Kalp Sağlığı ve Spor İlişkisi

19 Ağustos 2019

Kalp, sportif faaliyetler sırasında en çok değişkenlik gösteren, sportif faaliyetlerden en çok etkilenen ve sportif kapasiteyi en çok etkileyen organlardan bir tanesidir. Hayati önem taşıması nedeni ile de ayrı bir önemi vardır. Bununla birlikte özellikle bilinçsiz bir şekilde, sağlık kontrolleri tamamlanmadan yapılan egzersiz ve sportif faaliyetlerde sağlık açısından problem çıkaracak pek çok sorun yaşanabilmektedir. İşte bu nedenle egzersiz fizyolojisi konusunda kalp sağlığı ve sportif faaliyetler sırasında kalp hızı kontrolü hemen herkes tarafından bilinmesi, dikkat edilmesi gereken başlıklardan bir tanesidir.

Spora Başlamadan Önce Kontrol Şart

Teknik bilgilere geçmeden öne bazı temel konuların altını çizmekte fayda var. Hangi yaşta olursa olsun, daha önce düzenli egzersiz yapmamış bireylerin, kalp sağlığı açısından kontrollerini tamamladıktan sonra sportif faaliyetlere başlamaları çok nemlidir. Bununla birlikte ailesinde kalp ve damar sistemi hastalığı öyküsü bulunan herkesin 40 yaşından itibaren yıllık kardiyolojik muayenelerini yaptırmaları, bilimsel kılavuzlar tarafından önerilmektedir. Eğer ki ailede kalp ve damar sağlığı öyküsü yoksa rutin yılık muayeneye başlama yaşı 40’tan 50’ye yükselmektedir.

Bu bilgilerin ardından herkesin bilmesi gereken ve egzersiz sırasındaki kalp hızı konusunu içeren bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. Normal, sağlıklı bir erişkinin kalp hızı, dakikada 60-100 atıştır. Bu değer kişinin yaş, kilo, boy, fiziksel kapasite, cinsiyetine göre değişmekle birlikte kansızlık, tiroid hastalıkları gibi bazı durumlar bu değerde değişikliklere neden olabilmektedir. Kalp her atışı ile içinde sakladığı kanı vücuda pompalamaktadır. Her atımında pompaladığı kan, tüm vücuda yayıldığı gibi kalp damarlarına da yayılmakta ve kalp kasını da beslemektedir.

Laktik Asit Eşiği

Yürüyüş, koşu, bisiklete binme ve yüzme gibi “aerobik” egzersizlerde vücutta artan iş yükü nedeni ile bazı değişiklikler meydana gelmektedir. Sağlıklı kişilerde egzersiz sırasında kol, bacak gibi bölgelerdeki kas aktivitesinin artması ile birlikte bu bölgelerdeki oksijen ihtiyacı da artmakta ve aynı şekilde artan hızı nedeni ile kalp kasının da oksijen ihtiyacı artış göstermektedir. Bununla birlikte kaslarda “laktik asit” denen bir yan ürün oluşmaktadır. Dolaşımın hızı -egzersiz sırasında temel olarak kalp atım hızı ve damarların büzülüp genişleme yeteneği ile düzenlenmektedir-, oluşan laktik asidin temizlenme hızına yetişemezse vücutta laktik asit birikmeye başlar (laktik asit eşiği). Yapılan egzersizin yoğunluğuna göre de bu artış ve vücudun bu ihtiyaç artışına verdiği tepkiler değişiklik göstermektedir. Ancak temel olarak bilinmesi gereken şey, düzenli olarak sürdürülebilecek bir aerobik egzersizin “laktik asit eşiği”nin altında bir eforla yapılması gerektiğidir. Bu tempo ise yaklaşık ve kaba olarak şu şekilde tarif edilir; egzersiz devam ettirilirken, nefes nefese kalmadan, rahat bir şekilde sohbet edilebilecek düzey.

Güvenli Kalp Atış Hızı Ne Olmalı?

