Boykot referandumun emniyet sübabı

Demirtaş; Boykot sayesinde referandumdan sonra yeni bir tartışma başlayacak çünkü...

Demirtaş’a göre, boykot sayesinde referandumda ‘hayır’ da çıksa ‘evet’ de çıksa yeni bir tartışma başlayacak: “Herkes tartışırken şunu söyleyecek; şu kadar evet çıktı, şu kadar hayır çıktı, ama şu kadar da boykot çıktı. İşte bu kadar insan da yeni anayasa istiyor”

- Osman Baydemir’in Diyarbakır ortalaması yüzde 65; Hamravat Evlerinden (Villa tipi konutlarıyla son 10 yıldır Diyarbakır’da orta ve üst gelir gruplarını ifade etmenin bir simgesi haline gelen site) son seçimlerde Baydemir’e çıkan oy oranı yüzde 78. Yani Hamravat Evleri bir kere “Ben Kürt’üm” diyor?
Evet, diyor.
- Ama 12 Eylül’de Hamravat’tan boykottan çok “Evet” çıkacağı söyleniyor.
Yok, ben Hamravat’ın da boykot edeceğini düşünüyorum.
- Eğer ki evet çıkarsa bu şu anlama gelmez mi: Diyarbakır’da orta ve üst gelir seviyesindeki kesimin ciddi bir bölümü “Biz Kürt kimliğine sahibiz. Bu bizim derdimiz, ama artık çatışma istemiyoruz” diyor. Diyarbakır’dan çıkacak olan ağırlıklı boykot ve evettir. Her ikisinin toplamının anlamı ise “Kürt sorunun çözümünü istiyoruz”dur. Başka anlam çıkmaz.
- 14 STK’nın “Evet” açıklamasından sonra siz daha serttiniz, bir yumuşama olmuş galiba... O açıklamayı “ahlaki bulmamak” noktanızdan bir geri dönüş, biraz arayı iyileştirme çabası mı var?
Yani aramız hiçbir zaman bozulmadı STK’larla, ancak ben 60 bin esnaf adına çıkıp “evet” demeyi ahlaki bulmamak konusunda da hâlâ ısrarlıyım. Bir STK yöneticisi çıkıp kendi adına evet diyebilir, bunda hiçbir problem yok. Ama üyelerinin çoğu “Boykot” derken, başkan üyelere danışmadan, onları da bağlayacak şekilde çıkıp “Biz hepimiz evet diyoruz” derse burada ahlaki bir durumdan söz edemeyiz.
- Bu sadece STK yöneticilerinin fikri bile olsa Diyarbakır’ın iş çevresinde bir “evet” durumu var. Yine mesela size gelmeden önce konuştuğum kimi iş adamları bu “Demokratik Özerklik” sözünden de hiç hoşlanmadıklarını söylediler. Orta ve üst gelir gruplarında adeta bir “Peki benim malım mülküm ne olacak? Kim yönetecek?” endişesi başlamış.
Bu kaygılar olabilir, ama demokratik özerk yönetim sermaye karşıtı veya işçi karşıtı veya şu bu karşıtı bir yönetim değildir. Herkesin sesini özgürce duyurabildiği herkesin yine kendi gücü oranında aktivitelerini sürdürebildiği bir yönetim biçimidir. Burada özerk bölge meclisi oldu diye zenginlerin mallarına el konulacak fakirlere dağıtılacak, kimse böyle bir Robin Hood yönetiminden söz etmiyor ki.
- Ama yine mesela Demokratik Toplum Kongresi’nde (DTK) hedeflediğiniz geniş cephe de oluşmadı. BDP dışına çıksın, toparlayıcı bir güç olsun istiyordunuz; olmadı.
Belki önümüzdeki günlerde daha da genişleyecektir. Bu bir referandum süreciydi, tartışmalardı, bunlar da biraz engellemiş olabilir.
- Şöyle bir vaka duydum: Çocuklar önceki yıllardaki bir eylemin sonunda hızlarını alamayıp “Hadi Hamravat Evlerine gidelim” demişler. Şimdi toplamına baktığımızda bunlar neyin belirtisi sizce? Bölgede yoksullukla orta ve üst gelir grupları arasındaki fark açılıyor, açıldıkça da BDP orta sınıfı kaybediyor mu?
Bölgeyle ilgili sınıf tahlillerini son günlerde biraz izliyorum, ama buralarda sınıflar arası geçişkenlik o kadar yüksek ki, sınıflar burada bildiğiniz, çok keskin bir anlamda birbirinden ayrılmış değillerdir. Yoksulluğun yarattığı bir yoksul sınıf var, ama proleter bilince sahip bir işçi sınıfı falan yok burada. Aynı zamanda burjuva kültüründe bir burjuva sınıfı da yok. Zenginler var, yoksullar var; zenginlerin de yoksulların da siyasal taleplerinin buluştuğu bir kimlik ve demokrasi sorunu var.
Şimdi burjuva sınıfı dediğimiz aslında çıkışı itibariyle demokrasiye öncülük yapan bir sınıftır, ama o anlamda bir burjuva sınıfı bırakın Doğu, Güneydoğu’da, Türkiye’de gelişmedi.

