‘Dosyanın bir ayağı Avrupa’ya çoktan uzandı’

Reyhan Yalçındağ Baydemir, KCK dosyasında insanların özel hayatlarını deşifre edecek konuşmalar olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor:?“Zaten bu dosyanın bir ayağı şimdiden Avrupa’ya uzanmış durumda.?Çünkü tahrifat da var ve bunların hepsi bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkacak...”

Reyhan Yalçındağ Baydemir, KCK dosyasında insanların özel hayatlarını deşifre edecek konuşmalar olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor:?“Zaten bu dosyanın bir ayağı şimdiden Avrupa’ya uzanmış durumda.?Çünkü tahrifat da var ve bunların hepsi bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkacak...”

KCK davasının avukatlarından Reyhan Yalçındağ Baydemir’le (Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in eşi) KCK’nın ne olduğu, ama daha önemlisi bu davanın ne olup ne olmadığı konusundaki söyleşimiz dün tam bu soruda yarım kalmıştı. Şimdi aynı sorudan devam ediyoruz:

Eminim tüylerinizi diken diken edecek bir şey soracağım şimdi, ama sanki bir Ergenekon davası avukatını dinliyorum şu an?
Çok farklı iki kulvar tabii... Onlar çok ciddi hak ihlallerinin faili olarak bir yargılanmanın konusu, ben ise bütün o hak ihlallerinin mağduru olan taraftayım.

Tamam, ama soruşturmanın topluma farklı bir şekilde empoze edildiği, korku imparatorluğu yaratıldığı, iddianamedeki yanlışlar, telefon dinlemeleri... Benzer itiraz noktaları değil mi?
Tamam, ben size şunu sorayım o zaman: Ben avukatım. Dosyaya ulaşamıyorum. Müvekkilim tutuklandığı gün dahi savcılık veya sorgu hâkimliği tek soru dahi sormuyor ki işin rengi açığa çıkmasın. Ama aynı saatlerde basın nasıl veriyordu peki; “KCK’nın şehir yapılanması ele geçti”, “Bu operasyonlar daha önce yapılsaydı şu saldırılar olmayacaktı”, “Bunlar böyle insanlar, şunları yaptılar.” Sonra ardından bir sürü ses bandı. Özel yaşamın ifşası. Yaptığımız suç duyurularından tek bir sonuç alamadık. Bulunamadı. Ve daha yukarıda sorgu tamamlanmamış, biz kararı bekliyoruz, ama aşağıda bir sürü kanal “Şu kadar kişi tutuklandı” diye yayın yapıyor. Nasıl oldu bunlar?

Peki mesela o telefon dinlemeleri yasadışı mı?
Kesinlikle yasadışı olduğunu söyleyeyim ben size. Ceza Muhakemeleri Yasası’nda çok net bir ifade var, diyor ki: “Bir suç işlenir, biter. O suçun delillerini toplamak için teknik takibe başvurulur.” Tamam? Burada ise her şey soyut, her şey iddia... Kendi yasalarını bile ihlâl ediyor bu sorgulamanın içindeki yetkililer, çünkü suç bulunmaya çalışılıyor.

Bütün dinlemeler mi böyle?
Kesinlikle... Oysa bir de CMK 135 der ki, “Yasaya uygun bir dinleme dahi olsa üçüncü kişiye kadar yakınlarıyla görüşmeler yayınlanmaz.” Dosyada ise bir sürü müvekkilimizin eşiyle, ailesiyle, kardeşi, annesiyle, babasıyla konuşmalar var. Bütün arkadaşlarıyla yaptığı günlük sohbetler, insanların özel hayatlarını deşifre edecek konuşmalar var. Biz bununla ilgili de hukuki girişimlerimizi başlattık. Zaten bu dosyanın bir ayağı şimdiden Avrupa’ya uzanmış durumda. Çünkü tahrifat da var ve bunların hepsi bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkacak. Mesela bir müvekkilim parti meclisi anlamında “PM” dedim diyor, ama PM’nin yerine hep tapelerde “TM” konmuş. Yani KCK-Türkiye Meclisi...

