Halloween yeniden döndü

27 Ekim 2018

Carpenter adını bana yönetmen olarak öğreten film 1978’de izlediğim tarihin ilk ‘Halloween’i oldu. Sinemada birkaç kez izledikten sonra o zamanın teknolojisi VHS video da defalarca izlediğimi anımsıyorum. Michael Myers beyaz maskesi, robotik hareketlerle salladığı bıçağı, kurbanlarının yüzüne başını yana eğerek acıyan bakışı ve neredeyse ölümsüz bedeniyle korku sinemasında benim için en kült figür oldu. Carpenter, ilk filmde ürpertiyi; açılan perde, çarpan pencere, aniden ortaya çıkan Myers ile hissettirmişti. Öyle kanlı slasher cinsi bir istismar korkusu değildi. Sevgilisiyle seks yapan ablasını öldürdükten sonra tımarhaneye kapatılan Myers yine bir Cadılar Bayramı günü kaçarak eski mahallesine gelir ve diğer kız kardeşi Laurie’yi öldürmeye çalışır. 14 yıl boyu tımarhanede tedavisini üstlenen psikiyatrist Loomie onun için “O bir insan olamaz” diyordu. Loomie, karakterinde unutulmaz oyuncu Donald Pleasence, Laurie’de ise çığlık kraliçesi Jamie Lee Curtis oynamıştı.

İzleyen yıllarda Halloween bir seriye dönüştü. İkincisi ‘eh biraz’ olurken diğerleri ucuz bir şiddet gösterisine dönüştü. Nihayet eli yüzü düzgün bir 9. versiyon çevrildi. David Gordon Green yönetmen koltuğunda, Jamie Lee Curtis bir kez daha Laurie rolünde.Bu kez artık anne olmuş bir Laurie. 10 milyon dolar gibi oldukça dar bir bütçeyle çekilen yeni versiyon sadece Amerika’da gösterime girdiği geçtiğimiz hafta 100 milyon dolar gişe getirisine ulaştı. Yeni serinin ikincisi için hazırlıklar başlamış bile.

CADILAR BAYRAMI

Yönetmen : David Gordon Green

Oyuncular: Jamie Lee Curtis, Judy Greer, Haluk Bilginer.

Ay’da İlk İnsan

“Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım” ilk insanın Ay’a ayak basmasından bu yana klişeleşmiş bir sözdür. Ay’da İlk İnsan, bu sözün ortaya çıkışını belgesel ruhunda bir anlatımla sunuyor. Astronot Neil Armstrong’un bu yolculuğa çıkış motivasyonunu ve aya inişini aile yaşantısına paralel bir anlatımla harmanlıyor. Görkemli, göz boyayan sekanslardan uzak, Amerikan ulusalcılığına fazla dokunmadan, mümkün olduğu kadar sade bir anlatımla. Uzay kapsülündeki sarsıntıları, gerilimleri, aksilikleri seyirciye bire bir hissettiren gerçekçi kurgu, sonunda ayın yüzeyinde de adeta yürütüyor. Bu konuda ‘Whiplash’ ve ‘La La Land’ ile zirveye konan genç yönetmen Damien Chazelle’in hakkını vermek lazım.

Uzay yarışında Amerika’nın Ruslardan geride kaldığı 1961 yılından başlayan öykü, 1969 yılında ay yüzeyine inişe kadar uzanıyor. Neil Armstrong sakin, biraz içe kapanık, iyi bir aile babası. İlk olarak Apollo öncülü Gemini projesi için müracaat eder ve bazı eksilerine rağmen kabul edilir. Küçük kızını beyin tümöründen kaybetmenin travması daha tazedir, dikkate alınmaz. Sonu belli olmayan bu macera onun için bir kaçış gibidir. Uzay yarışında her iki ülke için de, bir şeylerin ters gittiği, astronotların yaşamlarını kaybettiği dönemdir. Gidenin geri geleceği şüphelidir. Armstrong ile kabin arkadaşları Aldrin ve Collins’in 8 gün, 3 saat, 18 dakika süren yolculuk sonu Ay’ın yüzeyine konmaları zamanında birçok spekülasyona yol açmıştı. Stüdyoda yapıldığı bile söylenmişti. Chazelle bu kez gerçekten stüdyoda, o anları seyirciye yaşatıyor. Oscar’a birçok dalda adaylık alacağı kesin olan yapımda Armstrong karakterinde Ryan Gosling ve karısı Janet’de Claire Foy çok iyi bir uyum gösteriyor. Gosling için en iyi oyunculuğu diyebilirim.