Evet’le burjuva olunmuyor
- “Evet diyoruz işte, daha ne yapalım” diyebilirler?
“Ben evet diyorum, bilinçliyim. Boykot diyenler eğitimsiz, yoksul, bilinçsiz insanlar” gibi bir ayrım yapılırsa bu çok büyük hakaret olur. Her şeyden önce boykot diyenler politik bilince sahip insanlardır.
- Şimdi eminim bunu okuyan birçok Hayır’cı da “Bizim hepimize Ergenekoncu diyorlar, siz de o kadar oluverin” diyecektir?
Ama ben ne evet diyenler gerici diyorum, ne de hayır diyenler Ergenekoncu diyorum. Herkesin politik bir bakış açısı var. Herkesin Türkiye’nin geleceğine dair bir öngörüsü var. Hepsine saygı duymak lazım.
- Peki mesela “Evet” diyeceklerini açıklayan Diyarbakırlı 14 sivil toplum örgütünün hepsine AKP’li der misiniz?
BDP’li de diyemezsiniz ama...
- Bağımsızlar o zaman?
Yok, durdukları siyasal bir çizgi var aslında. Sonuçta Türkiye sermayesi hiçbir zaman iktidardan kopuk gelişmedi. Hele bu bölgede hiçbir zaman iktidardan kopuk ayakta duramazlar. AKP demiyorum bakın, ama iktidarın etrafında her zaman bir pozisyon almak durumundalar.
- “BDP’li olmayan herkes iktidara yakındır” mantığıyla mı söylüyorsunuz bunu?
Hayır, BDP’li büyük işverenler için de bu geçerlidir. Büyük iş yapabilmek için bir şekilde devletle ilişkilerinin olması ve o pozisyonlarını korumaları lazım. Burada özel sektör her zaman devlete biraz muhtaçtır. Devlet de zaten o kanalı sürekli açık tutar.

