“Lulu”

Başbakan Tayyip Bey’in alınıp alınmayacağını kestiremediğim bir fıkra:
Adamın biri iyice hastalanmış. Yakınları doktor çağırmışlar.
Doktor gelir gelmez hastaya şöyle bir bakmış ve hemen çıkıp başına oturmaya kalkmış.
* * *
Hastanın yakınları:
- Aman ne yapıyorsunuz doktor bey, diye; doktoru elinden kolundan tutup, başlamışlar kendisini aşağıya inmesi için zorlamaya.
Doktor:
- Başka türlü kurtaramam, mutlaka başının üstünde oturmam gerek, diye diretiyormuş.
* * *
İtiş kakış arasında doktorun tepesi atmış:
- Buraya bakın, demiş; bir zamanlar tüm dünya, Türkiye’ye de “hasta adam” teşhisi koymamış mıydı? Türkiye’yi kurtarmak için koşuşanlar ne yaptı; hemen çıkıp başına oturmadılar mı?
* * *
Kurtarma iddiasıyla hastanın hemen çıkıp başına oturanlar, onun çırpınıp duran ayaklarına her zaman öfkelenmişlerdir.
Ayakların durumunu anlatmaya kalkan şairler, yazı adamları, sanatçı ve bilimciler de; -bilenler bilir- Gayya kuyularında zebani topuzlarıyla yok edilmek istenmiştir.
* * *
“Kışla” parfümlü siyaset ile, “Cami” parfümlü siyaset kutuplaşmalarının tek ortak yanı, hastayı kurtarma iddiasıyla çıkıp başına oturduklarında; kendilerini meleklere, çırpınan ayakları da zebanilere layık görmeleridir.
* * *
O sıralarda kimlerin suyunun ısınmakta olduğu ise, 50 yıl sonra çıkar ortaya.
* * *
Vaktiyle XV. Louis, bir yerlerde kaynamakta olan bir kazanı fark etmiş ve şöyle demişti:
- Benden sonra tufan...
* * *
Türkiye’de de Hazine’den geçinmeli “mevki sahipleri”, bazı fokurtular duyduklarında hep aynı şeyi söylerler:
- Benden atlasın da, nerede patlarsa patlasın...
* * *
20 yaşındaki sanatçı eğilimli Hayati, bir “kedi” hayranı.
Bize de 2 aylık bir kedi yavrusu hediye etti.
Bol tüylü, öpülesi bakışlı, patilerinin uçlarıyla, ağzı ve burnunda beyazları olan, gri ve şampanya karışımı bir kedi yavrusu.
* * *
Yaldızlı bir kâğıttan küçük bir top yaptın da, önüne attın mı; bir oyun, bir oyun...
Patisiyle küçük topa bir tokat, sonra peşinden koşma, bir tokat daha...
* * *
Kendisi bol tüylü ama, henüz bir avuç...
Yerden alıp kucağına koyduğunda, başını hemen göğsüne dayıyor ve mutluluktan hafif hafif mırıltılar çıkarıyor.
* * *
Yere bırakıp, gözlerinin önünde bir ip sallamaya başladığında da; ipi yakalamak için hopluyor, zıplıyor, bazen ard ayakları üstünde kalkıp ipe uzanmaya çalışıyor, bazen de sırt üstü yere düşüyor...
* * *
Güzelin güzeli, sevimlinin sevimlisi, şirinin şirini böylesi bir kedi yavrusuna her zaman rastlanmayacağı için; Solmaz ona, piyasadan çekilmiş eski bir parfümün adını koydu, “Lulu”.
* * *
Lulu’nun, ne 1 Mayıs’taki “çağdışı ve Türkiye içi” görüntüler umurunda, ne Anayasa Mahkemesi’ndeki davalar; ne Iğdır’ın köylerindeki yaşamlarla, Maçka’daki yaşamlar.
* * *
Başbakan Tayyip Bey, şayet Paris’te Voltaire Bulvarı’nın yakınlarında doğsaydı; hayatı bambaşka olacak ve “CGT” ile çok küçük yaşta tanışacaktı.
Lulu içinse; ha Londra’da doğmuş, ha İpsala’da; hiç mi hiç fark etmiyor.
* * *
İlkel ve karmakarışık kavramlı tartışmalar yerine; kahkahalı bir sohbet düzeyine erişmiş dostlarla buluştuğumuzda, kendilerine soracağım bakalım:
- Lulu mu olmak daha iyi, yoksa Türkiye gibi bir türlü “gelişmiş” olamayan bir ülkede, Başbakan olmak mı?
* * *
100 yıl sonra İstanbul’da Lulu gibi; masalara, radyatörlere de zıplamaya başlayan şirinin şirini kedi yavruları yine olacak...
Ama bugünküne benzeyen siyasetçilerle, kamu görevlileri de yine olacak mı?
* * *
Uzaydaki astronotlar duysalar, kıs kıs gülerlerdi böyle bir soruya.