Müderris, hoca, muallim, öğretmen...

60 yıl önce de Sami Kohen’le birlikte Milliyet’teydik. Çoktandır gördüğüm yoktu Sami’yi.
Pazar günü öğleyin dostlarla bir sohbet buluşmasında; bir sürpriz olarak Sami Kohen’le de karşılaşıp sarmaş dolaş olmak...
* * *
Yarım yüzyılı da gerilerde bırakmış bir dostlukla meslektaşlığın, sürprizli karşılaşması; geçmişin rüzgârlarıyla kabaran duygusal bir tsunami yaratıyor insanda ve gözler dahi biraz dolar gibi oluyor.
* * *
Sami ile açılışını bildiğimiz ünlü otellerin nasıl yıkıldığından, İstanbul’un ne kadar hızlı bir değişimin hışmı altında kaldığından da,birkaç kelimecik söz ettik.
* * *
60 yıl önce İstanbul’un nüfusu 500-600 bindi; bugün neredeyse 15 milyon...
Ne Tünel’deki “Löbon” kalmıştı, ne Galatasaray’daki Hatay Pastanesi, ne Tokatlayan Oteli, ne de Parkotel...
* * *
Paris’in 300 yılı aşkın bir dönem önce açılmış olan en eski “cafe” ve lokantası “Le Procope” ise, giriş kapısının kıyısında, oradan kimlerin geçmiş olduğunu gösteren küçük bir liste ile hâlâ çalışıyordu.
* * *
Jean-Jacques Rousseau da orada oturmuştu, Voltaire de, Montesquieu de, Danton da, Robespierre de, Napoleon da...
* * *
Bizim İstanbul’un lokallerinden hiçbirinde, böyle bir birikimin ağırlığı yoktu. İç göçler ve değişen kuşaklarla birlikte, mekânlar da değişiyordu, dil de değişiyordu, giysiler de değişiyordu.
* * *
İstanbul’u simgeleyen bir heykelin yapılması düşünüldüğü yıllarda; bendenizin de aklından bir heykel karikatürü geçmişti.
Birbirine yandan yapışık 2 kadın; biri peçeli, öteki açık yüzlü ve şapkalı; 2’si de ortaklaşa koskoca bir tepsiyi tutuyorlar ellerinde.
Tepsinin üstünde de yan yana konmuş, “kavuk”, “serpuş”, “sarık”, “takke”, “fes”, “kalpak”, “fötr”, “silindir”, “melon”, “kasket”...
* * *
Önceki gün “Öğretmenler Günü”ydü.
Onların mesleğinin adı da az değişmemişti; “müderris”, “hoca”, “muallim”, “öğretmen”...
* * *
Ve pazartesi günü, Sibel Kahraman’ın haberi de Milliyet’te manşete şöyle çıkarılmıştı:
“Öğretmen nasıl kutlasın?
Öğretmenler Günü bugün tüm yurtta kutlanacak, Peki öğretmenler kutlama yapabilecek halde mi? İşte çarpıcı rakamlarla Türkiye’de öğretmen olmanın zorluğu.”
* * *
Manşetin altında, “Eğitim-Sen”in, OECD tarafından hazırlanmış “Bir Bakışta Eğitim 2008” raporundan da yararlanılarak yapılan şöyle bir incelemesi vardı:
“Türkiye’de öğretmenlerin yüzde 72’si maaşları yetmediği için ek iş yapıyor, yüzde 56.7’si kirada oturuyor, yüzde 38.2’si çocuklarına iyi bir gelecek hazırlayamama endişesi içinde. Kadrolu, sözleşmeli, vekil ve ücretli olmak üzere dört farklı statüde istihdam edilen öğretmenlerden, sözleşmeli, vekil ve ücretli olanların iş güvencesi bulunmuyor. Bu sayının da 100 binin üstünde olduğu tahmin ediliyor.”
* * *
Böyle bir durumda “kendileri muhtac-ı himmet bir dede” olan öğretmenler; okullarda ders verdikleri öğrencilere, “evrensel kalitede bir meslek sahibi olarak, hayatta ezilip kalmamanın” yöntemlerini nasıl öğretecekler; onları, hayata hazırlayacak gerekli bir donanımın sarmalı içine nasıl alacaklardı?
* * *
400 yıllık ünlü üniversitelerin kuşaklardan kuşaklara arta kalmış kitaplıklarıyla birikimleri; şairlerin, yazarların, ressamların, heykelcilerin, müzisyenlerin, mimarların, sahne sanatçılarının, bilim adamlarının, her kuşakla katmerlenerek büyüyen birikimleri; aynı adreste 5 kuşak boyu oturmakta olan ailelerin iç birikimleri olmadan; yüzde 72’sinin geçim sıkıntısı çektiği 600 bin öğretmenle, öğrenciler nasıl ve ne kadar merdiven kurabileceklerdi ki yaşadıkları çağın, özel uğraş alanlarında gerçekleştirilen evrensel kalitelerine?
* * *
Burjuvalaşma enternasyonalizmi ve küreselleşme süreciyle, 4 milyar yoksul ve 1 milyar aç insanı bulunan yeryüzü nüfusu da, bir kalkınma dönemine girme yolunda.
Ne var ki “kalkınma”, “gelişmişlik”e kolay kolay ne ilaç olabiliyor, ne de reçete...
* * *
Bu nedenle de, yalnız Türkiye’de cep telefonlarının sayısı 57 milyona çıksa ve 16 milyon ailenin yarısından çoğu, bir televizyon sahibi olsa, eski bakkallar “market”e dönüşse bile; sorumsuzluk, vurdumduymazlık, üşengeçlik, “zaman”ı ziyan etme alışkanlıkları ve aileler içindeki erkeksi bir “Şark faşizmi” geleneği, hemen yeni bir boyut kazanamıyor.
* * *
Siyasetçiler, her türlü yamukluktan yakınmaya, hep aynı yanıtı verirler:
- Hepsi eğitim sorununa bağlı, maalesef...
Pek kimsenin aklına, kentlerle aileler içindeki “birikim” sorunu gelmez.
Sürüp giden iç ve dış göçlerle de ne kadar birikim olabilir ki?
* * *
Türkiye şeffaflaştıkça; kutsallaştırılmış içi boş kavramlarla, boşu boşuna nasıl oyalanmış ve avunmuş olduğumuz da, daha çok çıkıyor ortaya.
* * *
Siyasal kutuplaşmalarla içine girilen bir çalkantı dönemi de, onun sonucu; yüz binlerce öğretmenin çektiği çileler de...
* * *
Sami Kohen gibi 60 yıllık bir dost ve meslektaşla, beklenmedik bir anda karşılaşıvermek; çeşitli çağrışımlarla İstanbul’u bir kez daha oturtuyor eski anılar terazisinin bugün boşalmış kefesine.