Liberallerle yine buluşuruz
- Yalnız bu boykot sürecinde sadece şehirli Kürtlerle değil, “evet” diyen liberal Türk’lerle de aranız açıldı. Acaba 13 Eylül’den sonra kendinizi biraz daha yalnız hissetmeyecek misiniz?
Ben 13 Eylül’den sonra çok daha iyi anlaşılacağımızı düşünüyorum. Çünkü biz 13 Eylül itibarıyla yeni anayasa için mücadele ediyor olacağız ve eğer bu çevreler yeni anayasa konusunda gerçekten samimilerse o zaman zaten aynı kulvarda tekrar buluşmuş olacağız. Ama o gün geldiğinde görülecek ki tartışmayı dinamik tutan güç boykot gücü olmuş. Çünkü herkes tartışırken şunu söyleyecek; “Şu kadar evet çıktı, şu kadar hayır çıktı, ama şu kadar da boykot çıktı. İşte bu kadar insan da yeni anayasa istiyor.”
- Yalnız bu arada Hayır’cılar da diyor ki, “Anayasa denetiminden sıyrılmış bir AKP daha otoriter olacağına göre bu, AKP’nin sevmediği Kürtler için de kötü haber. O yüzden Kürtler boykot edeceğine hayır demeli.” Aslında yakın geçmişe de bir bakarsak; mesela sınır ötesi harekat tezkeresi 22 Temmuz seçiminden sadece üç ay sonra çıktı; KCK operasyonları 29 Mart yerel seçiminden hemen iki hafta sonra başlatıldı... Ne diyorsunuz?
Bakın, evet de çıksa boykot teminatıdır, hayır da çıksa boykot teminatıdır. Çünkü boykotun ortaya çıkardığı halk gücü bu kadar yalanın dolanın ortada dolaştığı bir durumda bile yeni anayasa konusunda ısrarcıysa, buna kanmamış, aldanmamışsa, demek ki bu talebinde ısrar olmaya devam edecek. Ve bu da Türkiye’de değişimin motor gücü olacak. Bu yüzden biz bu referandumun emniyet supabı olarak görüyoruz boykotu.
- Hayır da çıksa, evet de çıksa, boykot sonucu kesin olmaktan çıkaracak?
Evet, bu da yeni bir tartışmayı başlatacak ve o yeni tartışma Türkiye’yi daha sağlıklı bir sonuca götürecek.