Yazının devamı...

Rock sahnesinin karizma ağabeyi: Paul Weller

9 Ekim 2018

Paul Weller’la ilk tanışmam, 80’li yılların ortalarında oldu. Style Council grubuyla çıkardığı ilk albüm, 1984 tarihli Café Bleu sayesinde. O zamanlar, malum daha kaset dinlediğimiz dönemlerdi. Kapağındaki resim dikkatimi çekmişti, Fransız polisiye filmlerinden çıkma bir sahne gibiydi. Beyaz pardösülü iki adam, hareket halinde bir yerlere yetişme telaşındaydı. Pop dünyasında çok rastlamadığımız cinsten sinematografik bir albüm kapağıydı. O yıllarda elleri gitarlı veya koca kafalar şeklinde yakın plan çekilmiş grup resimleri veya gotik resimler, grafikler rağbetteydi. Kapağına tav olduğum albümü dinledikçe dinledim, caz ezgileriyle süslü şarkılarda hafif uçan gitar tınıları çok hoşuma gitmişti. Bu albümden çıkan ‘My Ever Changing Moods’ hâlâ keyifle dinlediğim şarkılar arasındadır. Soul, R&B ve caz arası harmanlar, arka plandaki 80’lerin synthe ritimleri, Style Council’i izleyeceğim gruplar kategorisine sokmuştu bile. Grubun has adamları Paul Weller ve Mick Talbot’tu. Paul Weller’ı müzik dünyasına tanıtan ve eski şarkıları hâlâ derleme olarak çıkarılan The Jam grubundan bilirdim; grubun punk ve mod arası müziği benim için çok etkileyici olmamıştı. O yıllarda Sex Pistols, The Clash fırtına gibi esiyordu ve ben de peşlerindeydim. Style Council, kısa ömürlü oldu; 90’ların başında dağıldı ve Weller solo kariyerine karar verdi.

Solo kariyerinde 2 yıl doğru dürüst bir şarkı yazamaz; işleri düzeltemeyeceğini, yaratıcılığının tükendiğini düşünür, hiçbir plak şirketi kendisiyle anlaşma yapmaz. 92 tarihli, adını taşıyan albümü ise yeniden doğuşun ve başarılı bir solo kariyerin başlangıcı olur. Albümden ‘Into Tomorrow’ listelerde yükselir. Arkası 93’te ‘Wild Wood’ albümüyle gelir. Albümün adını taşıyan parça, Weller klasiklerinin arasına girer. Artık blues, soul ve rock arası karışımları ayarını bulmuş, kendisini yavaş yavaş usta müzisyen mertebesine taşımaya başlamıştı. 95 albümü ‘Stanley Road’ ise tüm zamanların en iyi 50 albümü arasında yerini aldı. Albümden ‘The Changingman’, ‘Porcelain Gods’, ‘You Do Something To Me’ ve ‘Broken Stones’ gibi parçalar, zamanın eskitemeyeceği türdendi. Weller, o yıllarda Oasis, The Smiths, Blur, Suede ve Pulp gibi gruplarla İngiliz müzik sahnesini de en çok etkileyen müzisyenler arasındaydı.

90’lar üretken yıllardı

90’lı yıllar, Weller için inanılmaz yaratıcı geçiyordu, 97 albümü ‘Heavy Soul’ geldi. Daha rock, bir gıdım daha sert bir albümdü. 90’ları Heliocentric’le kapattı. ‘Swett Pea, My Sweet Pea’ ve ‘Frightened’ bu albümden kulağımda kalan parçalar oldu. 2000’li yılların ilk 10 yılı üretkendi. 6 stüdyo, 1 konser albümü çıkardı. Bu dönemde ‘Illumination’ ve ‘Studio 150’ albümleri favorilerim oldu. 2008 albümü ‘22 Dreams’ ise deneysel sularda seyretti. Rock, funk, soul, caz, krautrock ve elektronik arası bir sound denedi.

