Patlamada niye eline bir şey olmamış

Ceylan’ın öldürüldüğü günden itibaren soruşturmayı takip eden avukat, İHD Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Serdar Çelebi: “Bilirkişi raporunda Ceylan’ın elinde tahra var diyor, büyük ihtimalle tahrayla eğilmiş ve yerdeki bombaya vurmuş, patlatmış diyor.
Ama patlama sırasında niye eline bir şey olmamış, otururken vurulsa nasıl olur, ayakta vurulsa nasıl olur, yara izlerinde bulgular nedir, bu tip bilimsel ayrıntılara girmiyor”

Patlamada niye eline bir şey olmamış
Serdar Çelebi, Ceylan Önkol’un ailesinin avukatı ve İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi...

14 yaşındaki Ceylan Önkol’un, Diyarbakır’ın Lice ilçesinde, köyün küçükbaş hayvanlarını otlatırken bir bombanın patlaması sonucu parçalanarak ölmesinin üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yılda neler yaşandığını, olay gününü, söyleşimizin ilk bölümünde Ceylan’ın ailesinden dinledik. Siyaset sosyoloğu Prof. Dr. Nur Vergin dün o ilk bölümle ilgili bize “Dante’nin ‘cehenneme iniş’i gibi bir şey” dedi, ki herhalde ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi.
Bugün ise işin hukuki ve insan hakları açısından değerlendirmesiyle devam ediyoruz. Konuğumuz Önkol ailesinin avukatı ve İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu üyesi Serdar Çelebi:
Ceylan’ın öldüğü gün olay yerine ilk gidenlerden biriymişsiniz; nereden geldi haber, hemen koştunuz gittiniz?
İHD yıllardır bölgede faaliyet yürüten, insanların hemencecik kendilerini anlatabilecekleri, yardım talep edebilecekleri yer olarak gördükleri bir dernek. Bölgede tanınıyoruz. Buna benzer her türlü başvuruda hemen olay yerine gitmişiz, heyetler oluşturmuşuzdur. Büyük ihtimalle yine köylüler tarafından bu tür çalışmalarımızla bilindiğimiz için olayın hemen akabinde bizi aradılar. Bize bir çocuğun bombayla öldüğünü, çağırdıkları halde askerlerin gelmediğini, savcının gelmediğini, cenazenin yerde olduğunu, haberi duyan basın yayın kuruluşlarının geldiğini söylediler.
Siz köye vardığınızda durum nasıldı?
Tam hatırlamıyorum, ama dernekten iki arkadaşımız ve ben tahminen olaydan iki-üç saat sonra köydeydik. Gittiğimizde cenaze daha yerdeydi.
İlk bakışta bu olayın ne olduğunu düşündünüz?
Mayın olabileceğini düşündük. Çünkü hani abartısız ayda bir bize yansıyan veya yansımayan, kırsalda çocukların mayına basarak ölmesi olağan bir şey burada. Belki kulağa da hoş gelmiyor, ama özellikle bahar aylarında, insanların hayvanlarını otlatmaya çıkardığı mevsimlerde buna benzer çok sayıda olay oluyor. Biz de yine bir mayın olduğunu düşündük, ama köylüler patlamadan önce bir uğultu sesi duyduklarını söyleyince atılma ihtimalini de düşünmedik değil.

