlarına rağmen, yıpratıcı bir mevsim. Bir kere o sezonun modasına uymaya çalışmak, kıştan daha zor. Minimum aksesuar ve kumaşla trend yakalamaya çalışan kızların çilesi içimi sıkıyor. Küpeyle denize girmek, kolyeyle güneşlenmek, pullu payetli pareoyla baş etmeye çalışmak bu yazın da yorucu manzaraları oldu. Giyim kuşamı halledeni bekleyen en önemli vazife rozeyi buz kovasına yatırmak. Öğleden sonra başlayan ‘roze keyfi’, güneşin altında içip içip bayılmaya yarıyor sadece. Akşam rakıyla, gece yarısından sonra votkayla, tekilayla devam edileceği belliyken tarifeyi öğlen ikide açmak pek akıllıca değil. Denize girmek, güneşlenmek, sürekli yemek yemek de yerine getirilmesi şart aktiviteler. Özellikle kısa tatillerde, gözümüzü hırs bürümüş gibi iki dakika yerimizde huzur içinde oturmadan “denize girelim, yemek yiyelim, güneşe çıkalım” diye çırpınıyoruz. Bu rutin bir hafta tekrarlanınca, eve pas pas gibi dönmek kaçınılmaz. Son yıllarda yıldızı iyice parlayan detoks tatillerinin de tamamen yalan olduğu açık. Pırasa ve kereviz suyuyla beslenmenin, ismi tabiat olaylarından başka bir şey olmayan müzikler eşliğinde yoga yapmanın, sürekli elde su şişesi rehabilitasyondan yeni çıkmış Lindsay Lohan gibi dolaşmanın yarattığı ruhsal gerginlik, insanı deniz ve roze hırsı kadar yorabilir.

İç iç, pilates yap
Public gibi işletmelerin pilates işine girmesinin yarattığı etki de tatil vazifelerine eklenmekten öteye gidemiyor. Rutin şöyle düzenleniyor: Denize gir-patates bira yap-denize gir-15 dakika güneşlen-pilates yap-rozeyi açtır-meyve tabağı söyle-denize gir-rozeye devam et-denize gir-akşam yemeğine hazırlan-rakıya otur-Tarkan’ı en az gecede beş kere çalan bir yere git-sabaha karşı yeni günde hayatta kalabilmek için yatağına dön.
Ayakkabısız gezmek, bikiniden tanga yapmak, gladyatör sandaletlerden çeşit çeşit edinmek gibi işleri takip etme ihtiyacını anlıyorum ama paket programlara harfiyen uymaya çalışmanın hırsını çözmek çok zor.
Eskiden tatil hayalindeki fotoğraf denize karşı bir gölgede hamakta uzanmış güzel kızdı. Ya da güneşin ağır ağır denizde eridiği bir günbatımı... Şimdi her anlamda git gide obezleşen alışkanlıklarımızla hayatı zorlaştırıyoruz.

Yazının devamı...

BENiM DE SKANDALLARIM VAR

26 Temmuz 2010

Gitgide zalimleşiyoruz. Kimsenin birinden hoşlanabileceğine, sevişmek isteyebileceğine, manyaklar gibi kavga edebileceğine inan-mıyoruz. Her hikaye bir skandalsa, hepimizin ömrü fiyaskolarla dolu

Bazı insanlar gözümüzün önünde, ünlü diye balkonda sevişemeyecek, barda birbirine giremeyecek, ayrılıp ayrılıp barışamayacak olamaz. Kaç tane saçmasapan ilişki yaşadınız? Kaç sabah uyanıp “Dün gece ne kadar rezildi” dediniz? Sarhoş olmadınız mı? Küfretmediniz mi? Herkes reklam peşinde olamaz. Biri ‘reklam peşinde olmanın’ da tanımını yapsın. Sevgili skandalı nasıl bir ‘reklam’dır? Evet, iyisi kötüsü olmayan bir şey bu. Piyasanın çarkları bununla yağlanıyor. Yolunu bulan, işini bilen de kullanıyor. Fazladan birkaç açılışa daha katılmak, kıyıda köşede birkaç otelde ‘ekstraya’ çıkmak için sokak ortasında dayak yiyenleri, aldatanları hatta evlenip boşananları anlamak mümkün değil.
Ama biz birkaç tane şapşal olay yüzünden tüm yaşananların bir kurgu olduğuna inandırılıyoruz. Artık tanık olduğumuz her hikaye bir skandal. Hepsinin şöhret ipinin üstünde cambazlık yapabilmek için ince ince planlandığını düşünüyoruz.

İnsan olan bunu yapmaz
Şahan Gökbakar’ın Berrak Tüzünataç’la görüntülerinin müthiş bir komplo teorisinin parçası olduğunu düşünmek hoşumuza gidiyor. Gazeteye, televizyona erişimi olan herkes o görüntüleri “Aaa rezalet” ünlemiyle izledi. Sabaha karşı öpüşen iki insan işte. Bunun içinde ‘Pelikan Dosyası’ arayacak hale gelmemiz acıklı. Bu paranoyaklık sıkıntı verici.
Her şey bir komplo teorisinden ibaret olamaz. Özge Ulusoy ve Ferruh Taşdemir’in boşanmasının planlandığına, Demet Akalın ve Önder Bekensir’in ilişkisinin içinde zerre kadar sevgi bulunmayan bir evcilik oyunu olduğuna, Şahan ve Berrak’ın ‘İntikam Peşinde’ filmi çevirdiğine ‘eminsek’ hayata karşı inancınımızı yitirdik demektir. İnsan samimiyetle, güvenle, gerçeği duymanın huzuruyla rahat nefes alır. Etrafımız bu kadar yalan dolan olamaz. Herkes bir oyunun parçası değil. Öpüşmek, sevişmek, aldatmak, kıskançlık krizine girmek, ayrılmak, barışmak, 10 kere ayrılıp yine geri dönmek, kalp acısından saçmalamak normal. Bunların hepsinden şüphe duyuyorsak, “İnsan olan bunu yapmaz” deyip, insanlığımızdan utanmalıyız.

Yazının devamı...