‘Modfather’ lakabıyla da tanınan Weller, rock sahnesinin en stil giyinenleri arasında yer aldı. Uzun lapiska saçlarına artık ak düşse de mihrap yerinde. 60 yaşına basmasını, ‘True Meanings’ adlı yeni bir albümle kutlayan Weller; hülyalı, sakin ve bilgelik kokan şarkılar bestelemiş. Sanki bahçeye bakan, sakin, camlı bir balkonda elinde gitar, kendi kendine söylüyor. Rod Argent, Noel Gallagher, Danny Thompson ve Conor O’Brian albümün konuk sanatçıları arasında. Hani su gibi akıp giden albümler vardır ya ‘True Meanings’ bunun en güzel örneği. Bazı şarkılar tabii ki daha öne çıkıyor; örneğin ‘The Soul Searchers’, ‘Gravity’, ‘What Would He Say’... Hele ‘Bowie’ şarkısında, David Bowie’ye yazdığı bir mektup var ki, muhteşem...

Yazının devamı...

O gemide ben de olsaydım…

2 Ekim 2018

Bir gemi seyahati düşünün. Bir hafta sürecek, Tampa’dan Grand Cayman adalarına gidecek. Ve bu muhteşem rotada yaşayan en büyük blues sanatçıları festival yapacak. “Blues Alive At Sea”nin beşincisi düzenleniyor. Konser söyleşi ve blues üzerine her şey var. Festivale katılan isimlere gelince başta tabi ki yaşayan efsane Joe Bonamassa olmak üzere Kenny Wayne Shepperd, Ruthie Foster, Ayster Linster, Walter Truth, Larkin Poe, Eric Gales, Davy Knowles, Nick Moss Band, King Salomon Hicks... Liste uzayıp gidiyor. Bu gemiye binip, inmemek de mümkün. Yılda iki kez tekrarlanıyor. Oturur, beklerim. İsimleri tanımayan varsa sanatçıları kısaca tanıyalım.

Joe Bonamassa, son 10 yılın en büyük blues gitaristi, vokalisti ve bestecisi demek kesinlikle abartı olmaz. Yılda en az 100 konsere çıkıyor ve mutlaka bir stüdyo albümüne imza atıyor. 18 yılda 26 solo albümü var, Black Country Communion adlı süper bir grup ise yan projeleri arasında. Muhteşem gitar tekniğini blues-rock harmanında sunuyor. 8 yaşında Steve Ray Vaughn’dan etkilenerek başlamış çalmaya, 12 yaşında B.B.King öncesi uvertür çalmış. Blues’un yanık sesi Beth Hart ile verdiği konserlerde sahne yangın yerine dönüyor ve birlikte yaptıkları “Black Coffe” albümü de son yılların en iyi kayıtlarından birisidir.

Eric Gales, Bonamassa’nın, “Eğer dünyanın en iyi gitaristi değilse en iyilerinden birisi” dediği bir isim.Gales, sol eliyle sağ gitar çalanlardan. Gales ilk albümünü 91’de 16 yaşında kaydediyor. Bu yıl çıkan “Middle Of The Road” albümüne kadar toplamda 14 stüdyo albümü çıkarmış. Benim için yeni Hendrix, onun ruhunu, tekniğini ve dinamizmini yaşatıyor. “Carry Yourself”, “Steep Climp” parçalarını dinleyin, beni anlayacaksınız.

Ayster Linster, İngilizlerden rock gitaristi çıkar sözünü blues’a çevirenlerden. Hepsinin Gary Moore ile mukayese edilmesi ise kaçınılmaz bir durum. Havasından suyundan etkilenmişler, tonları farklı Amerikalı meslektaşlarından. Leicester 1976 doğumlu, 8 yaşında gitar çalmaya başlamış. Babasının eski blues plaklarını dinleyerek kapmış tekniği, 13 yaşında ilk konserini bir barda vermiş. Müthiş temiz bağırdan gelen bir teknik. 2017’de British Blues Awards’ta yılın gitaristi seçilmiş olan Ayster, toplamda 5 stüdyo albümü yaptı. Son albümü “Eyes Wide Open” müthiş, hayatın içinden yaşanmış hikayeleri müthiş riflerle anlatıyor. “Need Her So Bad”i bir dinleyin, gitar yanıyor.

