Altı bakan

Başbakan Erdoğan, Sabah gazetesinde çıkan “İstifa jesti” haberine, son derece sert ve aşağılayıcı bir üslupla, “Altı bakan nasıl olur da gizli toplantıyı deşifre eder? Bunu bana söylesinler, ben altı bakanın altısını da dışarı koyarım” diye tepki gösterdi.
Akşam televizyonlarda izledik.
Başbakan bunları söylerken, Londra’daki G-20 zirvesine hareketinden önce kendisini uğurlamaya gelen bazı bakanlar masada oturuyorlardı.
“Kapı dışına koyarım” sözlerini başları eğik dinlediler.
Aralarında yaşı Başbakan’dan büyük olanlar vardı. Erdoğan, Davos’ta Şimon Peres’i hırpalarken bile, “Yaşına hürmetim var” demek gereğini duymuştu!
Kabinede 25 bakan var.
Altısı seçim sonuçlarının görüşüldüğü Bakanlar Kurulu haberini sızdırmakla suçlanıyor. Anlaşılan Başbakan Erdoğan Sabah’taki haberi okuyunca, kaynağını soruşturmuş. Altı bakandan doğrulatıldığını öğrenince, “Altı bakan nasıl olur da gizli toplantıyı deşifre eder. Bunu deşifre ettiği anda, o bakan bakan olmaktan çıkmıştır” diye öfke yağdırdı.
“Yatılı okul” fırçasına benzer bu üslup üzerine, 25 bakandan hiç olmazsa 1’inin Bakanlar Kurulu’nun ağırlığı adına istifasını açıklaması gerekmez miydi?
Sonuçta bütün milletvekilleri eşit oyla, benzer demokratik ve etik kurallar çerçevesinde seçiliyorlar.
Türkiye’de bir “kast” sistemi yok.
Yurttaşlar da onların seçilmiş temsilcileri de eşitler.
Hükümet üyeleri, TBMM’den “güvenoyu” alırlarsa ülkeyi yönetiyorlar. Başbakan şimdi onlardan altısını Bakanlar Kurulu’nun “gizli” toplantısını deşifre etmekle suçluyor. Ve “kapı dışına koymakla” tehdit ediyor.
Kabinenin hiçbir üyesi, “Biz bunu hak etmiyoruz” demiyor. Diyemiyor. İstifa etmiyor!
Yerel seçimlerden yeni çıktık. Demokrasimiz olgunlaştı; halkın tepkileri sandığa yansıyor, “Artık darbeler dönemi geride kaldı” diye seviniyoruz. Öte yandan, demokrasinin özünü oluşturan “parti içi demokrasinin” gerçekte işlemediğini, Türkiye’de siyasetin “lider oligarşi”sine dayalı otoriter bir yapıya dönüştüğünü her olayda görüyoruz.
“Putin’leşen” bir Erdoğan yönetimi, bugünkü Rusya’dan çok eski Sovyet dönemi politbürosunu çağrıştırmakta.
Belki kabine çoktan değişmiştir ve Bakanlar Kurulu toplantıları “gizli” olduğu için kamuoyunun bundan haberi yoktur!
CHP politbürosu bile değişmeye, yenilenmeye çalışırken AKP’nin durumu düşündürücüdür.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in, “Iğdır’ı alan DTP’nin Ermenistan sınırına dayandığı” sözleri AKP’deki 29 Mart savrulmasının bir başka vahim örneğidir.
Obama da gelip gittikten sonra kabine revizyonunda yarar var. Değişikliğe ekonomi yönetiminden başlanabilir. Ancak “kapının önüne konulmayı” TC Hükümeti’nin hiçbir saygın üyesi hak etmiyor!
AKP, 29 Mart “travması”nı aşmaya üslup sorunundan başlamalı.