Temel seviyede en çok sorulan sorulardan bir diğeri ise egzersiz sırasındaki güvenli kalp atım hızının kaç olduğudur. Bu sorunun cevabı; kişinin yaşı, kilosu, boyu, fiziksel kapasitesi, egzersiz geçmişi, etnik kökeni gibi pek çok değişkenden etkilenmektedir. Ancak günümüzde kabul gören formülize edilmiş bazı rakamlar mevcuttur. Kalp sağlığını riske atmadan, nabzın arttırılabileceği en yüksek seviye için “220 - Yaş Formülü” kabul görmektedir. Yani 50 yaşındaki bir birey; kalp sağlığını riske etmeden, ani kardiyak olaylarla karşılaşma riskini arttırmadan egzersiz yapabilmesi için kalp hızını 170’in altında tutmalıdır.

Yazının devamı...

Bayramda Eti Dengeli Tüketin

7 Ağustos 2019

Kırmızı et, yüksek kalitede esansiyel aminoasit içeren, B vitaminleri, demir ve çinko açısından zengin bir besin kaynağıdır. Vücutta sentezlenmeyen amino asitlerin bir kısmı bitkisel kaynaklı gıdalardan da elde edilebilirken bir kısmının alınabileceği yegane besin kaynağı kırmızı ettir. Ayrıca kırmızı ette bulunan proteinlerin %75’inden faydalanılabilirken bitkisel proteinlerin yalnızca %50’si vücut için kullanılabilmektedir.

Öncelikle faydalarından başlayalım. Nedir kırmızı etin faydaları?

Çok iyi bir protein kaynağıdır…Sağlıklı bir beslenme programı içinde günlük kırmızı et tüketimi kişinin kilo, boy, yaş ve fiziksel özellikleri ile değişmekle birlikte 50-150 g arasında olmalıdır. Yaklaşık 100 g kırmızı et, sağlıklı bir erişkinin günlük protein ihtiyacını karşılamaya yeterli olmaktadır. Hem de kırmızı etin içeriğindeki aminoasitler, vücudun ihtiyacı olan tüm aminoasitleri içermektedir.

Demir içeriği açısından önemlidir... Kadınlar için gerekli olan 8 mg/gün ve erkekler için gereken 15 mg/gün miktarlarındaki demiri alabileceğimiz en iyi besin kaynaklarından biridir. Bu nedenle demirin rol oynadığı tüm basamakların sağlıklı yürümesinde kırmızı et tüketmek fayda sağlar. Kanda bulunan ve oksijen taşıyan hemoglobinin yapısında bulunan demir, vücudun tüm dokularının oksijenlenmesi açısından oldukça önemlidir.

Kas kitlesinin korunması ve enerji sağlanması… Kırmızı et, protein içeriği ile hem kas kitlesinin sağlanması hem de gereğinde vücut için enerji kaynağı olarak kullanılabilmesinden dolayı değerli bir besindir.

Çinko içerir ve bağışıklık sistemini destekler… Vücudun günlük ihtiyacı olan 15 mg’lık çinko için iyi bir kaynak olan kırmızı etin 100 gramında 7-8 mg kadar çinko bulunmaktadır. Bağışıklık sisteminin güçlü olmasında çok büyük öneme sahip olan çinko, aynı zamanda beyin fonksiyonlarında ve kas yapılanmasında da önem taşımaktadır.

B Vitamini deposudur… Kırmızı etin içinde bulunan B12 vitamini sinir sistemi, B6 vitamini bağışıklık sistemi, B3 vitamini sindirim sistemi ve B2 vitamini ise cilt ve göz sağlığı açısından önemlidir.

Yazının devamı...

Kalp-Damar Sağlığına Dikkat

29 Temmuz 2019

Doğduğumuz andan itibaren sürekli çalışan ve vücudun olmazsa olmaz tek organı olan kalp ile kalbin lojistik ortağı olan damarlar, zaman içinde en çok yıpranan yapılar arasında yer alırlar. Kalp - damar hastalıkları açısından en önemli risk faktörlerinden biri olan genetik altyapı ve ailesel faktörler, yaşlanma süreci ile birleşince hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Genetik alt yapımızı ve ailesel faktörlerimizi değiştiremesek de sonradan gelişebilecek risklerden uzak durarak kalp - damar sistemi hastalıklarından ve diğer sağlık sorunlarından korunmak mümkün.

İnsan vücudunda damarları, temel olarak atardamarlar ve toplardamarlar olarak 2 kategoride inceleyebiliriz. Atardamarlar, kalpten çıkan aort damarı ile başlayarak dokulara temiz kanı taşıyan damarların tamamıdır. Toplardamarlar ise dokular ve organlar tarafından kullanılan kanı kalbe taşıyan damarların tamamıdır. Vücudumuzda özellikle atardamar hastalıkları, hayat kaybı ile sonuçlanabilecek çok ciddi sonuçlara neden olabiliyor.