‘Dosyanın bir ayağı Avrupa’ya çoktan uzandı’Abdullah, Fethullah olmuş
Dinleyen mi TM diye anlıyor acaba?
Hayır, ama zaten böyle yapmak istiyor. Bu tahribatlar bilinçli. Bakın bir paragraf aynen şuna benzer şekilde yazılmış: “Masa kahverengidir. ....... Saçların çok güzel..... Akşam sinemaya gidelim mi?....... Heronlar... şöyle atış yapıyorlar....... fethullah....... yemek çok güzel olmuş...” Şöyle verdi basın bunu: “Bunların aslında Fethullah Gülen’e suikast hazırlığı içinde olduğu...” O Gülen nereden çıktı? Arkadaşımız hayatımda böyle bir şey hatırlamıyorum, diyor. Abdullah demiş, o Fethullah olmuş, sonra o olmuş Fethullah Gülen...
Biz de diyoruz ki; zaten başından beri bunun AKP operasyonu olduğuna inanıyoruz. Çünkü kendisine muhalif hiçbir şeyi tanımadığı belli. Son derece intikamcı bir çizgiye sahip. Son derece antidemokratik, her türlü yönteme başvuruyor, kendisine muhalif hiçbir şeye tahammülü yok. Ama acaba dedik, ne kadar korkunç, yoksa bir de burada Fethullah Gülen cemaatiyle Kürt halkı karşı karşıya mı getirilmek isteniyordu? Belki de biz çok daha büyük badireler atlatabilirdik de acaba ucuz mu kurtulduk? Gerçekten sorduk bunu? Çünkü ne alâka? Gülen’in konumuzla alâkası ne? Ve en önemlisi siz bu insanların herhangi bir yerinde, bahçesinde, evinde, işyerinde bir çakı dahi buldunuz mu? Bomba buldunuz mu? Silah buldunuz mu? Ergenekon’dakiler neredeyse TIR’lar dolusuydu. Bunlardan çıkanlar ise flash bellekler, ajandalar, kitaplar, düğün kasetleri, çocuklarının çizgi filmi DVD’leri...

O yüzden zaten şehir yapılanması deniyor?
Peki şehir yapılanmasıyla suç arıyoruz biz de, bunlardan hangisi suç?

“Velev ki KCK olsa bile” diyorsunuz?
Yani velev ki bunun adı KCK değil de alfabenin herhangi başka bir üç harfi olsun. İşte biz bunu da savunmalarımızda işleyeceğiz. Siz içine bakın. Şimdi bir savcıyla aramızda olanı söyleyeyim. Belediye başkanı olan kadın müvekkilim ile sorgusundayız. Aralık operasyonunda. Dedim ki, “Şu kadar yüzdelikle seçildi. Geçmişinde de başarılı bir belediye başkanı. Leyla Güven. Bir sürü teşekkür belgesi almış.” Sordukları şeylerden biri şuydu: “Sizi Demokratik Kadın Hareketi niçin aday gösteriyor?”
Dedim ki, “Olmaz böyle bir şey. Ben bu kadar yıldır bu şehirde avukatlık yapıyorum. Adliyenin tam karşısında bir sürü bilboard var. Yüzlerce kez oraya Demokratik Kadın Hareketi imzalı afiş asıldı. 8 Mart için, kadına yönelik şiddet için, namus cinayetleri için. Yıllardır. Peki siz Savcı olarak niçin soruşturma başlatmadınız, eğer bu yasadışı ise... İddianız nedir?” Dedi ki “Avukat Hanım, direkt onların yasadışı olduklarını söylemiyoruz. Ama bunların örgüt adına hareket ettiğini düşündüklerimiz var içlerinde.” Yani somuta bağlayamıyor. Ve bütün iddialar böyle. O yüzden biz bunu savunmalarımızda çok işleyeceğiz.
Suç ne? Neye göre suç? Aynı şekilde belediye başkanlarımızdan bir erkek müvekkilimizle ilgili savcı dedi ki, “Doğru diyorsunuz avukat hanım. Valla adam öyle biriymiş ki elektriği bile fazla yaktıklarında bağırıyormuş. Her şeyi kuruşu kuruşuna hesap ediyormuş. Bu adam çok iyi belediyecilik yapmış. Ama örgüt adına yapmış. O yüzden suçlu.” Pes artık!

