Kubrick çağı

Kubrick çağı


Türkiye, 2001 yılına F tipi cezaevlerinin "keşfi" tartışmasıyla girdiği için ne bilim dünyasındaki buluşlar ilgimizi çekti ne de başka gezegenlerde yaşam düşünü gerçekleştirecek "insanlı uçuş projeleri" önündeki engelleri dert edindik.
Enflasyonu düşürmek, Mars'a gitmekten daha somut bir hedef olduğu için üç yıllık "kemer sıkma" misyonu en sıradan vatandaşa bile astronot sabrı kazandırıyor. Başka dünyaların keşfini "uzaylı" gibi izlemenin bir nedeni de Jüpiter ve Neptün'de arazi kapatmanın henüz kazançlı olmayışı yüzündendir. Halkımızın siyasi hayaller dışında bilim kurguya meraklı olmayışı da bir avantaj!
Stanley Kubrick'in aklına uyup, 2001'de kurulacağı varsayılan uzay istasyonları için rekabete girilmiş olsa "ihaleye fesat karıştırma" nedeniyle yolsuzluklar uzaya da bulaştırılabilirdi.
Şaka bir yana - Çetin Altan'ın nitelemesiyle - bilim ve teknolojide 21. yüzyılı da ıskalarsak, dışımızdaki dünyadan iyice uzaklaşacağız
Üç yıllık Mars yolculuğunun, bizim enflasyon hedefiyle eşzamanlı olması bile düşündürücü değil mi?
Bilim dünyası 2001'e Kubrick'in 1968 yılındaki uzay yolculuğu kurgusunu tartışarak girdi.
National Geographic, yeni yılın kapak konusunu dünyanın koruyucu alanının dışına çıkıldığında, "yerçekimsiz ortamda insan bedenindeki değişim"e ve astronotları bekleyen tehlikelere ayırdı.
Örneğin, uzun uçuşlardaki radyasyonun olası etkileriyle kanser riskinin nasıl azaltılacağı ciddi bir sorun.
NASA, Mars'a gidişi 259 gün olarak hesaplıyor, kalkış ve iniş saatlerine göre iki gezegenin en yakın yörüngede dönüşleri için geçecek süre 26 ay beklenmesini zorunlu kılıyormuş. Geriye hareket 714. gün başlayacak, kısmetse 972. günde tamamlanacak.
Stanley Kubrick biraz fazla uçarak, 2001'de uzayda Hilton bile kurmuştu. O nihayet bir film yönetmeniydi. Elindeki senaryoyu sinemaya aktardı. İyi de yapmış, 2001 şimdiden "Kubrick çağı" oldu bile ve onun "uzay yolu" misyonu yıldız savaşlarına malzeme olmanın ötesinde bilimsel anlamda tartışılıyor. Arthur Clarke tarafından National Geographic'te yazılan makalede, dünyalı olmanın vazgeçilmez ağırlığı ve yerçekimsiz ortamlarda yaşamanın güçlüğü şöyle irdeleniyor:
"Mars'ta doğan bir çocuğun bacak kasları dünyalı akrabası kadar kuvvetli olmayacak. Dolayısıyla bir Marslı dünyaya turist olarak bile geri dönme şansından yoksun kalacak."
İnsanlı uçuşlar 2050'den önce gerçekleşirse, şöyle bir Mars'a gidelim, dünya gözüyle oraları da görelim diyenlerin gidiş - dönüş bileti alması gerekmeyecek. Seyahat ucuza gelecek ama onlar artık "ilk göçmenler" statüsüyle tarihe geçecek, belki de hiç dönemeyecekler.
Bu olasılık 21. yüzyılın can alıcı sorusunu tartışmaya açıyor.
"Her şeye rağmen, dünyayı terketmeli miyiz?"
Akla kolay bir yol geliyor:
Doğayı koruyup, dünyayı yaşanabilir kılmak daha akılcı olmaz mı? Nükleer denemeler, kirlenme, canlı türlerinin katliamı ve silahlanma yarışı olmasa, ne açlık tehdidi kalır, ne de kaynakların adaletsiz dağılımı. Bunları gerçekleştirmek daha mı zor?










DİĞER YENİ YAZILAR