Dünyanın En Ölümcül Hastalığı: Damar Sertliği

Dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan ve Türkiye’de yaklaşık olarak 4-5 milyon erişkini etkileyen “damar sertliği” (ateroskleroz) en önemli ve ölümcül kalp - damar sistemi hastalığıdır. Endüstrileşmiş ülkelerde daha sıklıkla görülen kalp - damar hastalıklarına, Finlandiya gibi kuzey Avrupa ülkelerinde ve Japonya gibi Uzakdoğu ülkelerinde daha seyrek rastlanmaktadır. Vücutta atardamar bulunan her bölgede görülebilen aterosklerotik kalp - damar hastalıkları, yaşlı insanların sorunu olarak bilinmekteydi. Ancak günümüzde; değişen yaşam koşulları, artan ve daha genç yaşta karşı karşıya kalınan risk faktörleri sebebi ile gençler de en az yaşlılar kadar kalp - damar hastalıkları açısından tehlike altındadır.

Düzensiz Yaşam Tarzı Hastalıkları Tetikliyor

Beslenme, egzersiz, stres gibi önemli risk faktörleri olan günlük hayat dinamiklerinin kalp ve damar hastalıklarının gelişiminde rolünün büyük olduğunu söyleyebilirim. Günümüzde özellikle genç yaş popülasyonun hedef olduğu düzensiz beslenme en önemli sorunlardan birisi. Doğallığını yitirmiş, dengesiz içerikli, fast food tarzı kötü beslenme hem direkt kalp - damar sistemini yıpratmakta hem de obezite ve şeker hastalığı gibi sorunlara yol açabilmektedir. Günlük iş hayatının hareketsiz ve durağan hali insan sağlığını etkileyen başka bir neden. Genç yaşlardan itibaren hareketsiz ve spordan uzak yaşam tarzı, kalp - damar hastalıklarının artık daha erken görülmesinin bir başka sebebini oluşturuyor. Hem eğitim hayatı hem de iş hayatı sırasında çeşitli nedenlerle karşımıza çıkan stres de kalp ve damar sisteminde erken yıpranmaya neden olmakta. Sigara tiryakiliği ile aşırı alkol tüketimi ve bu alışkanlıkların yaşının düşmesi ise kalp - damar hastalıklarının erken ortaya çıkmasının bir başka nedeni.

Tüm bu risk faktörleri göz önünde bulundurularak yapılacak hayat tarzı ve günlük alışkanlık değişiklikleri, kalp - damar hastalıklarından korunmada en önemli basamak. Düzenli beslenme, hareketli yaşam, düzenli spor, sigara ve alkol kullanmama gençlerin damar sertliği ile mümkün olduğunca geç karşılaşmaları için alınabilecek temel önlemler. Bununla birlikte ailesinde kalp ve damar hastalıkları, şeker hastalığı, obezite, yüksek tansiyon problemi olanların daha da dikkatli olmaları gerektiğini söylemekte fayda görüyorum.

Hava ve su kirliliğinin olmadığı yerlerde büyüyen, doğal, dengeli beslenme düzenine sahip, stressiz ve sakin koşullarda yaşayan geçmiş dönem insanlarında kalp - damar sistemi hastalıklarının daha geç dönemlerde görülmesi hepimize yol göstermeli. Özellikle ailesinde kalp ve damar hastalığı bulunanların yukarıda belirtilen konulara dikkat etmeleri bir kat daha önemli. Genç yaşlardan itibaren sağlık bilincinin ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının oturtulması ise konunun felsefi olarak temelini oluşturmakta.

Yazının devamı...

Tehlikeli Damar Tıkanıklıkları

22 Temmuz 2019

Bugün sizlere, atardamar hastalıkları deyince koroner arter hastalıklarından hemen sonra akla gelen iki sorundan bahsedeceğim. Bunlardan ilki özellikle bacak damarlarını etkileyen periferik arter hastalığı ve diğeri felçlerle sonuçlanabilen karotis yani şah damar tıkanıklıkları.