Barış organizasyonları
Ama 366 tane de ek delil dosyası hazırlanmış, o dosyalarda neler var peki?
Keşke birini inceleme fırsatı bulsanız. Örnek veriyorum: Dirayet Taşdemir. Büyükşehir belediyesinin kadın işlerinden sorumlu danışmanı. Üniversite mezunu, gencecik, kadının özlük mücadelesine kendisini vermiş bir feminist.
Bu kızın tutuklanmasına yol açan belgeleri sayayım mı size: Mor Çatı Derneği’nin sığınaklarla ilgili seminerine katıldığı, Öcalan’ın da talimatlarındaki gibi yüzde 40 cinsiyet kotasıyla ilgili şu şu konferanslara gittiği, ev aramalarındaki bilgisayarlarda yazan konferans, atölye gibi çalışmalar karşısında isminin olması, dolayısıyla KCK’nın kadın yapılanması alanında faaliyet gösterdiği... Şaka yapmıyorum ama...
Ya da Viran Belediye Başkanı. Her Sayıştay denetçisinden teşekkür belgesi almış. Rakamları inanılmaz düzgün. Niye tutuklanıyor? Küçükdikili beldesinde bazılarının dağda yaşamını yitiren çocukları var. Başkan olduğu dönemde onlardan bazılarına taziyeye gitmiş, üç kere de mevlitlerine gitmiş. Pardon? “Ölen kişinin kimliği” diye bir suç yasada var mı? Kaldı ki Hıfzısıhha Yasası’na göre zaten o onun işi.
Yine çok ilginçti, Savcı Bey iddianameyi özetlerken neredeyse söz alıp “Lütfen, pes yani” diyecektim. Çünkü şöyle dedi, “Türkiye’deki feminist kadınlarla işbirliği yapma...” Neymiş, bazı barış organizasyonlarına katılmışlar. Bu da mı suç?
Yani diyor ki, sen insan da olma, başkan da olma, demokrat da olma, kadın da olma, hele yüzde 40 kadın kotasından bahsediyorsan sen kesin Öcalan’ın talimatıyla hareket ediyorsundur.

‘Dosyanın bir ayağı Avrupa’ya çoktan uzandı’KCK’nın önerileriyle BDP’ninkiler buluşabilir

Peki ben yine söyleşimizin başındaki ta ilk soruma gelmiş olayım, çünkü oradan vardık buraya: Siz “KCK PKK’nın şehir yapılanması değil” mi diyorsunuz, yoksa “KCK eşittir PKK, ama bu davadakilerin KCK’yla alâkası yok” mu diyorsunuz?
Bakın, KCK legal bir oluşum değil. İllegal bir oluşum. Dolayısıyla “şehir yapılanması” tanımı yanlış, çünkü zaten KCK faaliyetlerini yasadışı yapar. “Şehir yapılanması” demek, ne demek; Türk yasalarına göre kurulmuş değil ki... Bu işe ilk başladıklarında “Bağımsız Kürdistan” diyorlardı, şimdi “özerk model” öneriyorlar, falan filan... Ama tabii ki buna dair de pek çok görüşleri, ideolojileri, ideologları var. Bunların ellerinde sadece silahları yok, bir de alternatif modeller, sistemler sunuyorlar. Ve tabii ki kadınla da ilgili, belediyecilikle de ilgili görüşleri var.
Ama ben çok netim ki bu yaşadıklarımız KCK değil. Bir tutuklananlar KCK’lı değil. Tutuklananlar tamamıyla bu siyasi zeminin tasfiye edilmesi için hedef seçildiler. Pek tabii ki etkilenmeler olabilir. Şimdi birbirimizi kandırmayalım. Hiçbirimiz çocuk değiliz. Bu son 30 yıldır bu coğrafyada yaşayan bizler, hukukçular, kadınlar, insan hakları savunucuları, siyasetçiler, mutlaka verilen özgürlük mücadelesinden, dil talebinden vesairelerden etkileniyor. Ama bu mesele koca bir yalan ve iftiradır, bu yaşadığımız o değil.

‘AÇIK KONUŞMALI’
Bence de artık “Bana önce PKK terör örgütüdür de, sonra görüşelim”deki gibi nahifliklerde bulunmanın âlemi yok, açık açık konuşmak lazım: Siz “KCK’nın önerileriyle BDP’nin ya da bizim önerilerimiz buluşabilir” mi diyorsunuz?
Elbette buluşabilir. Tabii ki... Bunun kadar normal bir şey olabilir mi? Yüzde 40 örneğini o yüzden sürekli veriyorum. 27 kadın müvekkilim kadın kotası istiyor diye tutuklu. Niye? Öcalan da demiş. Ama Öcalan’ın da kadına dair bir görüşü var yani...

