Davulun sesi...

Bayramın 2’nci günü... Tatilcilerin yollarda neler çektiğini Allah bilir ama, “arife günü” öğle üstü Cihangir’den Göztepe’ye 17 dakikada geldik; yollar da caddeler de, otobanlar da iyice boşalmış gibiydi.
Mehmet Altan’ın deyimiyle:
- İstanbul sanki bize kalmıştı.
* * *
Bazı mağazaların vitrinlerine de, “Bayramda kapalıyız” yaftaları yapıştırılmıştı.
Anlaşılan, nereleri kapalı, nereleri açık pek kestiremiyordun.
Aradıklarını bulamayanlarla, gittikleri yerin “kapalı” olduğunu görenler de herhalde öfkeleniyor:
- Hayat felç olmuş durumda, diyorlardı.
* * *
Hayat, ramazan bitmeden tatilin başladığı cumartesi günü, Cihangir’deki küçük dairede felç olmuştu aslında; elektrik saat 10.30’dan, 14.30’a kadar kesilmişti.
* * *
Ne faks çalışıyordu, ne mobil telefon, ne bilgisayarlar, ne televizyonlar, ne elektrikli çaydanlık, ne klimalar, ne de asansör...
* * *
Faks çalışmadığı için, gazeteye daha erken gönderdiğim yazının, genç meslektaşım Seda tarafından bilgisayarda yeniden yazılmış nüshası, bana ulaştırılamıyordu.
* * *
Asansör çalışmadığı için de, kazara dışarı çıkmak gerekse; apartmanın dış kapısına kadar dimdik ve daracık 66 basamak merdiveni inebilecek halim yoktu.
* * *
Cuma gecesi de saat 3’te, genç bir sahur davulcusu; sanki ailelerin henüz çalar bir saate bile sahip olmadığı dönemlerde, yoksul bir taşra kasabasının mahallesinde dolaşıyormuşçasına, çaldı da çaldı davulunu.
* * *
Davul sesiyle, kimsenin sahura falan kalkmadığı da anlaşılıyordu; yataktan kalkıp dışarıya bakarken gördüğüm kadarıyla, çevredeki apartman pencerelerinin hiç birinde, ışık mışık yanmamıştı.
* * *
Cuma gecesi saat 3’te “Meclisimebusan Yokuşu”nda sahur davulu; bayramda kapı kapı dolaşıp, bahşiş toplamak için çalınıyordu.
Allah kabul ede...
* * *
Bayramın 2’nci günü...
Hayatın gerçeklerinden tam kaçınılacak günlerden biri...
Âlemi mi var yani, elektrik kesintisiyle, sahur davulcusundan yakınmanın?
Hem de 9 günlük tatilin ilk 3 gününde trafik kazalarında ölenlerin sayısı 62’ye, yaralıların da sayısı 338’e çıkmışken...
* * *
En iyisi galiba internette tıklanma rekorları kıran hareketli bir görüntüden söz açmak...
* * *
Tokyo Hayvanat Bahçesi’nde, iri mi iri bir orangutan, sıcaklardan bunalmış...
TVD kanalının da yayınladığı görüntülerde; orangutan, tıpkı bir insan gibi, iki eliyle aldığı bir havluyu önündeki suya batırıp çıkardıktan sonra, önce ellerini, sonra da yüzünü silmeye başlıyor.
* * *
Suda ıslattığı havluyla ellerini ve yüzünü silen maymun, yine iki eliyle havluyu büke büke bir güzel sıkıyor; arkasından da havluyu açıp suya daldırdıktan sonra, tekrar elleriyle yüzünü serinletmeye başlıyor.
* * *
Orangutanın yanındaki ufarak arkadaşı da, havluyu alıp serinlemek istiyor ama, ona havluyu vermiyor bizimki, sadece kendi kullanıyor.
* * *
Ramazan ayında “ilahiyatçı” programlarında da bir artış olmuştu.
Yorumlarla açıklamalar bazen saatlerce sürüyordu.
* * *
Adem babamız ile Havva anamızdan da söz edildiği oluyor muydu, bilmiyorum ama; önceki yıl doğumunun 200’üncü yılı kutlanan Darwin’in, “maymunun gelişmesinden oluştuğumuz” iddiasına hiç dokunulmamış olduğu kesindi.
* * *
Darwin’in 1859’da yazdığı, Türkçeye de 1970’te “Türlerin kökeni” adıyla çevrilmiş kitabı; “bilim” ve “din” çevrelerinde depremli tartışmalar yaratmıştı.
* * *
O yıllarda teknoloji, iki eliyle aldığı bir havluyu suda ıslattıktan sonra, elleriyle yüzünü silen bir orangutanı; TV ekranlarıyla, bilgisayarlara yansıtacak düzeyde değildi.
* * *
Bir mizah yazarı da kızdığı bir siyasetçi için şöyle demişti:
- Seni gördükçe, insanın maymundan geldiğine değil ama, maymunlaşmaya doğru gittiğine inanıyorum.
* * *
Ne kadar kendi kendimizle övünüp durmaya sığınsak da; 2 kuşak boyu daha süreceğe benzeyen çalkantılı bir dönemin henüz başındayız.
* * *
“Larouse”, 4-6 yaş çocuklarından başlayıp, her yaştan tüm dünya öğrencilerinin ilgisini kapsayacak “İlk ansiklopedim” başlığı altında 6 ciltlik bir “ansiklopedi dizisi” yayımladı.
* * *
O dizilerin başka dillere çevrilmesinde de, ciltlerin boyutlarının, kâğıt kalitesinin ve resimlerinin Fransa’daki orijinaliyle tıpatıp eşdeğerde olmasını şart koştu.
* * *
Bizde de, gerek çocuklu ve öğrencili evlerde; gerek tüm okullarda bulunması gerektiğine inandığım, o özel ansiklopedileri Türkçeye; yakınımın yakını sevgili Yıldız Işıl Tükşen çevirdi.
* * *
Geçtiğimiz cumartesi, boşalmış gibi görünen İstanbul’da rahat bir nefes almak için, Solmaz, Işıl ve bendeniz Rumeli Hisarı kıyılarına gittik.
* * *
Masmavi dalgalı Boğaz’a, masmavi bir gökteki beyaz bulut kümeciklerine bakarken, aklıma bir soru takıldı:
- Neden aşırı sarhoş olmuş birine, “bulut” gibi deniyordu? Bulut da buharlaşmış sudan oluştuğu için mi?
Işıl:
- Dut gibi olmuş da denir, dedi.
Solmaz da ekledi:
- Körkütük olmuş da, denir.
* * *
“Zom” olmak da dahil, sarhoşlukla ilgili deyimler bir hayliydi.
* * *
Ellerini ayakların çok iyi kullanan maymunlar, acaba bir gün içkiye de başlayacaklar mıydı?
* * *
“Teologlar” arasında, bir gün duaya da başlayacaklarını iddia edenler ola ki vardı, bilmiyorum.
* * *
Bayramın 2’nci günü...
Davulun sesi uzaktan hoş gelse de, yakından hiç hoş gelmiyor.