Şah Damar Tıkanıklıklığı

Önceliği şah damar tıkanıklığına verelim. Öyle ki hem hastalığın erken evrelerindeki şikâyetlerin hayat konforu üzerine etkisi hem de ileri dönem hastalarda gelişebilecek geçici veya kalıcı felç riski nedeni ile şah damar tıkanıklıkları hastalar açısından çok sorun çıkarabilmektedir. Halk arasında “şah damarları” olarak bilinen karotis arterleri, boynun her iki yanında yer alan beyne oksijence zengin kanı ulaştıran damarlardır. Beynin ve yüzdeki, boyundaki, saçlı derideki dokuların kan dolaşımının önemli bir bölümü bu şah damarları aracılığı ile sağlanır. Vücuttaki her atardamarda olduğu gibi şah damarlarda da aterosklerotik (damar sertliği) sürece bağlı olarak daralma ve tıkanma riski mevcuttur. Her damar sertliği sürecinde olduğu gibi yağ ve kireç içerikli aterom plaklarına bağlı olarak meydana gelen şah damar tıkanıklığında hedef organ beyin olduğu için hastalığın olası sonuçları ve komplikasyonları çok ciddi olabilmektedir.

Genetik ve ailesel faktörler hastalığın sebepleri arasında ilk sırada. Bununla birlikte hareketsizlik, sigara kullanımı en önemli risk faktörlerinden. Özellikle kontrol altına alınmamış hipertansiyon ve şeker hastalığı da iki gün önce bahsettiğim nedenlerden ötürü hem hastalığın oluşum riskini hem de ilerleme hızını arttıran faktörlerden sayılabilir.

Yavaş ve sinsi ilerleme özelliğine sahip şah damar tıkanıklığının belirtileri arasında, özellikle yatan veya oturan kişinin aniden ayağa kalkması ile oluşan sendeleme, göz kararması, baş dönmesi ve bayılma yer alıyor. Bununla birlikte hastalarda hastalığın seyri boyunca konuşma bozuklukları görülebiliyor. Bu konuşma bozuklukları kelimeleri hatırlayamama veya telaffuz problemleri şeklinde ortaya çıkabiliyor. Unutkanlık hastalarda en sık görülen belirtilerden bir diğeri. Bununla birlikte hastaların bir kısmında geçici felç atakları da görülebiliyor ki bu geçici ataklar, meydana gelebilecek kalıcı felçlerin en önemli habercisi.

Bacakta Damar Tıkanıklığı

Şah damarlarda meydana gelen darlıkların aynı nedenlerle ve süreçlerle bacak damarlarında meydana gelmesi ise bacaklarla ilgili çeşitli şikâyetlere neden olmaktadır. Bu kez bacak atardamar duvarlarında kireç, yağ tabakaları birikimi ile damarın iç boşluğu önce daralır ve sonra hastalığın ilerlemesi ile tamamen tıkanma meydana gelir. Bacaklara giden atardamarlarda ilerleyici olarak gelişen kireç ve yağ dolu plak oluşumları, bu bölgelerde meydana gelen akım azalmasına bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli şikâyetlerle seyreden bu hastalık hem kişinin hayat konforunu azaltacağı hem de ileride ciddi sonuçlara neden olabileceği için dikkat edilmesi gereken bir hastalıktır.

Şah damar tıkanıklıklarına benzer şekilde genelde ileri yaşlarda (50 yaş üstü) ortaya çıkan bu hastalık da erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülür. Sebepler de yine şah damar tıkanıklığında olduğu gibidir. Ailesel ve genetik faktörler; sigara, hareketsizlik, düzensiz beslenme gibi yaşam alışkanlıkları ve hipertansiyon, hiperlipidemi, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği gibi kronik hastalıklar bacaklarda damar tıkanıklığı görülme sıklığını arttıran faktörlerdendir.

Yazının devamı...

Ölümcül Üçlü

16 Temmuz 2019

Damar sağlığı ve özellikle de atardamar sağlığı denince akla gelen pek çok faktör mevcut. Ancak bunlardan bazıları, hem günlük hayatımızda sürekli karşımıza çıktığı için hem de önüne geçilebilecek ve damarlar üzerindeki etkileri engellenebilecek sorunlar olduğu için ilk planda aklımıza gelmektedir. Evet mahşerin üç atlısı gibi karşımıza dikilen ve maalesef hastaların pek çoğunda ikisini ya da üçünü beraber gördüğümüz hastalıklardan bahsediyorum: Diyabet (şeker hastalığı), Hipertansiyon (yüksek tansiyon) ve Kolesterol (Hiperkolesterolemi), nam-ı diğer kan yağlarında yükseklik.