Boykot referandumun emniyet sübabı


DİYARBAKIRLILAR BU ZOKAYI YUTMAZ
- “Evet”çi Türk liberaller sizi “Bu pakette Kürtlere bir şey yoksa biz de boykot ediyoruz” deyip Türkiye demokrasisine duyarsız kalmakla eleştiriyor. Nedir yorumunuz?
Çok büyük bir haksızlık. Onların birçoğu bize diyor ki “AKP’nin paketini okudunuz mu kardeşim?” Ben de diyorum ki, “Bizim paketimizi okudunuz mu kardeşim?” Bizi eleştirmeden önce bizim sunduğumuz pakette ne vardı, ona bir baktınız mı? Bizim o dönem dosya halinde AKP’ye sunduğumuz önerilerin tamamı Türkiye demokrasisi ile ilgiliydi. Sunduğumuz önerilerin bir tek maddesinde, bir tek sözcüğünde “Kürt” sözcüğü yoktu. İstediğimiz her şey Türkiye demokrasisinin daha da güçlenmesine yönelikti, şu anda da öyledir. Şüphesiz bazı referandum çalışmalarında özellikle Kürtlere hitap ederken arkadaşlarımız “Bu değişiklikte Kürtlere yarayan bir şey yok” şeklinde spot cümleler kullanıyorlar. Karşınızdaki miting kitlesi sadece Kürtlerden oluşuyorsa biraz onların zihninde somutlaştırabilmek açısından böyle konuşulabiliyor, ama onun dışında baktığınız zaman bizim taleplerimizden hangisi sadece Kürtleri ilgilendiriyor? Hiçbiri!
- Tamam, ama bir de şu deniyor: O talepler şimdi olmuyorsa da hiç değilse şimdilik bu paket yargıdaki vesayeti kaldıracak ve daha iyi bir anayasa hazırlamanın önü açılacak?
Biz ucu görünmeyen bir tünele girmek istemedik. Kimileri AKP’ye güvenebilir, kimileri AKP’ye yürekten inanabilir, çok daha ileri gitmek istemiyorum, ama hepsine saygı duyuyorum. Yalnız onlar da şunu anlasınlar: BDP AKP’ye güvenmiyor, AKP’ye inanmıyor, AKP’nin ancak zorlandığı oranda değişimin önünü açabileceğini, tabandan bir muhalefet yükselmediği müddetçe AKP’nin adım atmayacağını görüyor.
- “Kürtler için 12 Eylül Anayasası’nı değiştiren her paket, içeriği ne olursa olsun bir hesaplaşmadır ve kendi iradelerine bırakılsa doğaları gereği ‘Evet’ derler”; bu görüş yanlış mı?
Şüphesiz 12 Eylül Diyarbakır açısından başka bir anlam ifade ediyor, 12 Eylül darbesi deyince akla Diyarbakır Cezaevi geliyor, oradaki işkenceler geliyor, ama hani Diyarbakır da çok apolitik bir kent değil. Burada insanlar neyin ne olduğunu iyi biliyorlar. Duygularla gerçeklerin farkını Batı’dakilerden daha iyi görüyorlar. Niye? Çünkü Diyarbakır Cezaevi hâlâ dolu, boş bir cezaevi değil. İçinde de belediye başkanları ve küçük çocuklar var. Yani bizim için Kenan Evren’den bu yana çok şey değişmedi. O yüzden Tayyip Erdoğan her yerde yutturabilir, ama burada yemiyor Diyarbakırlılar bu zokayı...
- HSYK’nın ve AYM’nin antidemokratik yapısı değişecekken, belki de BDP yüzünden değişememiş olacak deniyor; bu bir vebal değil mi?
Sizle yaptığımız daha önceki söyleşimizde de (12 Nisan 2010, Milliyet) belirtmiştim, kim ki HSYK ve AYM’de statüko kırılıyor diyorsa, ya kendini kandırıyor ya hukuktan hiç anlamıyor ya da evrensel hukuka, demokrasiye inanmıyor demektir. Kimse “benim düşünceme yakın yargı”dan yola çıkarak “ülke artık demokratikleşiyor” diye düşünmesin, çok yanlış bir şey bu. İnanın ki “kendisine yakın hakim ve yargı” bile çok uzun sürmeden gün gelecek kendisini haksız yere yargılamaya, telefonlarını dinlemeye başlayacak ve o zaman belki kafasını duvarlara vuracak, “Keşke biz yandaş yargı yaratmak için değil, yargı bağımsızlığı için mücadele etseydik” diyecek o insanlar. Biz bağımsız yargı noktasındayız, yoksa elbette “HSYK ve AYM değişmesin” demiyoruz.
- Siz pakette 12 Eylül anayasasıyla hesaplaşıldığına dair hiç mi bir iz görmüyorsunuz?
Kenan Evren ne diyordu; tek dil, tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek bilmem ne. Bunu bir de kim söylüyor; Tayyip Erdoğan. Dolayısıyla Kenan Evren’in ortaya koyduğu Türkiye’yi tek tipleştirme ruhuna Tayyip Erdoğan da dokunmuyor. Bunu tartışmaya açmıyor. Bunu tartışmaya açacak güç ise boykot gücüdür. Yani “Biz sana inanmadık, sana kanmadık, biz yeni anayasa istiyoruz ve o ruha dokunmadığın müddetçe biz ikna olmuyoruz” diyen güçtür.

