Henüz sofra hazırlanırken yemekten önce mutfakta ayak parmaklarının üstünde yükselerek tatlıdan bir kaşık almaya çalışan yaramaz bir çocuk düzensizliğinin ılık patavatsızlığıyla başlayalım mı yazıya?
Bakalım önümüzdeki bayramın ilk gününde gazeteler nasıl çıkacak?
Hiç kuşkunuz olmasın dünya yine Türkiye’den ibaretmiş gibi çıkacak.
Ve gelecekten haberler veren öngörüsü keskin bir medyum kehanetiyle hemen söyleyelim ki, T.C. markalı bir uzay istasyonundan Türk astronotlarının bayramı kutlayan mesajları tüm radyolarla TV istasyonlarından asla arz küresine yayınlanmayacak...
Tarihte Haliç üstüne ilk köprü planını çizen Leonard de Vinci’nin de bir büstü ne Eminönü alanına dikilecek, ne de Karaköy alanına...
* * *
Biliyorsunuz ki bizler, ayrı bir gezegenden gelmiş canlılar gibi, kendi ailemizin dışında yaşayanları “onlar” diye etiketlemekten tuhaf bir avuntu bulmaya çalışanlardanız.
II. Selim’den bu yana tam iki yüz yıldır, ne tür bir çekişme içinde olduğumuzu kabaca özetlersek, ayağa kalkmış bir ıstakozun kendi kendini takır tukur kırmaya savaşan tuhaf bir karikatürü çıkar karşımıza...
Bir yanda kendi dışımızdaki dünyayı yok sayarak, her türlü değişime direnen kalın bir ıstakoz kabuğu bir yanda evrensellikle bütünleşip çağından daha çok pay almak için kendi kabuğunu kırmaya uğraşan ıstakoz kıskaçları...
* * *
Bu garip çekişmenin en dibinde Türklerin yüzde seksen oranında mesleksiz oluşları yatmakta...
İkinci neden, üst düzey bir yaşam anlayışının boyutlarını “gövdesel” bir ihtirastan, “beyinsel bir vazgeçilmezliğe” dönüştüremeyiş...
Yani efendim “varlık olma” tutkusundan, “var olma” pistine geçemeyiş...
Standart Oil’in kurucusu Rockefeller akıl almayacak kadar “varlıklı” idi. Ya Debussy, yahut Picasso ne idi? Hiçbir kuşağın vazgeçemeyeceği ölçüde “var” olan birileri...
Peki, Damat Ferit Paşa ne idi? Akıl almayacak kadar varlıklı biri mi, yoksa hiçbir kuşağın vazgeçemeyeceği ölçüde var olan biri mi?
Sadece beş kez vezir-i azam olmuş bir siyasetçi.
Damat Ferit Paşa sağ olsa da “üst düzey bir yaşamın” ne olduğunu sorsaydık kendisine...
Sanırız aklına ne “varlıklı” olmak gelecekti, ne de “var” olmak sadece hükümetin başı olmak gelecekti...
Eski tüm Mülkiyelilerle Harbiyelilerin de sandığı gibi...
* * *
Siyaset, kapitalizmin evrensel piramidi tepesine tırmanmak yerine, hazine olanaklarını kullanarak “gövdesel yaşamda” asansörle en üst kata çıkmak için tepinmektedir.
Ya “beyinsel yaşam?”
Son iki yüz yılın kalburüstü kadroları, bir kez olsun akıllarından bile geçirmemişlerdir bu soruyu...
Bugün dahi Türkiye’nin geniş açılı gündeminde böyle bir soru yoktur.
Öyle ki üst düzey bir yaşam anlayışının beyinsellikten geçtiğine inananlara, sanki gövdesel yaşam hakkı haram sayılmış gibidir. Sanki onların yeri sadece cezaevleri gibidir.
Bunun da sorumluluğu beyinsel yaşam anlayışıyla bir türlü tanışamamış olan köylü ve kasabalı kitlelerinindir.
Çünkü büyük oranda mesleksizdirler ve geçimlerini kurnazlıkla sağlayabileceklerini sanmaktadırlar.
Dış dünyayı dışlama eğilimleri de, mistik inançlarından ötürü değil, kapasitelerini geliştirememiş olmalarından ötürüdür. Sadece mistik inançlarını buna maske olarak kullanmaktadırlar.
* * *
Önümüzdeki yüzyılda beyinsellik daha da ağır basacaktır. Gövdesel yaşam düzeylerinin dorukları beyinsel doğurganlıktan geçecektir.
Marks bunu daha geçen yüzyılda görmüş ve “İnsanlığın gidişi varlıklı olmaktan var olmaya doğrudur” demişti...
Şimdi çağımızda siyasetçilik gün günden albenisini kaybetmekte...
Hamaset edebiyatı çoktan yitirdi modasını. Hazineden geçinme ise gizli bir çeteleşmeye girmeden pek bir olanak sağlamıyor...
Beyinsel yaratıcılıkla vazgeçilmez olmanın ufuklarıysa hızla büyüyüp genişliyor...
Ayağa kalkmış kendi kıskançlarıyla kendi kabuğunu kırmaya çalışan ıstakozun kabuğu nasıl olsa değişim kasırgalarıyla kırılacak...
Beyinselliği yeğlemişliğin de bedeli, gövdesel yaşamı ıskalamışlık olmayacak...

Yazarın Diğer Yazıları
EtiketlerDamat Ferit