Larkin Poe, blues sahnesinde kadın gitarist, vokalist sayısı son senelerde artıyor, işte bunların içinde en dikkat çeken iki kız kardeş var; Megan ve Rebacca. Yazar Edgar Allen Poe’nun çok uzaktan akrabası kız kardeşlerden Megan gitarda ve vokal, Rebecca ise armonika, slide gitar ve vokalde harikalar yaratıyorlar. Soul, rock karışımı modern blues’un en iyileri arasındalar.

Davy Knowles, onu diğerlerinden ayıran özelliği, elektrik blues diyebileceğimiz Chicago’yu mesken tutmuş türe olan yeteneği. Rock, tadı veren parçalarından müthiş bir enerji akıyor. En fazla etkilendiği müzisyen Rory Gallagher olunca, mesele zaten anlaşılıyor. “What are You Made Of” ve “Aint No Grave” parçaları onu en iyi anlatan parçaları.

Gemi, 25 Şubatta demir alıyor. Aceleye gerek yok zaten yer kalmamış. Kısmetse gelecek seyahate

Yazının devamı...

‘Sevmemeliyiz’ dese de Sena Şener’i çok seveceğiz

25 Eylül 2018

98 doğumlu Sena Şener. Evde çıplak sesle, efsane Laura Branigan şarkısı ‘Self Control’ yorumuyla keşfettim kendisini. Arkasından biraz daha Youtube eşelemesinde Evrencan Gündüz’le yaptığı ‘Back To Black’ kaydına denk geldim. O ne yorum öyle, Amy Winhouse’u yattığı yerde ters döndürecek bir ses. ‘Killing Me Softly’ gibi ‘cover’lar derken kendi bestelerine girdim. Genç yaşından beklenmeyen bir yorum gücü, yıldız tozu beni hayran bıraktı. Katman katman açılan zengin bir ses soul, blues, folk arası her şarkıyı söyleyecek, ruh aşılayacak bir yetenek. Aslen Maraşlı, fakat Gaziantep doğumlu. 2016’da Mahmut Orhan ile dünya listelerini altüst eden ‘Feel’ parçasının vokalini yapmış. Yunanistan, Bulgaristan, Lübnan ve Romanya’da bir numara olmuş, 300 milyon kereden fazla tıklanmış.
9 yaşında kendi kendine gitar çalarak, şarkı söyleyerek başlamış müziğe. Kısa sürede beste yapmaya başlamış. Geçen günlerde dijital platformlara düşen, ‘İnsan Gelir İnsan Geçer’ adlı ilk albümünde, kendi bestelediği 10 şarkı var. Albümünden ‘Sevmemeliyiz’ single olarak dikkatimizi çekmişti. Belirli bir müzik türü ön plana çıkmıyor albümde. Alternatif üst başlığı altında rock, blues, soul, hatta caz esintileri yakaladım. Şener’in en çok esinlendiği müzisyenler, çağdaş blues rock sahnesinin yeni isimleri Kaleo, Hozier ve Matt Corby olmuş. Bir tutam Fikret Kızılok ve Âşık Veysel eklenebilir. Laura Marling ve Scott Mathews gibi ozan şarkıcılar da listeye eklenebilir. Kendisi en fazla Matt Corby’nin falsetto kullanımından etkilendiğini söylüyor. Albümde ilk şarkıdan itibaren Şener’in sesinin gücünü hissediyor insan. Sakin sakin melankoliyi, hüznü hissettiren parçalar arasından ‘Çirkin Dünya’, ‘Dostum Değil Uykular’, ‘Bak Bana’ ve ‘Sevmemeliyiz’ kulağıma daha fazla takıldı. Arkadaki yaylılar, parçaların gizemini ve derinliğini artırıyor. Dediğim gibi, albümün bir bütünlüğü içinde Sena Şener sesiyle dinleyeni esir alıyor.

Yazının devamı...