Dibaceyi değiştirse inanırdım
- Darbecilerin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin kaldırılması sizi etkilemiyor mu?
Hikayedir o, geçici 15. madde kalkınca Kenan Evren 13’ünde yargılanabilecek mi? Hayır. Kaldı ki Kenan Evren yargılansa sanki 12 Eylül’le hesaplaşılmış olacak. Böyle bir şey yok.
- Hesaplaşmanın göstergesi nedir sizce?
En büyük göstergesi Türkiye’yi tek tipçi zihniyetten kurtarmaktır.
- Mesela ne olsaydı en azından simgesel olarak sizin için büyük değeri olurdu?
Mesela anayasanın dibacesi, yani giriş kısmı, ilk üç maddesi demiyorum, dibace anayasanın ruhunu tanımlar. Örneğin “Orayı demokratik bir hale getirelim, o tek tipçi ruhu bir ortadan kaldıralım, maddelere ilerde bakarız denseydi” bu bile evet, biz darbe ruhuyla 12 Eylülle hesaplaşıyoruz anlamına gelirdi. Yoksa 30 yıl sonra artık mesele Kenan Evren’in yargılanması meselesi değil.
- “Evet derseniz KCK operasyonunda alınanlar çıkabilir” söylemine ne dersiniz?
Bunu diyenler demokrasiye ne kadar inandıklarını gösteriyorlar. Yargının aslında tarafsız olmadıklarını demek ki biliyorlar. Biliyorlar ki bunu söylüyorlar.
- Sizin de talepleriniz arasında vardı?
Vardı, fakat bu bir evet karşılığında veya bir uzlaşma karşılığında olsun demedik. Biz yasalar değişsin ve serbest kalsın arkadaşlarımız dedik.
- “Evet çıkarsa faili meçhullerin peşine düşülmesinin, hakikat komisyonlarının kurulmasının önü açılabilir” de deniyor?
Komisyon kurmaya sadece siyasi bir irade gerekiyor. O siyasi iradeyi AKP dün göstermedi, yarın göstereceğine dair kim teminat verebilir? Bu maddelerde öyle bir şey yok.
İkincisi, şu anda faili meçhul cinayetlerin soruşturulması önünde hangi yasa engeli var? Hangi anayasa maddesi buna engel veya bu paketin içerisinde hangi madde bunun önünü açıyor? Yok böyle bir şey. Şu anda Adalet Bakanı Silopi Savcısına vekâlet verse ve dese ki “Orada kayıp kimsesizler mezarlığında binlerce mezar var, şu mezarları bir aç bakalım ne çıkacak?” Anayasa buna engel mi?
- HSYK?
HSYK mı buna engel? Yok böyle bir şey. O savcı gidip o mezarları açınca görevden mi alınacak? Biraz samimi olunsun lütfen.

Boykot referandumun emniyet sübabı

Diyarbakır’ın eskiden yeniye doğru yerleşim bölgesi sıralaması Suriçi, Bağlar, Ofis, Kayapınar, Hamravat Evleri, Dicle Vadi Evleri şeklindedir. En yeni, en modern, dolayısıyla en pahalı konutların olduğu yer halihazırda Dicle Vadi Evleri’dir, ancak Diyarbakır’da orta ve üst gelir gruplarıyla birlikte anılan, o yaşamın simgesi haline gelen ise Diyarbakır’da siyasi çeşitliliğinin de artmaya başladığı 2000’li yılların başında yapılan “Hamravat Evleri” olmuştur. Demirtaş’la söyleşimizde Hamravat’ın adı sık sık geçti.