HUKUK CİNAYETİ
Köye vardığınız o andan itibaren, bir hukukçu ve insan hakları ihlalleri konusunda çalışan bir uzman gözüyle neler yaşandı, nerelerde aykırı durumlar oldu, sizde hangi soru işaretleri oluştu, önce onları sıralar mısınız?
Birincisi daha ilk gittiğimizde bize Lice Cumhuriyet Savcısı yerine imamın gönderildiğini, olay yerinde video ve fotoğraf çektiğini, savcının karakolda beklediğini, cenazeyi karakola götüreceklerini söylediler.
Şimdi ortada çok ciddi bir yaşam hakkı ihlali ve şüpheli bir ölüm var. Yani yatağında ölen biri yok. “Getirin, inceleme yapayım” denmez. Savcının oraya gidip bütün delilleri toplaması gerekir. “Benim güvenliğim yok, imamı gönderiyorum” demek başlı başına zaten bir skandal, bir hukuk cinayeti. Savcının can güvenliği yoksa o zaman imamı nasıl gönderiyorsun?
Belki imama bir tehdit olmayacağını, ama kendisinin aynı durumda olmadığını düşünmüştür?
Koca devlet, koca ordu... Orada jandarma askeri birlikleri var. Vatandaşın ona karşı bir şey yapabileceğini dü?ünmesi, bilmiyorum ama insanın aklının almayacağı bir şey.
Daha sonra Genelkurmay’dan yapılan açıklamada mealen “Bir olayın arkasından gittiğimde askerime mayınlı veya el bombalı tuzak kurulduğu oluyor” dendi. Bu sizce haklı bir gerekçe sayılamaz mı?
Yani orası üç askeri birliğinin görüş menzilinde olan ve sürekli kontrol edilen bir yer. Kendilerinin hâkim oldukları bir yer. Koca devletin böyle bir çekinceyle oraya gidememiş olmasını benim bir hukukçu, bir insan hakları savunucusu olarak kabul etmem mümkün değil. Yani Ceylan’ı öldürmüşler, sırf onu oraya tuzak diye mi kurmuşlar? Ben buna benzer tek bir olay dahi bilmiyorum. Olay yerine gitmemenin gerekçesi olarak bu gösterilmez. Kaldı ki üç gün sonra tuzaklar ortadan kalkmış mı, üç gün sonra niye gitmişler de bir olay olmamış?
Bakın ayrıca savcılık da olay yerine gitmeyen güvenlik görevlileri hakkında soruşturma başlatmış. Bu da demektir ki bir talimat vermiş gidin diye, giden olmamış, o da bir soruşturma başlatmış.

RAPORDAKİ ÇUKUR
Dolayısıyla orada hukuk bir kere çiğnendi. Olayın olduğu gün olay yeri incelemesi yapılamadı. Oysa bilirkişi raporu hep olay yerinden bahsediyor, ama olay yerindeki deliller üç gün boyunca muhafaza altına bile alınmamış, ancak üç gün sonra gidiyorlar. Mesela bilirkişi raporunda 25 cm genişliğinde 3 buçuk cm derinliğinde bir çukur var deniyor. Yani bir ayak tökezlemesiyle oluşabilecek kadar bir yer. Ama karakolun, savcının göndermiş olduğu imamın beyanları ve ilk çekimlerine göre öyle bir çukur yok. Görgü tanıklarının da hiçbiri çukurdan bahsetmiyorlar.
Yine mesela bilirkişi raporunda Ceylan’ın elinde olup bombaya vurduğu iddia edilen tahrayı (Köyde hayvanları otlatmaya gidenlerin çalı çırpıyı kesmek için ellerine aldıkları, orak biçiminde, kesici bir alet) incelememişsin, üstünde iz var mı yok mu, bir kayıt yok.
Tahra şu anda nerede?
Ceylan’ın evinde. Hiçbir şekilde savcılığın soruşturma dosyasına girmedi. Daha bunun gibi pek çok şey var.
Peki, ama olay yerine gelmemenin tek sonucu bunlar değil herhalde?
Tabii bunlar hukuki sonuçları, işin bir de insan hakları boyutu var. Bir anneye kendi çocuğunun parçalanmış cesedini toplatma işkencesinin çektirilmesi var. Onun başında altı-yedi saat devlet gelecek, araştıracak diye bekletme işkencesi var.
O bekleyişin sonunda ne oldu da bekleme bitip, cenaze karakola götürüldü?
Biz ısrarla götürmeyin, savcı gelsin, olay yeri incelemesi yapsın dediysek de sanırım korktuklarından dinletemedik. Bunun üzerine tabutla beraber hep birlikte Abalı Jandarma Karakolu’na gittik. Zaten savcı orada bizi bekliyordu. Gittik, Ceylan’ı hemen bir konteynıra aldılar. “Ne yapıyorsunuz?” diye sordum, nizamiyenin bahçesindeki o konteynırda otopsi yapıyorlarmış.
Siz girdiniz mi otopsiye?
Girmek istedim, savcı “Ailenin vekâleti olmadan almam” dedi. “O vakitte hemen vekâleti nasıl getireyim” diye biz tartışmaya başladık, ama sonuçta almadı.
Aslına bakarsanız izin verseydi de giremezdim. Mart 2006’dan beri çocukların otopsisine giremiyorum. Mart olaylarındaki otopsilere girmiştim, çok fenaydı, kurşunla kafası parçalanmış, beyni dışarıda çocuklar vardı. Yürek kaldırmıyor. Büyüklerin otopsisine girebiliyorum, ama çocukların ki başka... Hani edebiyatçı falan değiliz, tam dile getiremiyoruz belki, ama yüzlerinde hep şöyle bir ifade oluyor çocukların: “Bana ne yaptılar?” Gerçi belki de sen o anlamı veriyorsundur, ama bakıyorsun masum bir yüz ve gözleri sana bakıyor, sana bir şeyler söylüyor, “Niye yaptınız bunu? Benim suçum neydi?” diye. Ceylan’da da o vardı...