Mick Jagger ve Stones tam gaz

5 Eylül 2018

Mick Jagger, geçen günlerde 75 yaşına girdi. İnanılmayacak bir enerji. Konserlerde 2 saatten aşağı sahneden inmiyor. Kendine has kalça danslarını ve ayak hareketlerini 20 yıl öncesinden farksız bir dinginlikte sürdürüyor. Rolling Stones’un son turnesi ‘No Filter’ tam gaz devam ediyor. Hem de biletleri aylar öncesinden satılmış stadyum konserleriyle. Onların son turneleri olabileceği düşüncesi, oldukça pahalı biletlerin bile kısa sürede tükenmesine neden oluyor. Avrupa’da 28 stadyum konserinden 237.8 milyon dolar kasaya girdi. Jagger, “Tamam mı, devam mı?” konusunda şöyle konuşuyor: “Bu turnenin son olacağını düşünmüyorum. Kesin bir gün noktayı koyacağız da, bunun ne zaman olacağını bilmiyorum. Birlikte çalmaktan hâlâ büyük keyif alıyoruz.”
Kimse 1962 yılında kurulan grubun bu kadar uzun yıllar birlikte olabileceğini düşünmemişti. Grubun kuruluşundan birkaç yıl sonra Jagger’ın “Herhalde yakında dağılırız” sözleri hatırlanır. Jagger hakkında anlatılacak o kadar çok şey var ki... Örneğin, 2003’te grubun hayranı olan Başbakan Tony Blair’in ısrarıyla, İngiliz Sarayı tarafından şövalyelik unvanına layık görülmesi, tarihin en ironik olayları arasında anılabilir. Hayatı boyunca uslu durmamış, bir kez uyuşturucu bulundurmaktan hapsi boylamış, şeytana sempati duyduğunu saklamayan ve bunu şarkıyla dillendiren, Kraliçe 2. Elizabeth’i sık sık ‘Şef Cadı’ olarak isimlendiren, Kraliçe’nin kız kardeşi Prenses Margaret’la birkaç parti gecesinde yaşadıkları detaylandırılmayan, vergi vermemek için her yolu deneyen Jagger’ın Buckingham’da şövalye unvanı alması, ironiden başka ne olabilir ki? Kraliçe Elizabeth’in törende bulunmamak için hastaneye yatıp, “Bugünlerde burada olmak, Buckingham’da olmaktan daha iyi” demesi ise öyküyü tamamlıyor. Jagger’ın özel yaşantısı ve çapkınlıkları ise ayrı bir yazı konusu olur. Rakamla 4 ayrı eşten toplam 8 çocuk sahibi diyelim ve konuyu kapatalım. Berlin konserinden sonra kentin en çılgın gece kulübü Kitcat’te sabahlaması, hakkındaki en son dedikodu.
Grubun ikonik figürü, serbest ruhu Keith Richards, aynen Jagger gibi düşünüyor: “Daha müzikal hedeflerimiz bitmedi, eski zamanlardan daha rahat, daha dozunda çalıyoruz. İçimizden birisi, ‘Tamam, benden bu kadar’ demedikçe devam ederiz.” Bu arada, kendisinin de Jagger gibi ‘sir’ olması gerektiğini de düşünüyor. Uyuşturucu problemlerinden artık uzak durduğunu söyleyen Richards, “Artık akşamları bir kadehten fazlası yok” diyor. Richards, yeni bir albüm için de şarkıların hazır olduğunu söylüyor. İlk albümlerinden 54 yıl sonra yeni bir çalışma yapmak, her gruba nasip olmayacak, mucizevi bir durum...

Yazının devamı...

Haydi Zeytinli’ye rock şenliğine...

28 Ağustos 2018

Yılın en büyük yerli rock programı geldi, çattı! Geçen yıl 200 binden fazla müzikseveri ağırlayan, Türk rock müziğinin geçit töreni olan Zeytinli Rock Festivali, 29 Ağustos-2 Eylül günleri arasında Edremit Akçay Sahili’nde düzenlenecek. 5 gün, 3 ana sahne ve 90 sanatçı. Kolay değil böyle bir programı organize etmek!

Milyon Yapım, Umut Kuzey’in öncülüğünde kamplı festival kültürü yok olmaya başlamışken Zeytinli Rock Festivali’ni yeniden hayata geçirdi. Böyle bir kültür bizim ülke sınırlarında çok yerleşmiş bir kültür değildi.