İyi de Batı’daki Türk kadınları da aynı kotayı istiyor?
Ama yok efendim zaten Türkiye’deki feminist kadınlarla ortak çalışma yürütmek de bu kapsamda suç ya... Mesela artık Hakikatlar Komisyonu kurulsun bile demeyeceksiniz, çünkü o da KCK iddianamesi içinde geçiyor, onu da isteyenler kolaylıkla KCK üyesi olabilir.
Bakın benim asıl korkum ne biliyor musunuz? Bunları gördükçe, yani bu bölgenin insanlarını legalde dahi adım atamayacak bir hale dönüştürdükçe, artık burada herkes şunu sormaya başladı: “Acaba bize başka bir şey mi işaret ediliyor?” Niye biliyor musunuz? Çünkü bu insanların büyük bir kısmı zaten geçmişlerinde 10 sene 20 sene içeride yatmış kadınlar ve erkekler.

Yani ne işaret edildiği düşünülüyor?
“Tamam, senin cezan bitti mi? Çıktın mı? BDP’ye mi girdin? Kültür sanat çalışmalarında mısın? Basında mısın? Kadın Meclisi’nde misin? Ama bak sen hâlâ muhalifsin. Sana bu demokratik kanallar içerisinde bu biçimiyle yaşam hakkı tanımazsam o zaman hepiniz tekrar dağa gidin” demektir. İşte o zaman da siz savaşın bitmesini istemeyen güçler tarafından destekleniyorsunuz ya da bizatihi o gücün kendisi demeksinizdir. Çünkü bakın burada bir hukuk katliamı yaşanıyor. Sizce niçin birinci gün 350 tane avukat buradaydı ve aralarında pek çok Türk meslektaşımız vardı? Sadece dayanışmak için mi? Hayır! Çünkü bu davanın bu ülkede yaşayan herkese bir geri dönüşü olacağını bildikleri için.
Çünkü bu verilen en belirgin mesaj bu: Sizin politik muhalif kimliğiniz var ve siz legal alanda bir mücadele yürütüyorsunuz. Ve siz basın açıklamalarında dövülüyorsunuz, pek çok engelle karşılaşıyorsunuz -çünkü biliyorsunuz, 2004’ten sonra düşünce özgürlüğü yine korkunç bir hâl aldı- ama buna rağmen direniyorsunuz, “Ben bu legal sınırların içinde mücadelemi sürdüreceğim” diye. Fakat bir gün adım atamayacak hale geliyorsunuz. Total olarak tutuklanıyorsunuz. Hiçbir yaşam alanı tanınmıyor size.
Şimdi size soruyorum: Geride kalan gençler bunu nasıl okusunlar? Mesela ben şimdi bir genç olsam ne derim? Mücadelemden geri durmayacağım. Bunda kesin kararlıyım. Peki legal alanda kalıp tutuklanmak mı daha iyi yoksa? Kişiliksizleşip evde oturmayı reddettiğim için zaten bir sürü bedel ödemişim. Peki ne o zaman?

‘DAĞA ÇIKIŞ TRAJEDİ’
Yani dağa mı?
Bu nedenle zaten gençler hâlâ dağa çıkmaya devam ediyor, ki korkunç bir trajedi bu. Bizim bütün çabamız, özellikle kendi kuşağının bir kısmını yitirmiş biri olarak, bu savaşın bitmesi. Ben 91’de Ankara Hukuk’a başladığımda benim yaşıtım pek çok genç dağa gitti ve şimdi onlar yoklar. Biz böyle bir kuşağız ve onun içindir ki sevgili Fırat Anlı “Bakın biz son kuşağız, bizden sonrakilerle belki bunları da oturup konuşamayacaksınız” dedi.
Çünkü biz her şeye rağmen, çektiğimiz tüm acılara rağmen içimizden birlikte yaşama arzusunu çıkarmamış bir kuşağız. Oysa bir kere ben dahil bizim çoğumuz işkenceden geçmiş bir kuşağız.

Siz de mi?
Tabii, 12 gün boyunca aklınıza gelen, sistematik, bütün işkenceleri görmüş biriyim.

12 güne her şeyi sığdırdılar mı?
İsterlerse bir saate de sığdırıyorlar... Ki bizzat ben gözaltında Ferhat Tepe’yi öldürdüğünü itiraf eden ekip tarafından sorgulandım.

Ne zamandı?
1994. 20 yaşımdaydım. Ankara’da hukuk öğrencisiydim. Eve otobüsle dönerken Elazığ’da ihbar üzerine durdular, bir grup öğrenciyle birlikte beni de aldılar ve JİTEM’de işkenceyle sorguladılar.