OTOPSİYE GİREMEDİM
Ceylan’ı siz gördünüz mü?
Babanın beyanı alınırken içeri girdiğimde Ceylan’ı gördüm. Paramparçaydı. Yüzü sağlamdı, elleri, ayakları sağlamdı, bakışları, gözleri sağlamdı, ama göğsünden itibaren kalanı paramparçaydı.
O vesikalık fotoğrafındaki gibi mi bakıyordu?
Gözleri kısılmıştı biraz, ama fotoğrafı andırıyordu tabii. Sonra otopsiye başlandı, beni tekrar dışarı çıkardılar. Zaten dediğim gibi kalamayacaktım da, gerçekten çok kötü bir manzaraydı.
Otopsi niye bir konteynerde yapıldı?
Savcı otopsinin orada yapılacağını söyledi. Tabii biz itiraz ettik, “Diyarbakır değilse bile bari Lice’deki hastaneye götürelim. Yakın bir yer. Aydınlatması bile sağlıklı olmayan bir yerde yapılmasının anlamı ne?” dedik, ama doktor da sesini çıkarmayınca otopsi orada yapılmaya başlandı. Bir saat falan sürmedi zaten. Şimdi size otopsi tutanağını okuyayım, (Açıyor klasörden ilgili dosyayı bulup, okuyor) “Otopsi yardımcısı M.Y. adli hizmetli olarak çalışır. V.Ö. temizlik görevlisi olarak çalışır.” Doktor da bir tane, yeni mezun olmuş pratisyen bir hekim.
Otopsi yardımcıları hizmetli ve temizlikçi mi?
Evet, gerçi otopsi yardımcısı pek fazla bir şey yapmıyor, ama şüpheli bir ölüm var. Diyarbakır uzak değil ya da Lice Hastanesi uzak değil. Sanki “Bir an önce otopsi yapayım, kapatayım, defnedeyim” zannıyla hareket edilmiş gibi...
Peki otopsi sağlıklı yapılsa ölüm olayının nasıl gerçekleştiği de anlaşılır mıydı?
Yine de kriminal bir incelemeyi gerektireceği muhakkak. Ben direkt sağlıklı bir otopsiyle kesin sonuca ulaşılır falan demek istemiyorum, ama belki de daha uzman bir kişinin yapacağı bir otopsiyle patlamaya ilişkin farklı bir sonuca ulaşılabilirdi. Sadece ölüm sebebini belirlemek yetmez, otopsinin asıl amacı ölüm şeklini de bir şekilde açığa kavuşturmak olmalıdır.
Otopsiden sonra not ettiğiniz bir vaka oldu mu?
Otopsi tutanağındaki imza eksiği nedeniyle baba ve ağabeyi bırakmadılar, baba ve ağabey kızlarının cenazesine gidemedi. Tabii bu acıyı artıran bir şey. İmza bekleyemez miydi diye soruyor insan. Sonra savcı otopsi tutanağını bana vermedi, ancak baba adına zorla aldık. Olay yerine gidilmeme tutanağını zorla aldık. Ertesi günü dosyanın fotokopisini istedik, dosyaya gizlilik kararı aldık vermeyiz dediler.
Gizlilik kararı demek, ne demektir?
Avukatın dosyaya ulaşamaması, dosyaya giden gelen çıktıları bilmemesi demektir. Üstelik çok ilginçtir, ki olayın ikinci günü daha, ne olduğu bile belli değilken savcılık bunu örgütün yaptığını söyleyerek, gizlilik kararını terör ve mücadele yasasına dayanarak aldı. Mağdur tarafın dosyaya erişemeyeceğine ilişkin bir sınırlama yok, buna rağmen hukuk yine çiğnendi. Biz bilirkişini raporunu bile medyadan almak zorunda kaldık.
Peki, gelinen son aşama ne, dosya kapandı mı?
Soruşturma devam ediyor, henüz açılan bir dava yok. Biz en son Kocaeli Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer’den alternatif bir mütalaa aldık. Çünkü ilk hazırlanan bilirkişi raporunda silahla ilgili tespitler, patlayıcı maddenin artıkları üzerinde kriminal incelemeler yapılmıştı, ama ölüm sebebine ilişkin tatmin edici olmayan, çok kurgusal cümleler vardı.
Kriminal incelemeden ne çıktı?
Ceylan’ı öldüren patlayıcının “40 mm’lik bomba atar bir silahın” mühimmatı olduğu. Ama rapor o mühimmatın ne şekilde oraya geldiği konusunda bir şey söylemiyor.

