Fasarya

Fasarya


İstanbul’un amansız sıcaklarında Beykoz Korusu, çöl ortasında bir bardak buzlu limonata gibi...
Sultan Aziz döneminden kalma 20 metre boyundaki pençe pençe yoğun yapraklı, yüz elli yıllık çınarlarla, ıhlamurların ve bazı nadide çamların ortak oluşturdukları serin bir gölgeler senfonisi içinde, başını göğe doğru kaldırdığında; gök, çınarların yaprakları arasından nazlı bir sevgili yüzü gibi, pek az görünüyor...
İsveç, artı Norveç, artı Danimarka nüfusuna eşit nüfusuyla; Türkiye nüfusunun dörtte birinin, Hazine arazilerini yağmalamak için, usul usul aktığı 4 bin yıllık canım İstanbul, kavrula dursun...
Beykoz Korusu öyle serin ki...
Hele bir de, demliğinden dumanların çıktığı küçük bir semaver duruyorsa önünde...
***
Ha sahi... 3 Kasım’da genel seçimler yapılacak.
Parti başkanları şimdiden Başbakanlık rüyası görmedeler.
Solmaz Kamuran, arada sıra sorar:
- Partilerin üyeleri, partilerine her ay üyelik aidatını ödüyorlar mı, diye...
Milyonlarca mesleksiz insandan bazılarının, şu veya bu partiye üye olmaları; hem bir kimlik kazanmak, hem de bağlandığı parti aracılığıyla, kendisine bir geçim kapısı bulmak içindir; herhalde her ay aidat ödemek için değildir...
"Çelebi böyle olur bizde de konser dediğin"...
***
Partiler, toplamı 150 trilyonu bulacağı söylenen seçim harcamalarının kaynaklarını, saydamlaştıracaklar mı?
Kaynağı belli olmayan bir harcama sonucunda Meclis’e girmiş siyasal bir partinin, "meşruiyet" sorunu henüz hiç gelmedi Türkiye’nin gündemine...
Nasıl ki siyasal bir parti, iktidara geldiği takdirde, "bütçe"yi nasıl oluşturacağı da, hiç açıklanmaz ve tartışılmaz seçim kampanyalarında...
***
Çünkü bizim siyasal partiler, bol keseden boyuna olmadık vaatlerde bulunurlar ama, "mevcut bütçe"ye karşı bir "karşı bütçe" yapma zahmetine girişmezler.
Örneğin bugün bütçeden binde 8 pay alan ve 3 bin de mahkeme binası eksiği bulunan Adalet Partisi’ne; kendi yapacakları bütçede yüzde kaçlık bir pay ayıracaklarını açıklamazlar kamuoyuna...
Ayrıca bizim siyasal dünyamızın bir başka özelliği de; hem seçmenlerin, hem seçileceklerin büyük oranda mesleksiz oluşlarıdır.
Meslek, dünyanın her yerinde değerlendirebileceğin belirli bir tekniğe ve donanıma sahip olmak demektir belirli bir alanda. Örneğin marangozluk gibi, doktorluk gibi, terzilik gibi, elektrik teknisyenliği gibi, inşaat mühendisliği gibi vs...
***
"Yaşam kalitesi" açısından; yani adam başına düşen ortalama diş macunu, elektrik, kağıt, giyim kuşam gibi 300 kalemden oluşan bir kullanım demeti açısından; Türkiye’nin yeryüzü sıralamasında 25. basamakta bulunan Yunanistan’ın bile, 57 basamak altında olması bir rastlantı mıdır?
Bugün Türkiye’nin bu gerçekleri biliniyorsa, herhalde Türkiye’deki medya, üniversite ve araştırma kurumlarının incelemeleri sonucunda bilinmiyor...
Dünyada gitgide hızlanan bir saydamlaşma sonucunda biliniyor. Birleşmiş Milletler’le Dünya Bankası’nın yaptığı açıklamalar sonucunda biliniyor.
Türkiye’nin bu tür gerçeklerini ortaya koyduğunuzda, Hazine’den geçinmeli mesleksiz bir demagog, hala daha şöyle diyebilir size:
- Onların hepsi Türk düşmanlarının uydurmaları...
***
Türkiye, ucuzun ucuzu Soğuk Savaş sloganlarıyla, 20. yüzyıla da; 150 bin resmi arabalı, özel lojmanlı, bol dış davetli oligarşik bir "yönetim yapısı" uğruna, ıskaladı.
Böylesi bir oportünizme karşı çıkan yazı adamları, düşünce adamları, bilim adamları, ezildi, bitirildi, yok edildi.
***
Ancak emin olun ki, 21. yüzyılı da ıskalatmayacaklar Türkiye’ye...
Ve Türkiye nasıl olsa Avrupa Birliği üyesi olacak... Bizim gönlümüz bir an önce olmasını ister; salt genç kuşakların, daha evrensel yaşamalarının daha hızlı sağlanması için...
Bakalım bugün Meclis’ten çıkmış olacak mı, AB üyeliği müzakerelerinin başlayabilmesi için gerekli yasa değişiklikleri?
***
İstanbul sıcağında Beykoz Korusu öylesine serin ve sakin ki...
Hele bir de önünüzde demliğinden dumanlar tüten bir semaver varsa...