Butik devlet

Başbakan Erdoğan, Kabil’de düşen helikopterde 12 askerin hayatını kaybetmesi üzerine “Afganistan’da ne işimiz var?” diyenlere “Türkiye butik devlet değildir. Büyük devlettir. Terörle mücadele sırasında da askerimiz, polisimiz şehit oluyor, gerektiğinde bedel ödeneceğini görmezlikten gelemeyiz” yanıtını verdi.
Erdoğan’ın bu değerlendirmeyi yaptığı gün Nevruz gösterileri nedeniyle Güneydoğu’da pek çok il savaş alanı haline dönmüştü. İstanbul’da bir gösterici biber gazından öldü. Valilik ölen kişinin astımı olduğunu öne sürüyor. Batman’da ise Ahmet Türk’ün polisin kalabalığı dağıtmak üzere kullandığı gaz bombasından etkilenerek hastaneye kaldırıldığı o arada polis kıyafetli bir kişinin saldırısına uğradığı haberleri ekrana geldi.
Van, Hakkari, Diyarbakır, Şırnak ve Mersin’deki manzaralar 90’lardaki Nevruzları çağrıştırıyordu.
Hükümet Nevruz’u 21 Mart’la sınırlandıran “resmi” bir kutlamaya dönüştürmese bu gerilim yaşanır mıydı?
Sanmıyoruz.
Bir zamanlar aynı inatlaşma 1 Mayıs’larda yaşanırdı.
Uzağa gitmeyelim birkaç yıl önce DİSK’in Taksim’e çıkmasını engellemek adına köprüler, yollar tutularak İstanbul açıkhava cezaevine çevrilmişti. “Gazcı kardeşler” diye anılan dönemin İstanbul valisi ve emniyet müdürünün talimatıyla insanlar perişan edilmişti.
Yasakçı zihniyet, masum gösterileri bile çığırından çıkarıyor.
Nevruz’u pazar günü kutlama isteklerine izin verilse şiddet bu denli tırmanmazdı.
Öte yandan “ayrılıkçı” Kürtlerin Nevruz bahanesiyle Güneydoğu’yu Filistin benzeri “intifada” alanına çevirmek istemeleri de yeni değil. Sokakları ateşe vermek, araçları yakmak, polisle taşlı sopalı çatışmaya girmek “baharı karşılama”yla açıklanamayacak eylemlerdir. Ver herhalde şenlik olarak görülemez.
Sonuçta bu yıl da “kimlik ve statü” peşindeki Kürtler ile Nevruz’u 21 Mayıs’larda ateşin üzerinden atlanılan protokol töreni halinde gören devletin güç gösterisine tanık olduk.
Neyse ki kan dökülmedi!
Başbakan’ın “Türkiye butik devlet değildir” sözlerine dönersek... Erdoğan’ın “Afganistan’da ne işimiz var?” sorgulamasına yanıt niteliğindeki bu değerlendirmesi NATO misyonunun ötesinde bugünlerde Suriye’yi de içine alan “Arap baharı” sonrası gelişmeleri de içermektedir. Erdoğan, bölgesindeki olaylara yön veren güçlü bir ülkeden söz etmektedir.
Askeri güç bu stratejinin vazgeçilmezidir.
1 Mart 2003’te ABD’nin Irak’ı işgali sürecinin -tezkerenin TBMM’de reddedilmesiyle- dışında kalan AKP Hükümeti Suriye’de Esat rejiminin devrilmesine dönük müdahaleye daha hevesli gözükmektedir. Ancak bölgedeki karışıklık, Suriye ile sınırlı kalmayacak boyuttadır. İsrail-İran gerginliği de sıcak çatışmaya dönüşebilir.
Türkiye “butik devlet değilse” Kürt sorununu çözerek bölgesel çatışmalardan en az etkilenecek ülke konumunda olmalıdır.