Eski hamaset öyküleri

Eklenme Tarihi06.03.2013 - 2:30-Güncellenme Tarihi06.03.2013 - 0:59


Ortaçağda saz şairleri şatolardan şatolara dolaşarak usul usul tımbırdattıkları sazlarının eşliğinde efsaneler anlatırlardı.
Aşk efsaneleri anlatanlara “Trubadur” denirdi. Hamaset efsaneleri anlatanlara, “Truver”...
* * *
Truver’ler, “Başına gök kubbeyi yıkma” türünden şiddet naralanmalarından çok, yumuşak bir sesle şövalye bahadırlıklarını ballandırırlardı. Savaş aletleri henüz ok, kılıç, kama, balta ve mancınıktan ibaretti. Ne binlerce kilometre menzilli füzeler vardı ortalıkta, ne çok başlıklı atom yahut hidrojen bombaları, ne de hedefleri bilgisayarlarla saptayan uzay uyduları...
* * *
Savaşlardaki en temel güç pazı gücüydü. O nedenle de hamaset edebiyatında kahramanların pazı gücü övülürdü.
Dadaloğlu’nun “tüfek icat oldu mertlik bozuldu” dediği dönemlere tam geçilmemişti.
* * *
Çağlardan çağlara teknoloji geliştikçe, pazı gücüne dayalı hamaset edebiyatı da yavaş yavaş ortalıktan silindi. Cengâver yiğitliklerinin yerini, radarlara yakalanmayan uçak yapımları gibi teknolojik başarılar aldı.
Uzaya gönderilen Mekik’ler, uzayda kurulan istasyonlar, geçmiş dönemlerin kahramanlıklarını, sevimli birer öykü olarak ortaçağ tarihinin içinde bıraktı.
* * *
Benim küçükken Çamlıca’da Muhittin Bey diye deniz yarbaylığından emekli bir eniştem vardı. Daha doğrusu annemin eniştesi... Muhittin Bey, Kuleli Lisesi’nde de tarih hocalığı yapardı.
Onun kendi gençliğindeki kahramanlık anılarını anlatmasına bayılırdım.
* * *
Yıllarca önce bir gece Çamlıca’ya gelirken iki hırsız kesmişti yolunu. O da hemen tabancasına atmıştı elini. Ne var ki tabancanın kılıfı arkasına doğru kaymıştı. Sağ eliyle tabancayı çekmeye çalışırken, kılıf sola gidiyor, sol elini atınca kılıf sağa doğru gidiyordu.
Ve tepesi iyice atmıştı Muhittin eniştenin. Tabanca çekmeyi bırakıp, iki hırsızı enselerinden tuttuğu gibi kafa kafaya tokuşturmuştu. Kafatasları çatlayan hırsızlar yere yıkılmışlardı.
* * *
Sanırım Trablusgarp Savaşı’nda da, süvarisi olduğu savaş gemisine bir gülle isabet etmiş ve geminin pruva direğini kırmıştı.
Muhittin enişte direği kaldırıp yerine oturtmuş ve bir daha yıkılmasın diye de sımsıkı sarılmıştı ona. Gemiyi öyle götürmüştü limana.
* * *
Muhittin eniştenin gençliğine ait kahramanlık anıları, bir dönem gazetelerinin her gün yayınladığı sonu gelmez pehlivan tefrikaları gibiydi.
* * *
Ailece Göztepe’den Çamlıca’daki büyük teyzelere gece yatısı misafirliğine gitmeye can atardım kendisini dinlemek için... O sıralarda 4-5 yaşlarındaydım ve Muhittin enişteye hayrandım.
* * *
Evde de dedemin eski üniformalarından arta kalmış omuz atkılı tören kemerini bana göre küçültmüşler, bir de küçük bir kılıç, daha doğrusu bir meç takmışlardı yanıma...
Bazen kümeslerin önünde put gibi nöbet tutar, bazen sert adımlarla askercilik oynardım köşkün sofalarında.
* * *
O günlerde, ciciannem, paslanmış bir de toplu tabanca vermişti bana. Köşkün boyandığı bir yazdı. Boyacılar, iskeleler kurmuşlardı. Evin arka tarafında askercilik oynarken tabancayı kaldırıp boyacılara doğru tutmuştum. Adamlar, yapma etme, derlerken az daha yere düşeceklerdi.
* * *
Büyükleri böylesine korkutmuşluğun kahramanlığı sinmişti içime. Kendimi Muhittin Bey gibi hissetmeye başlamıştım. Ciciannem paslı tabancayı geri aldı. Bir daha da vermedi. Benim de boyacıları korkutup durma kahramanlığım yarım kaldı.
* * *
Eskiden bohem meyhanelerinde iki kadeh içince kimleri dövdüğünü anlatan, Muhittin Bey benzeri dostlarım vardı. Onları dinlerken aklıma üç ünlü şarapçının şaraplarıyla nasıl övündükleri gelirdi.
* * *
Birinci şarapçı, kendi şarabından bir kadeh içenin hemen kafayı bulduğunu söylüyordu. İkinci şarapçı, şarabın tadına bakmak için kendi şarabından ağzına bir yudum alanın hemen kafayı bulduğunu söylüyordu.
* * *
Susup duran üçüncü şarapçı ise sadece şöyle bir olay anlatmıştı:
- Bizim mahzende şarap fıçılarını taşırken, bir tanesinden bir damla döküldü yere. O sırada oradan geçen bir fare o damlayı yalayınca, birden ard ayakları üstüne dikilip bağırmaya başlamaz mı:
- Nerde o kedi? Hemen getirin kediyi, dünya kaç bucakmış göstereceğim ona...
* * *
Aşırı hamasetin, baskılar altındaki bir eziklik duygusundan zaman zaman püsküren bir buhara benzediğini söylerler.
Bilmem ne kadar doğrudur bu benzetiş?

Yazarın Diğer Yazıları
Etiketler