Birbirinden başarılı dört yılı geride bırakan festival, her yıl büyüyerek ve güçlenerek Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük festivali olma unvanını kazandı. Zeytinli Rock Festivali, bir taraftan Türkiye’nin dört bir yanında yapılan yeni festivallere ilham olurken, bir taraftan da ülkemizde kamplı festival kültürünün yerleşmesi ve gelişmesini de yardımcı oluyor.

90 PERFORMANS VAR

Aralarında dünyaca ünlü heavy metal grubu Sepultura, 80’lerin efsane İngiliz grubu The Godfathers gibi yabancı sanatçıların da bulunduğu 90 performansa ev sahipliği yapacak Zeytinli’deki Türk Rock Müziği geçidinde kimler yok ki!

Zeytinli bu yıl rock müzik tarihimizin kraliçesi Şebnem Ferah, sahnedeki muhteşem performansıyla gençlerin büyük sevgi ve ilgisini kazanan Selda Bağcan ve Boom Pam, son albümü Maya’yla kariyerini sağlamlaştıran Mabel Matiz, 50. yıllarını kutlayan Moğollar, sahne performansı dillere destan Teoman, bu yıl ilk kez ağırlayacağımız saykodelik müziğin başarılı temsilcisi Gaye Su Akyol, Sertab Erener, Emre Kula, Ozan Yılmaz, Alpar Lü, Eser Ünsalan’dan oluşan alternatif rock grubu Oceans Of Noise, popüler rock müziğin son yıllarına damgasını vuran maNga ve Athena ve daha niceleri...

KAPANIŞTA SEPULTURA

Yazının devamı...

Pearl Jam’den Trump karşıtı poster

21 Ağustos 2018

Pearl Jam’in 13 Ağustos Pazartesi Washington-Grizzly Stadyumu’ndaki konser posteri Trump taraftarlarının tepkisini çekti. Grubun basçısı Jeff Ament ve sanatçı Bobby “Draws Skullz” Brown tarafından çizilmiş afişte Beyaz Saray ateşler içinde yanıyordu. Esas bomba afişin ortasında, Trump’ın iskeleti yerde yatıyor, kel beyaz başlı bir baykuş tarafından gagalanıyor, yanan bina üzerinde yükselen traktör içindeki kişi ise muhalif senatör Jon Tester. Seçimlerin tekrarlanması gerektiğini söyleyen Demokrat Parti senatörünün, Trump derhal istifa etmesini istemişti. Ortada çatlamış bir Washington Zafer Anıtı görülüyor, en altta ise Cumhuriyetçi senatör Matt Rosendale var. Trump destekçisi olan Maryland senatörünün bir elinde bayrak diğer elinde ise ıstakoz var. Sol alt köşede ise elinde Rus Rublesi olan terörist kılıklı bir adam gözüküyor.

Montana’da doğumlu basçı Ament, posterin gönderildiği Twitter mesajında, “Anlaşmayı biliyorsunuz. Bir devrilme noktasındayız ve gerçek eylem zamanı” diye yazdı.

Pearl Jam, siyasal eğilimler söz konusu olduğunda asla korkak davranmayan bir topluluk. Konserlerinde politik konuşmalar yapan Eddie Vedder, 2000’li yıllarda Başkan George W. Bush’un kopmuş kafasını mikrofon standına dayatırdı. En son Londra O2 konserlerinde bebek Trump balonları uçurdu. Seattle’daki evsiz problemine yardım etmek için konserlerinde 11 milyon dolardan fazla para topladılar. Sosyal alanda birçok yardım organizasyonlarında yer alan topluluk, tabi ki muhafazakarların eleştiri oklarından nasibini alıyor. Senatör Rosendale attığı Tweet’de şöyle yazmış: “Pearl Jam’den gelen bu poster iğrenç. Ölü bir Başkan Trump ve yanan bir Beyaz Saray tasvir ediyor. Bu şiddetin ve aşırılığın bir ifadesidir.”
Vedder İngiltere konserlerinde şöyle konuştu: “Trump aslında insanları harika bir şekilde bir araya getiriyor. Her yaştan 250 bin protestocu, farklı kültürlerden, farklı cinsiyetlerde ve cinsel eğilimlerde… Belki de yakın gelecekte Trump karşıtlığı insanlığın ihtiyaç duyduğu bir birleşim platformu olacak.”