Diyabet, hipertansiyon ve hiperkolesterolemi damar hastalıkları oluşturma riski çok yüksek olan 3 hastalıktır. Bu 3 hastalık genel yaşam tarzı, hareketsizlik, beslenme özellikleri gibi faktörlerden etkilendiği için beraber görülme olasılıkları da yüksek olan hastalıklardır. Dahası her birinin bir diğerini tetikleyebilme ve birbirlerinin etkilerini arttırabilme ihtimalleri damar sağlığı açısından ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Diyabet

Halk arasında bilinen adıyla şeker hastalığı, yani diyabet kronik süreçli ve vücuttaki pek çok organı etkileyen bir hastalıktır. Kan glikoz seviyesinin yüksekliği ile karakterize olan bu hastalık başta kalp damar sistemi olmak üzere göz, böbrek, cilt gibi pek çok organda soruna neden olabilir. Bununla birlikte sinirler, el ve ayaklar da diyabet hastalığının etkilerinin en çok görüldüğü organlardandır. Özellikle uzun süreçte kontrol edilmeyen kan glikoz seviyeleri vücuttaki harabiyetin artışına neden olur. Diyabetin vücuttaki en önemli zararı damarlar üzerindeki etkilerinden dolayı yaratır. Diyabet büyük atardamarlarda olduğu kadar, tedavisi daha zor olan el ve ayaklardaki küçük atardamarlarda da çok ciddi sorunlara neden olur. Diyabet; koroner damarlarda, böbrek damarlarında, barsak damarlarında, şah damarlarında ve bacakların üst kısmındaki büyük damarlarda "ateroskleroz" adı da verilen damar sertliği gelişimini hızlandırmakta ve sonuç olarak ilgili sistemde sorunların ortaya çıkma sıklığını arttırmaktadır.

Hipertansiyon

Hipertansiyon, damar içinde akmakta olan kanın, damar duvarında yarattığı basıncın yüksek olması ile karakterize bir hastalıktır. Stres, sigara ve özellikle çok tuzlu tüketme hipertansiyon gelişimindeki en önemli nedenler arasında sayılabilir. Bununla birlikte şişmanlığın da tansiyon değerlerinde artışa neden olduğu bilinmektedir. Hipertansiyon, özellikle kontrol altına alınmadığı takdirde atardamarlar üzerinde pek çok olumsuz etkiye sebep olur. Koroner damarlar, şah damarları, bacak damarları ve böbrek damarları bu süreçten en çok etkilenen damarlar arasında sayılabilir. Hipertansiyonun etkisi ile aterosklerotik damar hastalığı gelişim riski ve hızı belirgin derecede artar. Bununla birlikte atardamarların belirli bir bölümünde genişleme ve balonlaşma ile karakterize anevrizma hastalığının en önemli sebeplerinden biri de hipertansiyondur. Anevrizma, özellikle aort gibi büyük damarlarda görüldüğünde ani ölümle sonuçlanabilecek sorunlara yola açabilmektedir.

Kolesterol

Düzensiz beslenme vücutta diyabet, obezite gibi sorunlarla birlikte hiperkolesterolemiye -yani kanda yağ seviyelerinde yükselme- de neden olabilmektedir. Vücutta özellikle kötü huylu olarak bilinen LDL kolesterol ve trigliseridin normal seviyelerin üzerinde seyretmesi pek çok yolla atardamar sağlığını olumsuz etkilemektedir. Kan yağlarının yüksekliği, aterosklerotik damar hastalığını direkt olarak tetikleyebildiği gibi obeziteye neden olarak dolaylı yoldan da damar sağlığını tehlikeye atabilmektedir.

Yazının devamı...

