Özal Ecevit farkı

Özal Ecevit farkı


ABD yönetimi Afganistan'da Usame bin Ladin'i teslim etmeyen Taliban yönetimine karşı askeri harekata hazırlanırken Ankara'nın politikası da netleşiyor.
Başbakan Ecevit'in "Asker göndermeyeceğiz" diye açıkladığı ulusal strateji 28 Eylül'deki MGK toplantısında görüşülecek. Türkiye, Afganistan'da rejim değişecekse bunun kuzeydeki muhalif birliklerce gerçekleştirilmesinden yana. ABD'nin hazırlıkları da Körfez Savaşı'nı anımsatıyor. Irak'ın Kuveyt'ten çıkartılması sırasında Saddam'ı devirmeden savaşı sona erdiren ABD'nin aynı hatayı yinelemesi beklenmiyor. İngiliz The Guardian Amerika'nın müttefikleriyle Taliban sonrası Afganistan'ı görüştüğünü yazdı. İtalya'da sürgünde yaşayan Afganistan Kralı Zahir Şah'ın Taliban'a karşı ayaklanan Kuzey İttifakı lideri olarak işbaşına getirilmesi planlanıyormuş.
Kuşkusuz masa başı hesaplar her zaman tutmuyor.
ABD yönetimi Körfez Savaşı ertesinde kuzeydeki Iraklı Kürtleri, Barzani ve Talabani'nin peşmergelerini ayaklandırarak Saddam'ın içerden yıkılmasına umut bağlamıştı. Olmadı!
Körfez krizi dersleri Ankara'yı da temkinli davranmaya zorluyor.
Başkentteki tutukluğun bir nedeni de Ecevit'in 1990 - 91 yıllarındaki Körfez harekatına "muhalif tutumu" olsa gerek.
Kuveyt'in işgali sonrası gelişmeler iki siyaset adamını öne çıkarmıştı. Özal ve Ecevit... Özal, tartışmalı Cumhurbaşkanlığı'nın "Prezidan Bush"un telefonları sayesinde meşrulaştırdı ve Akbulut'un zayıflığından yararlanarak kamuoyunu "Bir koyup üç alma" beklentisine şartladı. Ecevit ise Ortadoğu'nun özel şartlarını doğru analiz ederek, Saddam'ın ayakta kalması halinde Türkiye'nin komşusu Irak'la gelecekte doğabilecek düşmanlıkları azaltmaya çalıştı.
Özal'a kalsa, Bağdat'a karşı kuzeyden de cephe açılacak ve Türkiye kara savaşının aktif tarafı olacaktı.
Ecevit farkı bu macerayı önledi.
Ancak Körfez Savaşı'nın Ecevit'i haklı kılan anılarıyla ABD'yi vuran son saldırı arasındaki bir ayrımı da doğru okumak gerekiyor. Ankara bu defaki tutukluğu "farklı politika" arayışından kaynaklanmıyor. NATO'nun 5'inci maddesine olur vermekle hükümet zaten havaalanlarını açtı. Sorun, terörist saldırıda 30 bine yakın sivil insan ölürken Ankara'nın tepki göstermekte gecikmesiydi. Clinton'ın Marmara depreminde Gölcük'e dek gelerek sergilediği dayanışma bile Türkiye'nin insani açıdan sesini yükseltmesini gerektiriyordu. Bu ihmalin stratejik boyutu yok, nedeni yönetimdeki durgunluk, ağırlaşan refleksler.
"İstikrar lobisi" 22 Şubat krizine rağmen hükümetin devamını istemekle bugünlere ortam hazırladı.
Ekonomik çöküş, dünyayı saran savaş bulutları ve sosyal patlamanın eşiğindeki ülke. Seçim de istenmiyor. Türkiye tam bir çıkmaza saplandı. Yarın ne olacağını kimse bilmiyor!