40 MM’LİK BOMBA ATAR
Yani ilk haberlerdeki gibi havan topu değilmiş?
Evet, değilmiş. Zaten o konu da tamamen bomba uzmanının alanına giren bir şey. Bomba uzmanı 40 mm’lik bomba atardan çıkmış diyorsa, bizim de ona ekstradan bilirkişi talebinde bulunma gibi bir ihtiyacımız yok.
Çevredeki tabur ve karakollarda 40 mm’lik bomba atar silah var mıymış?
Savcılığın yapmış olduğu soruşturmada askeri birliklerden o bilgi istenmişti, ilk gelen şeylerde 40’tan bahsedilmiyordu. Daha sonra bizim talebimiz üzerine var mı yok mu diye sordurmuştuk, ama zaten ben şunu söylemek istiyorum: Bize insanlar havadan bir şey geldi, bir uğultu duyduk, sonra bomba patladı dedi. Ama bunun milimetresi 40 mı, 60 mı, 80 mi onlar bilemez. Dolayısıyla verilen beyanlarla çelişkili bir durum yok.
Acaba Ceylan’ın bulunduğu meşelikle çevredeki tabur ve karakolların menzilleri yeterli mi?
Raporda değil diyor, ama düşünecek olursanız seyyar birlikler de var.
Bu arada örgütün elinde 40 mm’lik bomba var mı?
Tutulan tutanakta “Şimdiye kadar biz rastlamadık, ama örgüt temin edebilir” diyor.
Peki o raporda ölüm sebebi için ne deniyor?
Ceylan’ın elinde tahra var diyor, büyük ihtimalle tahrayla eğilmiş ve yerdeki bombaya vurmuş, patlatmış diyor. Ama patlama sırasında niye eline bir şey olmamış, otururken vurulsa nasıl olur, ayakta vurulsa nasıl olur, yara izlerinde bulgular nedir, bu tip bilimsel ayrıntılara girmiyor.
Sizin alternatif rapor ne diyor?
Biçer’in raporunda bir kere, diğer bilirkişi raporunu hazırlayan iki bomba uzmanının patlayıcılar hakkında bilirkişilik yapabilecekleri, ama olayın nasıl cereyan ettiği konusunda ehil olmadıkları eleştirisi var.
İkincisi Ümit Biçer aylarca her ayrıntının üzerinde çalıştı ve vardığı sonuç şu: Bu bomba yerde de patlamış olabilir, atılmış da olabilir, yere yakın bir yerde de patlamış olabilir, ama bu Ceylan’ın vurarak patlattığı bir nesne değil. Ceylan bunun belli bir mesafe uzaklığında; vücuttaki yaralara bakarak söylüyor bunu.
Yere de eğilmeden vurmasına imkân yok?
İmkân yok. Oysa ki ellerin kendisi sağlam. Ayrıca vücuttaki diğer yara izleri de bunun belli bir mesafe uzakta patladığını söylüyor.
Yani sonuç?
Birincisi şunu söyleyeyim; bizim amacımız özellikle bunun uzaktan atıldığını ispatlamak değil. Bizim amacımız gerçeğin ortaya çıkarılması. Tarafsız, hukuka uygun, etkili bir soruşturma yapılması. Desin ki savcı bakın bu bu bu gerekçeyle bunun faili bu, yakaladık getirdik ya da yakalayamadık araştırıyoruz. Ama olayın başından beri bir şekilde bir çabayla olay farklı yerlere kanalize edilmeye çalışılıyor gibi bir durum var.