Kalp Krizi Geliyorum Der

8 Temmuz 2019

“O sabah da erken kalkıp kahvaltısını ettikten sonra şeker ve tansiyon ilaçlarını içti ve işe gitmek üzere evinden çıktı. Uzun süredir spor yapmadığı ve bu arada hayli kilo aldığı için arabasına inene kadar nefes nefese kalmıştı. Arabaya binmeden cebinden çıkardığı paketten bir sigara yaktı ve derin bir nefes çekti. Arabaya bindiğinde içini anlam veremediği bir ağırlık doldurmaya başlamıştı. Yaktığı sigaradan derin bir nefes daha çekerek söndürdü. Camları sonuna kadar açarak, yoğun trafikte 15 dakikada işine ulaştı. Boncuk boncuk terlemeye başlamıştı. Ofisteki masasına ulaştığında iş arkadaşları ondaki garipliği fark etmişlerdi. Dışarıdan bakıldığında beti benzi atmış görünüyordu. Derken evden çıktığında belirmeye başlayan ağırlık, göğsüne çökmüş bir ağrıya dönüşmüştü. Sol kolu uyuşuyor, alnından terler damla damla şakaklarına dökülüyordu. Masasının hemen yanındaki sandalyesine oturup kravatını gevşettiğinde zar zor nefes alabiliyordu…”

İşte bir romandan alıntı gibi duran bu paragraf, aslında kalp krizi geçirmekte olan bir insanın yaşadıklarının kısa bir kesitini anlatıyor. Kalp krizi -tıbbi adı ile myokard enfarktüsü- kalp kasını besleyen koroner damarlarda zaman içinde ve çeşitli nedenlerle meydana gelen darlık ve tıkanıklıklar sonucunda kalp kaslanın yeteri kadar beslenememesi sonucu ortaya çıkan bir klinik tablodur.

Bundan 20-30 yıl önce genelde 50’li 60’lı yaşlarda sıklaşmaya başlayan koroner arter hastalığı günümüzde hayat şartları, hareketsizlik, sigara ve beslenme gibi faktörler nedeni ile 40’lı hatta 30’lu yaşlardan itibaren karşılaşılabilen bir hastalığa dönüştü. Daha çok erkekleri hedef alan koroner arter hastalığı, ailesel ve genetik özellikleri çok kuvvetli olan bir hastalık. Bunun dışında sigara, stres, hareketsizlik, kötü beslenme gibi günümüzde pek çok insanın hayatında bulunan faktörler de hastalığın oluşumunu ve gelişimini tetikliyor. Çağımızın en önemli sorunlarından olan obezite, diyabet, hipertansiyon ve hiperkolesterolemi de koroner arter hastalığı nedenleri arasında.

Hastalık, yukarıda saydığım sebeplerle kalp damarlarının duvarında yağ ve kireç içerikli plakların oluşumu ile karakterize oluyor. Bu plaklar, zaman içinde büyüyerek damarlardan kan akımının daha zorlu olmasını sağlıyor. Sonunda da ya plağın iyice büyüyüp damarı tamamen tıkaması ile ya da plağın kırılarak içeriğindeki yağlı materyalin damarı tıkaması ile sonuçlanıyor. Koroner arter hastalığının en tipik bulgusu göğüs ağrısı. Hastalığın başlarında yol yürümekle beliren ve dinlenmekle geçen ağrı ilerleyen zamanlarda istirahat halinde de görülmeye başlıyor. Genelde göğüs kemiği üzerinde baskı, ağırlık şeklinde hissedilen ağrı; çeneye, mide bölgesine veya sol kola da yansıyabiliyor. Bununla birlikte sol kolda uyuşma olması da önemli belirtilerden. Nefes darlığı, alınan nefesin yetmemesi hissi hastaların sıklıkla bahsettiği şikayetlerden. Ağrının çok farklı şekillerde hissedilebilmesinden ötürü koroner arter hastaları; hazımsızlık, gaz gibi mide sorunları; reflü, kas - iskelet sistemi hastalıkları ve psikiyatrik sorunlarla karışabiliyor.

Ailesinde kalp-damar sistem hastalığı öyküsü bulunan, yukarıda saydığım risk faktörlerinden birini veya daha fazlasını taşıyanların 40 yaşında rutin kardiyoloji kontrollerine başlamaları önerilmektedir. Bunun dışında 50 yaş, rutin kardiyoloji kontrollerine başlama yaşı olarak kabul edilir. Öncelikle muayenede ve sonra yapılan kan tahlillerinde, elektrokardiyografi - ekokardiyografide elde edilecek bulgular doğrultusunda myokard sintigrafisi ve gerekirse koroner anjiografi yapılmalıdır. Son yıllarda kalp damarlarını görüntülemek amacı ile ilaçlı tomografi yapılıyor olsa da hastalığın kesin tanısı ve tedavi yönteminin belirlenmesi için anjiografi yapmak mutlaka gerekmektedir.