KÜRTLERİ YENİ ANAYASA TUTAR
- Öcalan yargılandığı mahkemeye “Federasyon, otonomi, özerklik gibi seçenekler geri toplumsal yapıya bağlı olacağından demokratik değerlerin gelişmesine fazla fırsat vermez, daha çok feodal aşiretsel yapıları güçlendirir” diyor. Ama şimdi DTK’dan “demokratik özerklik” kararı çıkıyor. Hani en son “Demokratik Cumhuriyet”ti, bu değişim niye oldu şimdi? Çıtayı yükseltmek için mi, safları sıklaştırmak için mi?
Şimdi bu kavramları şöyle yerli yerine oturtalım, bence daha anlaşılır olsun. Birincisi “demokratik cumhuriyet” demek Türkiye’nin yeni bir anayasayla rejiminin demokratikleşmesi demektir.
Bunun bir de ileri mekanizması var, idari mekanizması. Çünkü cumhuriyet bir yönetim biçimidir, ama idari modeli tariflemez. Dolayısıyla demokratik özerklik de demokratik cumhuriyetin idare modelidir yönetim şeklidir.
Türkiye şu anda katı merkezi bir idare sistemine sahip. Sadece Ankara’dan yönetiliyor ve yerellerin yetkisi çok zayıf. Her Bakanın taşradaki köye kadar uzanan vesayet yetkisi var ve herkes ağzını açmış Ankara’ya bakıyor.
Biz bu değişsin, yereller güçlendirilsin diyoruz. Zaten özerkliğin başına demokratik koymamızın sebebi de bu. Yoksa dünyada özerk modeller, ama hepsi demokratik olmuyor. Bizim önerdiğimiz sistemde Türkiye’de çok sayıda bölge parlamentosu, bölge meclisi olması. Aslında şu anda da il genel meclisleri var, ama meclis demeye bin şahit ister. Ne karar ne denetim yetkileri var. Bizim dediğimiz, turizmden hayvancılığa, spordan sanata, eğitimden kültüre şehir güvenliğine kadar o ili ilgilendiren konular bu belediye meclislerine verilsin. Ulusal güvenlik, adalet hizmetleri, genel mali, dışişleri merkezde olsun. Bununla da yetinilmesin, her kentte her köye kadar sivil meclisler kurulsun, o özerk bölgeler kendi içinde de demokratik olsun. Yoksa İspanya’da özerklik var, fakat hiç demokratik değil.
Yani özerk bölgeler kendi içinde neredeyse “ulus devlet” gibi davranıyorlar. Oysa bizim önerdiğimiz model, “Türkiye’yi özerk bölgelere ayıralım her biri de kendi içinde ulus devletçikler olsun modeli” değil; her bölge kendi içinde de ayrıca demokratik bir yönetime sahip olsun.
Böylece mesela dil problemi bu şekilde yerelde çözülsün. Türkiye cumhuriyetinin resmi dili bütün Türkiye’de Türkçe olsun, ama yereldeki parlamento “Burada Kürtçe eğitim de ihtiyaçtır” diyorsa orada ana dilde eğitim yapılabilsin. Ama o okullarda tabii Türkçe de öğretilsin. Çünkü onlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve herkes Türkçe öğrensin.
Bu model bütün Türkiye’ye uygulanabilir. Sadece Kürt bölgeleri için ifade edilmiş bir model değil. Ege’de de uygulanır, Akdeniz ve Karadeniz’de de uygulanır. Yani şu andaki il genel meclisleri ülkeyi bölüyor mu? Bunların yetkileri arttırılınca ülke bölünmüş mü olacak? Bu şekilde bakmamak lazım.
- Peki ama Orhan Miroğlu da “Yanlış zamanda haklı talep. Bugünün meselesi önce bu değil, önce silahların susması” diyor; mantıklı değil mi?
Silahları susturmak için çaba sarf etmek lazım tabii ki ama bunlar tartışıldığı oranda silahlar çok daha rahat susar. Çünkü bunları tartışabilen bir Türkiye’de demek ki silahların susması çok daha kolaylaşmış, siyaset güçlenmiş, sivil çözüm arayışı güçlenmiş demektir. Bu nedenle zamanlama konusundaki eleştiriye ben katılmıyorum.
- DTK’nın açıklamasında “DTK Türk-Kürt ulusal kimliğine yönelik tüm çalışmaları esas alacaktır” deniyordu; o “ulusalcılık” ne oluyor?
Hayır, Kürtler ulusal ve ulusallaşmaya bu şekilde bakmıyorlar, bu şekilde tartışmıyorlar. Sonuçta Kürtler, Ortadoğu’da, dört ayrı ülkede yoğunlukla yaşayan bir halk. Ve İran’daki, Irak’taki, Suriye’deki, Türkiye’deki bütün Kürtlerde “Biz bu ülkelerde yaşıyoruz ve bu devletlerle demokratik bir model bulmalıyız ve bu model etrafında kendi çözümlerimizi üretmeliyiz” duygusu artık bir ortaklaşma halinde olmalı. Ulusal birlikten kastedilen budur, yoksa sınır birliğinden söz edilmiyor.
- Böyle bir ortaklaşmadan sonra Kürtleri kim tutar?
Şu tutar: Türkiye demokratik bir anayasa yapar Kürtleri burada tutar. AB üyesi olması falan şart değil, yeni bir anayasayla Kürtleri de artık birinci sınıf vatandaş gibi görür, Kürtleri o zaman burada tutar.

BİTTİ

DİĞER YENİ YAZILAR