‘ACILARI KAŞIMIYORUZ’
“Olmayan” JİTEM’de?
(Gülüyor) JİTEM’di ama işte orası... Yani bunu anlatmaya çalışıyorum işte. Biz bu acılarımızı bir kaşıma konusu, bir yarıştırma konusu yapmayıp, hâlâ direniyoruz... Çünkü çok çok çok acısını çektik... Ben 12 günde çektiğimi, arkadaşlarımızla yan yana getirilerek nasıl işkenceler yapıldığını 12 yıl anlatsam bitmez, ama bir de düşünün ki şu an hayatta olmayanlar var. Hatta bırakın bir mezarı olmayanlar var. Ama bizim kuşağımız, biz bunların kiniyle hareket etmiyoruz. Bakın ben hâlâ bu ülkedeyim. İki çocuğum var. Burada okusunlar, burada yaşasınlar, kök salsınlar istiyoruz. Ama biz şu anda duyuyoruz, halen üniversiteli gençler gidiyor ve onlar çok farklı.

Çünkü onlarda dağa gitmenin yanı sıra bir de Türklerden nefret başladı değil mi?
Doğru, işte savaşın en büyük zararı budur, bunu söylüyorum zaten. Aynı şekilde Türk gençleri de Kürtlerden nefret ediyorlar. Ve ben onlar için de çok üzülüyorum. Bir halktan total olarak nefret etmek nasıl bir şeydir? İnsanın içi acıyor. Bu değil. Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı değil mi? Peki bu muydu? Böyle miydi? 1923 bu muydu gerçekten? Ama niye sonra bütün sözler unutularak, bütün bir halk yok sayılarak, reddedilerek, kimliği, her şeyi inkâr edilerek ve hâlâ demokratik kanallar içinde yaşamak istiyoruz demelerine rağmen bu insanlara bunu yapmak... Olamaz böyle bir şey. Çok fazla bedel ödendi. Ama hâlâ daha ödetilmesine inanın bu halkın ne ekonomik ne psikolojik ne fiziksel ne zihinsel artık dayanacak gücü kalmadı.

e-mailiniz kontrol altında
“Eskiden cezaevlerinde, nezarethanelerde ‘Burada Allah yok, peygamber de izne çıktı’ yazardı. Hiçbir kural yoktu. Tamamen kuralsız insanlar üzerimize gelirlerdi. Mesela işkencedeyken göz bağımız indiğinde çok nadir gümüş yüzüklülere rastlardık. Onlar hep geride dururlardı. Dindarlar teşkilatın içinde yoktu çünkü... Bugün operasyonlarda dikkat ettim tamamı namaz kılıyor, tamamı oruç tutuyor, tamamı gümüş yüzüklü. Farklı düşünen, farklı davrananı hiç yoktu. Tabii ki ibadetini yapacak, tabii ki onlar da teşkilatta olacak, buna sonuna kadar sahip çıkıyorum, ama bu dönemde de işin içine artık teknik takip ve ortam dinlemeleri girdi. ‘Devletin aklı’ olan bunlar artık bu biçimiyle geliyorlar. Sizin e-mail’iniz kontrol altında. İsterseniz takip ettiğiniz davayla ilgili size bir e-mail gelmiş olsun, fark etmez, o e-mail size geldi mi, siz yandınız artık.”

Tek talihsizliği başka birine benzemek
“Biz bas bas bağırıyoruz ki, bu dosyada bir genç var, Rahmi Özmen. Bu çocuk sara hastası. Çok sık sara nöbeti yaşıyor. 18 aydır cezaevinde. Arkadaşları sırayla başında duruyor, çünkü nöbet geldiğinde birinin duyup hemen dilini gırtlağından geri çıkarması lazım, yoksa ölebilir. Defalarca kere gittik, bu çocuğu şu şahıs diye tutuyorsunuz, değil ama. Değil gerçekten de... Bakın görün korkunç bir karar çıkacak ve maalesef yine hiç istemediğimiz halde AİHM’den çıkacak. Çünkü hayatta çocuğun tek talihsizliği aranan başka birine benzemek. Şaka gibi değil mi? Ama şaka değil.”

2007’den itibaren nasıl seyrettin?
“Soruşturma dosyaları ta 2007’ye dayanıyor. ‘Bunların bir kısmı çok kere yurtdışına gitmiş’ deniyor. İnsaf! Belediye başkanları zaten yurtdışına gider. Ama sen dışarı adım atmışsan bunu zaten örgüt adına yapmışsındır, deniyor. Peki böyle bir şey vardıysa 2007’den itibaren sen nasıl seyrettin? Bunların 14 Nisan 2009’a kadar suç işlemesine nasıl izin verdin? Yüz kere yurtdışına gittiler, belki de geri gelmezlerdi.”