Gaz bombaları altında gazetecilik

Ertesi gün polis çekilmeseydi, Taksim’de kan gövdeyi götürürdü.1 Mayıs 1977’yi aratmayacak katliamlar yaşanırdı.

Kaçkarlar’ın eşsiz doğasında ‘Cennet bu kadar yakınımızda olamaz!’ diye yazmıştı, Milliyet’in Ankara Büro Şefi Serpil Çevikcan. O gece yarısı, uçağımız İstanbul’a indiğinde foto muhabirlerimiz Bünyamin ve Yunus’la birlikte saat 01.00’de Taksim’e gittiğimizde tam tersi bir duyguya kapıldık.Gaz bombaları altında gazetecilik
Cehennem de burası olmalı.
Gaz bombaları ve tazyikli sular altında kaçışan insanlar.
Polis Gezi Parkı’nın önünü kesmiş.
İstiklal’e doğru Paris Komünü’nü çağrıştıran barikatlar kurulmuş.
Marmara’nın önünde biriken kalabalık direniyor.
Gaz bulutu arasında slogan atan, Taksim’i terk etmeyen insanlar.
Ve gün boyu süren acımasızlık geceyi de esir almış.
Gaz bombası fırlatan kapsüller havai fişek gibi patlıyor halkın üzerinde.
Güç bela bir direğin arkasında sıralanıyoruz.
Genç muhabirler hayli deneyim kazanmışlar.
Gaz maskesini uzatıyorlar.
Takmaya zaman yok.
Sağımızdan solumuzdan kurşun gibi geçiyor gaz dolu kapsüller.
Onlarca insan bu yüzden yaralanmış.
Polis o saatte yorulmuş olmalı ki isabet ettiremiyorlar.
Milliyet barikatından hasarsız çıkıyoruz.
Sabah 02.30’da CHP’li milletvekilleri ile karşılaşıyoruz. Hill Otel’e sığınmışlar. Oraya gidiyoruz. Ve ilk gaz tecrübesini yaşıyoruz. Otelin kapısı ‘düşürülmek istenilen’ kale kapısı gibi. Aralıksız gaz bombası yağıyor. İçerisi sığınak gibi. Gençler orada, kadınlar, genç kızlar baygın yatıyor. Süleyman Çelebi ile konuşuyoruz.
Birkaç yıl önce 1 Mayıs’ta DİSK Genel Merkezi’nde yaşadığı olaydan çok daha acımasızıyla karşı karşıya olduğunu anlatıyor. Beş on dakika sonra dışarı çıkmaya çalışıyoruz.
Ne mümkün?!
Kapının önünde patlayan bir gaz bombasıyla ilk ‘gaz tecrübesi’ni yaşıyoruz. Gaz bombaları altında gazetecilik
Önce genizde bir yanma.
Ve birkaç saniye içinde ciğerlerinizi dolduran basınç. Nefesiniz kesiliyor. Dayanılmaz bir yanma ve kusma hissi. Aynı anda gözleriniz yaşarıyor. Bir şişe su bulmaya çalışıyorum. Yüzüme dökmeye çalışırken ‘Yapma’ diye bağırıyorlar. Su daha beter yapıyormuş! O anda dışarı çıkmaktan başka bir şey düşünemiyorum.
Gaz bombası sağanağı altında kendimizi dışarı atıyoruz.
Neyseki kafamıza gözümüze kapsül isabet etmiyor.
Koşarak Taksim Parkı’na, sabaha kadar gaz altında çalışan muhabirlerin yanına ulaşıyoruz.
‘Orantısız güç’ gerçeğinin ne anlama geldiğini yaşayarak öğreniyorum.
Elbette kusur sadece polisin değil. Taksim’de sabaha kadar, vatandaşı ‘polis şiddeti’ne maruz bırakanların sorumluluğu büyük. Siz polisi hiçbir ayrım gözetmeksizin halkın üzerinde yönlendirirseniz olacağı budur!
Sabaha karşı trafik biraz açıldığında Taksim’e gelen sıradan yurttaşların üzerine, arabaların altlarına gaz bombalarını ‘el bombası’ gibi yuvarlayan polisler gördük.
Ertesi gün polis çekilmeseydi, Taksim’de kan gövdeyi götürürdü.
1 Mayıs 1977’yi aratmayacak katliamlar yaşanırdı.
Neyseki ‘akıl’ ve ‘sağduyu’ geç de olsa hayata geçti.
Ve Gezi Parkı’ndaki ağaç katliamına, betona ve ranta karşı çıkan halkın tepkisi anlaşıldı.
İstanbulluların Taksim’e yürüyüşünden çıkarılacak büyük dersler var.
İnsanlar, yasaklara baskı ve dayatmalara, otoriterleşmeye ‘Yeter’ diyor.
Siyasi iktidar olayı Cumhuriyet mitingleri benzeri bir örgütlenme, cepheleşme ya da ‘darbeye hazırlık’ gibi inandırıcılığı olmayan gerekçelerle yorumlamaya çalışırsa tarihi bir hata yapar.
Türkiye ‘Muz Cumhuriyeti’ değil.
Bilinçli bir toplum var ve sivil, demokratik haklarını özgürce kullanmak istiyorlar.
Susurluk’ta böyle bir tepki kendiliğinden doğmuştu.
Hrant Dink suikastı ardından 200 bin insan, ‘Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz’ diye yürümüştü.
‘7,4’ü unutma’ diyenleri unutmuyorum!
Marmara depremi ardından Ankara’nın hantallığı karşışında, binlerce insan toprak altında kurtarılmayı beklerken, oraya gidenlerin büyük çoğunluğu Taksim’e yürüyen, tazyikli suya direnen, üzerine gaz yağdırılan gençlerdi, sanatçılardı, akademisyenlerdi. Gezi Parkı’nda ağaçlar kesilmesin diye yürüyen de onlardı. Taksim’de yaralanan Nasuh Mahruki’lerdi. Kimse zorla, tencereyi, tavayı kapıp kendisini gaz bombalarının önüne atmaz.
İktidar süreci doğru okumalı.
Güneydoğu’da barış ararken İstanbul’da bu baskıyı, eziyeti kimse kaldırmaz.
İşte Taksim, 24 saatte Tahrir oldu!
Medya da özeleştiri yapmalı.
Yasaklara teslim olmamalı.
Milliyet olarak vicdanımız rahat.
Görevimizi hakkıyla yaptığımıza inanıyorum.
Muhabirinden yazarına, foto muhabirinden yazı işleri müdürüne, Genel Yayın Yönetmeni’ne o gece hepimiz Taksim’deydik!
Okurlarımızı gerçeklerle buluşturduk.
‘Özgürlük Parkı’ manşetiyle tarihe not düştük.
Türkiye, barış, huzur ve uzlaşma arıyor.
Bu duygularla iyi haftalar, saygılar.