KANA BULANAN MARATON

Koşucuların güle oynaya katıldıkları Boston maratonu; ABD’nin 11 Eylül kâbusunu geri getirdi.
Zaman ayarlı bir bomba dört saatlik koşunun son metrelerine ayarlanmıştı. Hızlı koşanlar kurtuldular. Amatör bir yarışta ‘terör’ü aklına bile getirmeyenler, finiş çizgisine yaklaştıklarında korkunç bir patlamayla sarsıldılar. Kanlı finalin bilançosu ağırdı: 3 ölü, 150 dolayında yaralı.
Normalde ağır bir spor olan maratonun sonunda yardım ihtiyacı düşüncesiyle hazır tutulan ambulans ve sağlık ekiplerinin varlığı ölü sayısının artmasını önledi.
Boston’daki patlama haberi, ABD ve dünya televizyonlarında normal yayın akışı kesilerek, ‘breaking news’ anonsuyla verildi.
Haber ajansları ve internet üzerinden hızla yayıldı haber. Türkiye saatiyle 23.00’e doğru bizde de öncelikle haber kanallarının devreye girmesi beklenirdi. Görsel medya nedense ağır kaldı.
Gazeteler arasında ise Milliyet, ertesi günkü manşetini yarım sayfa Boston’daki patlamaya ayırarak farkını ortaya koydu. Washington Temsilcimiz Pınar Ersoy, yerel saatle 21.00’e doğru olay yerinde olmuş, maratona katılan Türk yarışmacılarla yaptığı röportajları sabah erkenden gazeteye geçmeye başlamıştı.
Haberi beş gün birinci sayfadan düşürmedik.
Ve dünya medyasıyla eşzamanlı manşetlerden birisinin İngiltere’nin saygın gazetelerinden The Guardian’la aynı resimle verilmesi, Pınar’ın yorucu Boston mesaisine ve ona destek sunan Dış Haberler Servisi ve Yazı İşleri’nin emeğine değmişti.
Pazar günü ise bombayı koyan Çeçenistan kökenli Çarnayev kardeşlere yönelik beş günlük ‘ölümcül takibi’, bir film jeneriği titizliğinde hazırlayarak okurlarımıza sunduk.
Çarpıcı sayfayı Görsel Yönetmenimiz Ersoy Diyar çizdi; grafik tasarımı Koray Nergiz yaptı genç ve yetenekli sayfa sekreterimiz Pelin Akaydın uyguladı.
New York’ta İkiz Kuleler’e çarpan uçaklarla gerçekleştirilen küresel saldırı üzerine, Le Monde gazetesi, unutulmaz ‘Bugün hepimiz Amerikalıyız’ manşetiyle çıkmıştı. KANA BULANAN MARATON
2001’deki saldırıların üzerinden 12 yıl geçmesine karşın, küresel eşitsizlik ve şiddet dünyanın gündeminden çıkmış değil. Ekonomik krizler, iç çatışmalar Ortadoğu başta pekçok bölgeyi kasıp kavuruyor.
ABD Başkanı Obama’yı şaşırtan; daha önce İngiltere’deki metro teröründe de gözlenen bir olgu Boston patlamasıyla bir kez daha gündeme geldi. 21. yüzyılın hegemon güçlerinin ‘dünyayı parselleme’ adına uyguladıkları stratejiler, nefret ve şiddet dalgasının ‘bumerang’ gibi o ülkelere dönmesine yol açıyor. Dışarıdaki ‘düşman’ı yok etmeye çalışırken, ‘içerideki düşmanlık’ artıyor.
Afganistan, Irak, Suriye politikaları ABD açısından, Çeçenistan politikası Rusya açısından ‘görünmeyen tehdit’ler oluşturuyor.
Masum insanlara yönelik terörü kınarken, Afganistan’da NATO operasyonuna kurban giden çocukların acısına da aynı duyarlılığı göstermenin gerekliliğini hatırlatıyoruz. Milliyet’in ‘insani duruşu’yla habercilik anlayışı her zaman örtüşmektedir.

