Olimpiyat ruhu

2008 Pekin Olimpiyatları; yüzme ve atletizmde artık kırılamaz denilen rekorların art arda geldiği, ABD’li Michael Phelps’in 8 altınla Mark Spitz efsanesine son verdiği, Jamaikalı Usain Bolt’un 100 metre finişine güle oynaya girerek 9.69’luk derecesiyle tarihe geçtiği parlak yarışlara sahne olurken, Türkiye açısından tam bir başarısızlığa sahne oldu.
Dört yıl önce Atina’dan 10 madalyayla dönen sporcularımız, halter, boks, çekiç atma gibi dallarda düş kırıklığı yarattılar.
Pekin’e bir “sakatlar ordusu” ile gidildiği olimpiyatlar başlayınca fark edildi.
68 sporcuyla katıldığımız 2008 olimpiyatlarında şu ana kadar 2 gümüş, 1 bronz, toplam 3 madalya kazanmış durumdayız.
Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD’nin ilk iki sırayı paylaştığı madalya sıralamasında düne kadar 44. sıradaydık.
1984 Los Angeles Olimpiyatları’ndan bu yana alınan bu en kötü sonuçlara karşın, başta Gençlik ve Spor Müdürü Mehmet Atalay olmak üzere henüz hiçbir sorumlunun “istifa”dan söz etmemesi hazindir.
Üzücü olan, birkaç sporcumuz dışında Pekin’e giden kafilenin “olimpiyat ruhu”nu gelecek kuşaklara taşıyacak kitlesel heyecanı yaşatamadan yurda dönecek olmalarıdır. Serbest güreşler dışında iddialı bir dal da kalmadı!
“Elvanımız” da olmasa ne yapacaktık?!
Spor denince “futbol”un akla geldiği bir ülkede, yüzmede, atletizmde, jimnastikte olimpiyatta madalya çıkaracak sporcu yetiştirmenin güçlüğünü anlıyoruz.
Geçmişte, hiç olmazsa “ata sporu” güreş sayesinde madalyalar gelirdi.
1988 Seul Olimpiyatları’ndan itibaren Naim Süleymanoğlu halterde altın madalya kazandı ve bu rüzgâr, 1992 Barcelona, 1996 Atlanta olimpiyatlarıyla devam etti; Halil Mutlu kürsüye çıktı.
2000 Sydney Olimpiyatları’nda ise Süreyya Ayhan fırtınası esiyordu.
Pekin’de gözlenen düşüş, özellikle gençlerin “futbol dışındaki” alanlarda spora yönlendirilmesi açısından yeni bir politikayı gerekli kılıyor. Basketbol, voleybol, tenis, yüzme, atletizm gibi çocuk yaşta özendirilecek sporların “eğitimle birlikte” sürdürülmesi, ABD’de ve pek çok ülkede olduğu gibi “bursla teşvik edilmesi” sağlanmadan başarı gelmez.
Haftada birkaç saatlik “beden eğitimi” dersleriyle, sonu gelmez OKS, ÖSS’lerle zaten “engelli” koşuya dönüşmüş eğitim-öğretim sistemiyle bizden de Michael Phelps’lerin çıkacağını düşünmek hayaldir.
Orta-üst sınıf, varlıklı ailelerin “proje çocukları” ise kolej eğitimlerine ek olarak, tenis, yüzme, bale, müzik dersleri arasında “etkinlik mağduru” oldukları için 18-20’li yaşlarında televizyondaki spor programlarını bile izleyemez hale geliyorlar.
Medyadaki “televole” kültürünün de gelinen noktada payı büyük.
Olimpiyat düzenleyen ülkelere bakıldığında “seyirci yetiştirmenin” de sporda başarıyı getirdiği görülecektir.