Hastalığın tedavisinde, kalp damarlarındaki tıkanıklıklar ve bu tıkanıklıkların yüzdesi önemlidir. Aslında doğru olan hastalık oluşmadan önlem almaktır. Bu nedenle yapılacak çeşitli hayat değişiklikleri çok önemlidir. Hareketli bir hayat yaşanması, düzenli spor yapılması, fazla kiloların verilmesi, sigara alışkanlığının terkedilmesi ve düzenli beslenme bu yolda atılacak ilk adımlardır. Bunların ardından varsa diyabet, hipertansiyon ve hiperkolesterolemi gibi koroner arter hastalığını tetikleyebilecek hastalıkların kontrol altına alınmasıdır. Koroner arter hastalığında, hastalığın gidişini durdurabilecek ve hatta hastalığı geriletebilecek ilaç tedavileri uygun hastalarda uygulanmaktadır. Kan sulandırıcı, kalp kasını kuvvetlendirici, damar genişletici ve tansiyonu düşürücü ilaçlar bu amaçla kullanılmaktadırlar. Belirli yüzdenin üzerinde darlık bulunan hastalarda ise ileri tedavi yöntemleri gerekebilmektedir. Anjiyo ile kalp damarlarına stent yerleştirilmesi daha başlangıç seviyedeki, uygun hastalarda kullanılan tedavi yöntemlerindendir. Bununla birlikte cerrahi tedaviler koroner arter hastalığı tedavisindeki yerini önemle korumaktadır. Cerrahi tedavi yöntemleri arasında kalp-akciğer makinası ile yapılan klasik ameliyat tekniklerinin yanında daha küçük kesilerle yapılabilecek minimal invazif cerrahi teknikler ve robotik tedavi yöntemleri de bulunmaktadır.

Koroner arter hastalığı tedavisinin yönlendirilmesi, bu konuda uzun zaman içinde yapılan detaylı kapsamlı çalışmaların sonucunda oluşturulan bilimsel kılavuzlar doğrultusunda yapılmaktadır. Bu nedenle de kalp damarlarında tıkanıklıkları olan hastaların, konusunda uzman olan kardiyolog ve kalp damar cerrahlarından oluşan kalp takımlarının bulunduğu donanımlı hastanelere başvurmalarını öneririm.

Sağlıklı ve mutlu bir hafta dilerim...

Yazının devamı...

Ferahlatan Yaz Lezzeti: Çörçil

1 Temmuz 2019

Churchill denince çoğumuzun aklına hemen İngiliz politikacı Winston Churchill gelir. Ancak son yıllarda, bir akım şeklinde pek çok kafede ve restoranda bir içecek olarak Churchill (Çörçil) adını görmekteyiz. İzmir Bostanlı Balık Barınağı'ndaki bir mekânda ilk defa yapılan ve mekânın sahibi Ahmet Bey’in lakabı olan “Churchill” adı ile anılan içecek özellikle yaz dönemlerinde ferahlatıcı etkisi ile akıllara geliyor.

Limon suyu, soda, tuz karışımından oluşan çörçilin orijinal tarifi şu şekilde. 1 büyük limonun suyu sıkılıp üzerine 1 çay kaşığı tuz ilave edilir ve son olarak bir şişe (200 ml) soda eklenir. Sonuçta üzeri köpüklü ve içimine doyum olmayan, serinletici bir içecek ortaya çıkar. Ben bu tarife ek olarak, yarım limonu dilimleyip havanda 6-7 yaprak nane ile döverek sodayı eklemeyi de seviyorum. Farklı bir ferahlık ve lezzet katıyor.

Mide bulantısı, baş dönmesi, halsizlik ve yorgunluk gibi günlük şikayetlere iyi geldiği söylenen bu içecek aslında ne etkilere sahip?

Özellikle fazla alkol tüketiminin sonunda meydana gelen şikayetler için kullanıldığından da anlaşılabileceği gibi çörçil, vücuttaki sıvı-elektrolit kaybını dengeleyen bir içecek. Gerek sodadaki elektrolitler gerekse eklenen tuz, vücudun elektrolit eksiğini tamamlıyor. İçerikteki tuz bir yandan da vücutta daha fazla su tutulmasını sağlıyor. Bununla birlikte 200 ml. soda elektrolitlerin yanında sıvı ihtiyacını karşılarken limon da ferahlık etkisi yaratıyor. Benim tarifimdeki nane ise hem limonun ferahlatıcılığını pekiştiriyor hem de çörçile güzel bir aroma katıyor.