Dumanı tüten albümler

Ariane Grande-Sweetener:
Yeni yetme şarkıcılar arasında Ariane Grande en sevdiğim ses. Muhteşem bir ses tonu, yüksek ve alçak oktavlar arasında gezinen bir Tanrı vergisi yetenek. Küçük yaşlarda müzikallerde rol almış sonrasında TV’de Nickelodeon kanalında dikkat çekmiş. Pop, soul ve funk arasında ritmik şarkılar. Yeni kuşağın önde gelen isimleri Pharell Williams, Nicki Minaj gibi seslerle yaptığı düetler çok güzel parçalar ortaya çıkarmış: Blazed ve Light is Coming gibi… Yolda, evde sıkmadan eşlik edecek şarkılar.

Jason Mraz-Know

Yazının devamı...

Kim bu Sia?

14 Ağustos 2018

Emsalsiz bir ses. Gırtlağını, her türlü iniş çıkışlarda kullanabilen, yer yer çatlayan bir ses tonu. Son yılların en önemli solistlerinden biri olan Sia’dan bahsediyorum. Yüzünü siyah beyaz renkte bir perukla gizleyen, ‘Chandelier’, ‘Big Girls Cry’ ve ‘Elastic Heart’ gibi kliplerde oynayan, plastik bedenli çocuk dansçı Maddie Ziegler’le özdeşleşmiş şarkıcı/besteci.

Geçen beş yıl boyunca, diğerlerinin yanı sıra, Beyonce, Britney Spears, Carly Rae Jepsen, Celine Dion, Cheryl, Christina Aguilera, Jennifer Lopez, Jessie J, Katy Perry, Kelly Clarkson, Kelly Rowland, Maroon 5 ve Rita Ora tarafından kaydedilmiş birçok şarkısı var. Örnek çok, Rihanna’dan dinlediğimiz ‘Diamonds’ onun bestesi. Bir röportajda, bu şarkıyı 14 dakikada bestelediğini söylüyor.

Şarkıcı-söz yazarı Sia Furler, 18 Aralık 1975’te Güney Avustralya’da müzisyen bir ailede doğdu. Yerel bir asit caz grubunda kariyerine başladı ve 1997’de Londra’ya taşınmadan önce kimsenin bilmediği bir solo albüm yayımladı. İngiltere’ye taşındıktan sonra Jamiroquai için destek vokalisti olarak çalıştı ve düzensiz hayatı yüzünden gruptan atıldı. Daha sonraki yıllarda Zero 7’de lider vokalistlik yapmış.

Bir şarkıya 40 dakika

2000’li yılların başından itibaren solo kariyerine odaklanan Sia, 2004 albümüyle üne kavuşur. Amerika’nın da, dikkatini çeken ‘Colour Small One’dan ‘Breathe’ adlı parçasının TV dizisi ‘Six Feet Under’ın final bölümünde yer alması, hayatını değiştirir. Şarkı, Grammy adayı olur. 2007 albümü ‘Lady Croissant’ canlı kayıtlarıyla müthiş bir albüm olmuştu. Yaşamı boyunca depresyon, uyuşturucu ve alkol problemlerinden kurtulamadı. 2008’de ‘Some People Have Real Problems’ albümünde bu durumunu tüm samimiyetiyle ortaya koydu.

Yaratıcılık kanı taşıyan şarkıcılardan... Bir şarkı için 40 dakikadan fazla zamana ihtiyacı olmadığını söylüyor. Piyanonun başında serbest bir şekilde çalarak besteleri yakaladığını söylüyor.

2014 yılında ‘Chandelier’ şarkısının piyasaya sürülmesinden bu yana Sia, canlı performanslar, TV gösterileri ve videolarda ‘gizlilik modifikasyonu’nu sürdürmek için peruk taktı ve bu görünüm şimdilik bir marka haline geldi. Bununla birlikte, yüzünün birçok görüntüsü internette var geçen Mart ayında Los Angeles Havalimanı’nda peruk olmadan görüntülendi.

Yazının devamı...