Patlamada niye eline bir şey olmamış
Prof. Dr. Ümit Biçer’in, Ceylan’ın yaralarına bakarak hazırladığı alternatif mütalaasına göre, bomba yerde de patlamış olabilir, atılmış da olabilir, yere yakın bir yerde de patlamış olabilir. Ama bu Ceylan’ın vurarak patlattığı bir nesne değil. Ceylan bunun belli bir mesafe uzaklığında...

‘FAİL YOK’ DENİYOR
Sizce bundan sonrasında ne olacak?
Herhalde “Faili meçhul” olarak raflara kalkacak.
Üstelik galiba şu ana kadar gelinen noktada faili kendisiymiş gibi duruyor Ceylan’ın?
Zaten Jandarma’nın fezlekesinde de “Fail yok” deniyor. Faili kısmına faili meçhul denilebilirdi, faili tespit edilememiş denilebilirdi, ama fail yok diyor. Faili bulması gereken kişilerin “fail yok” demesi zaten onlar açısından olayın bittiğini gösteriyor. Fail yoksa bulunması gereken failler de yoktur. Ve dolayısıyla Ceylan kendi kendini öldürmüştür.

Patlamada niye eline bir şey olmamış

Ceylan Önkol, 28 Eylül 2009 sabahı köyün hayvanlarını otlatırken patlayan bombayla yaşamını yitirdi.

Bölgeden üç kısa not
Konuyla ilgisiz, ama gitmişken bölgeden üç kısa izlenim:
1- Referandumda “boykotçu” Kürtler “evetçi” Kürtlere bir isim takmış, aralarında hâlâ o isimle konuşuyorlar: Beyaz Kürt! Bu ifadeyi mesela şöyle bir cümle içinde duyabiliyorsunuz: “12 Eylül sabahı baktım karşıdan bir Beyaz Kürt geliyor, önce birbirimize ters ters baktık, sonra yürüyüp geçtik.”
2- Bölgede nasıl sandıktan ne çıkacağı merak konusu idiyse 12 Eylül’den bu yana da başka bir mesele merak konusu olmuş: Yeşil Kart’lar iptal edilecek mi? Yeşil kart sahibi boykotçular arasında “Benimki iptal edilmiş mi daha bakmadım?”, “Ben geçen gün sağlık ocağına gittim, iptal edilmemişti”, “Falanca köyde edilmiş” benzeri konuşmalar yaygın.
3- Görebildiğimiz kadarıyla şu anda Diyarbakır’da yanıtı merak edilen asıl soru ise şu: “Ankara’da ne oluyor?” Kimle konuşsak bize bunu sordu. Özellikle de “İmralı’yla gerçekten görüşülüyor mu? Kim görüşüyor?” sorusunu... Açılımda hayal kırıklığına uğrayan bölgedeki Kürtler görüşme haberleriyle birlikte sanki yeniden ümitlenmişler gibi...

DİĞER YENİ YAZILAR