Peki “Churchill”(Çörçil) tamamen masum ve sınırsız tüketilebilecek bir içecek mi?

Tabii ki de hayır! Öncelikle sıcak ve terleme ile sıvı elektrolit kaybının arttığı yaz günlerinde hem bilinen etkileri hem de ferahlatıcı etkisi ile çörçilin iyi bir sıvı elektrolit kaynağı olabileceğini belirtmek gerekir. Ancak bu cümlenin hemen ardından hiçbir içeceğin “su”yun yerini tutamayacağını da kalın harflerle eklememek olmaz. Çok sıvı kaybedilen nemli ve sıcak günlerde, sağlıklı kişilerde, bir bardak çörçil gerekli sıvı ve elektroliti karşılayacaktır. Spor ile sıvı kaybettikten, içki içtikten veya sauna-buhar banyosu gibi sıvı kaybetmeye neden olan aktivitelerden sonra da bir bardak Churchill içmek yararlı olabilir. Ancak maden suyu ve tuzun bilinen olumsuz etkilerinden ve elektrolit fazlalığının da yaratacağı sorunlardan ötürü sınırsız, çok miktarda çörçil tüketmek doğru bir yaklaşım değildir.

Tüm bu anlattıklarımın yanında tansiyon, koroner arter hastalığı, kalp kapak hastalıkları gibi kronik sağlık sorunları olanların bu ve benzeri içecekleri tüketirken dikkatli olmalı ve hatta konu hakkında, takipte oldukları hekimlerine mutlaka danışmalıdırlar.

Suyun yerini hiçbir içecek tutmasa da özellikle belli durumlarda ferahlatıcı etkisi ile çörçil, keyifli ve lezzetli bir seçenek gibi görünüyor.

Yazının devamı...

Sıcaklarda 7 Beslenme Tüyosu

17 Haziran 2019

Yaz aylarının gelmesi ile birlikte hava sıcaklıkları yükselmeye başladı. Özellikle İstanbul gibi metropollerde, yeşil alanların kısıtlılığından dolayı hissedilen sıcaklıklar günlük hayatı olumsuz etkileyebilecek seviyelere ulaşabiliyor. Kalp hastaları, yaşlılar, bebekler gibi sıcak havalardan etkilenme ihtimali yüksek olan kişilerin özellikle dikkat etmesi gereken bir üç ay var önümüzde. Alınabilecek basit önlemlerle yaz aylarını rahat geçirmek mümkün. Beslenme konusu da yaz aylarında önem kazanmakta. Sağlıklı, sorundan uzak bir yaz dönemi için aşağıdaki 7 beslenme önerisine uymakta fayda var. İşte yazınızı kolaylaştıracak 7 beslenme önerisi:

1) Sıvı alımına özen gösterin.

Kilo, boy, yaş, cinsiyet ve var olan hastalıklara göre değişiklik göstermekle birlikte yaz aylarında günde 2,5-3 litre su tüketmek gerekiyor. Su haricinde miktarına dikkat etmek üzere taze meyve suları, ayran, soda, maden suyu, çay, meyve çayları ve kahve de tüketilebilir. Tansiyon, kalp hastalığı gibi kronik hastalıkları olanların ise hekimlerinin tavsiyelerine mutlaka uyması gerekli.

2) Sıvı içeriği yüksek meyve ve sebzeleri tercih edin.

Salatalık, karpuz gibi meyve ve sebzeler içerdikleri sıvı miktarı nedeni ile özellikle yaz ayları için faydalıdırlar. Sıcak hava nedeni ile kaybedilen vücut sıvılarının yerine konmasında, bu tür sebze ve meyveler oldukça yararlıdır.

3) Yoğurt yaz aylarında besleyici ve iyi bir alternatiftir.

Yüksek kalsiyum içeriği ile hem kemiklerin güçlenmesine hem de metabolizmanın daha hızlı çalışmasına yardımcı olan yoğurt, aynı zamanda sindirim sistemini de düzenlemektedir.

Yazının devamı...