THATCHER’DAN ÖZAL’A
1980’lere damgasını vuran iki lider, eski İngiltere Başbakanı Thatcher’in ölümü, 9’uncu Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ise yirminci ölüm yıldönümü nedeniyle konuşuldukları bir haftayı geride bıraktık.
‘Demir Leydi’ olarak anılan Margareth Thatcher’in son yolculuğunu Londra’daki arkadaşımız Nevsal Elevli izledi.
İngiliz medyası, Thatcher’ın ardından adeta ikiye bölündü; Thatcher’ın 1980’lerin başında ‘monaterist’ para politikasıyla dibe vuran ekonomiyi dize çıkarmayı başarmış, ancak madenciler ve basın grevlerini kırarak, işçi ve emekçilerin haklarını kısarak, ‘kelle vergisi’ çıkartarak kayıtsız şartsız sermayenin yanında yer almış, okul çocuklarına dağıtılan sütü kaldırdığı için adı ‘süt hırsızı’na çıkmıştı.
Medyayla yıldızı hiç barışmamıştı.
Falkland Savaşı’nda BBC gibi, İkinci Dünya Savaşı’nda Londra bombalanırken yayınlarıyla İngiliz toplumunun moralini ayakta tutmayı başaran saygın yayın kuruluşu Thatcher’in karşısında yer almıştı. KANA BULANAN MARATON
1986’da altı ay Londra’da yaşamıştım.
Thatcher aleyhine gösteri yapılmayan gün yoktu.
Libya’ya yönelik hava saldırısında ABD uçaklarının İngiltere’deki üslerden kalktığının açıklanması üzerine ülkede kıyamet kopmuş, Oxford Street’i altı saat işgal eden binlerce kişinin gösterisi madenciler grevinde olduğu gibi atlı polislerce dağıtılmıştı.
Margareth Thatcher o dönemde ‘TINA’ ( There Is No Alternative) diye anılır ve iktidardan hiç düşmeyeceğine inanılırdı.
‘Alternatifsiz’ her politikası gibi o da koltuğun bıraktı. Ve sevaplarından çok ‘günahlarıyla’ anılarak, son yolculuğuna uğurlandı. Ancak tanık olduğum bir olayı Thatcher’in ‘asaleti’ açısından aktaracağım.
1990’da kabinesi ‘artık bırakması zamanı geldiğini’ deklare ederek Başbakan Thatcher’e ayaklanmıştı. Thatcher o sırada Paris’teydi. Ve AGİT zirvesi yapılıyordu. Biz de Cumhurbaşkanı Özal’ı izliyorduk.
Thatcher isteseydi; Muhafazakar Parti grup toplantısına katılmak üzere Paris’ten ‘erken’ ayrılabilirdi. Yapmadı. Gruba ‘otoritesi’ni göstermek yerine dünya liderleriyle zirvede kaldı. Dönüşte de çekildi!
Demokrasi böyle bir şey; rahmetli Özal’ın ise ülkeyi Çankaya’dan yönetme adına önce partisini zayıflattığını sonra da dönemini tamamlayamadan kalbine yenildiğini biliyoruz.
Özal’ın ‘zehirlendiğine’ o dönemi yakından izlemiş bir gazeteci olarak hiçbir zaman inanmadım.
Milliyet’in ‘Efsane’ ANAP muhabiri Süreyya Oral’ın ‘Özal’lı Yıllar’ dizisini keyifle okuduk.
Süreyya, Özal’ın siyasette önünü açtığı onca politikacıdan beklenen ‘ahde vefa’yı 20. ölüm yıldönümünde titizlikle hazırladığı anılar çerçevesinde genç kuşaklara aktardı. Teşekkür eder, yeni çalışmalarını bekleriz.

GENÇ EMRE’NİN MAKALESİ
Bu hafta katılmaktan onur duyduğumuz bir etkinlik de Sainte Pulcherie öğrencilerinin AB konulu kompozisyon yarışmasının ödül töreniydi. Lise ikinci sınıf öğrencisi Emre Övet, arkadaşları Fulya Önügör, Alara Tanyer ve Zeynep Naz Erdinç’in önünde en iyi metni yazma başarısını göstermişti.
Genç Emre, AB sürecindeki Türkiye’nin içe kapalı, baskıcı ve otoriter politikalardan uzaklaşması mesajını veriyordu.
Bu gençler, ülkenin geleceği. İyi yetişiyorlar ve ülke sorunlarına yabancı değiller.
İyi haftalar, saygılar.