Farklı ve karanlık bir dizi: Mindhunter

Diziler çığ gibi büyüyor. Onları sunan kanal sayısı artıyor, her hafta yenileri ekleniyor. Birçoğu benzer yapıda, farklı olanı bulmak biraz da şans veya sabır işi. ‘Mindhunter’ sürüden ayrılan iyi bir örnek. ‘Seven’ ve ‘Zodiac’ gibi polisiye türünde modern klasikler yaratan David Fincher’in yapımcı olduğu ve ilk sezonun ilk 4 bölümünde yönetmenlik yaptığı dizi, seri anlatımı ve atmosferiyle çok farklı. 70’li yıllarda FBI içinde kurulan Davranış Bilimi Birimi’nin emekleme dönemlerini anlatıyor.

Polisin suçluyu sadece cezalandırma mantığının karşısına çıkan arabulucu detektifler Holden Ford (Jonathan Groff) ile Bill Tench (Holt McCallany), yardım aldıkları adli psikiyatr ve araştırmacı Wendy Carr (Anna Torv) ile katillerin akıllarından neler geçtiğini keşfetmeye çıkıyor. Seksüel içerikli vahşi cinayetleri işleyen katillerle hapishanelerde yaptıkları röportajlar, onların zihinlerindeki kapıları açacak bir anahtar işlevi görüyor. Gelecek cinayetleri önleyemeseler bile, aydınlatmaları konusunda düzgün, hızlı çalışmalarına yol açacak ipuçlarını ve detayları öğrenmeye çalışıyorlar. Gerçek belgelerden yola çıkan cinayetlerde, suçluların yaptıklarını detaylandırarak anlatmaları şaşırtıyor ve ürpertiyor.

Her zaman yakalanmaz!

İlk sezonda, Virginia Quantico’da, FBI Eğitim Akademisi’ne bağlı Davranış Bilimi Birimi’nin bir bodrum katındaki kuruluş öyküsünü izledik. Başta birim başkanları olmak üzere, bu üçlünün yaptıkları işe bir güvensizlik vardır. Polisin klasik yakala ve cezalandır mantığı, onların karşısına dikilen bir bağnazlık abidesi gibidir. İnatla görüşlerini savunurlar, özel yaşamlarından ödün verirler, suçlularla konuşurlar. O yıllarda seri katil kavramı bile daha ortada yoktur. Ardışık cinayetler işleyen suçluları sorgulayarak, onları öldürmeye götüren nedenleri öğrenmeye çalışırlar. Şaşırtıcı bir şekilde, birçoğunun geçmişinde bir aile travması olduğu gerçeğini ortaya çıkarırlar. Konuşmalar dışında sahaya da çıkarlar ve seks bağlantılı cinayetlerin suçlularını yakalamaya çalışırlar. İlk sezon boyu, işlerine adanmışlıkla çalışan üçlünün özel yaşantılarındaki sorunlara da tanıklık ederiz.

İkinci sezonda da genel akış ve atmosfer değişmez. Fincher’in polisiyelerde çok severek kullandığı gri ve yeşil renk paletinin yarattığı, gizemli atmosfer devam eder. Olaylar, bu kez Atlanta’da işlenen çocuk cinayetlerine odaklanıyor. Artık bodrum katından üst katlara taşınmış ve yapısı kabul görmüş bir birimdir Davranış Bilimi Birimi. Dizinin en büyük özelliği, katilin her zaman yakalanmasının mümkün olamayacağı duygusunu seyirciye geçirmesi. Yapımın derdi, seyirciyi mutlu edecek katarsis yaratmak yerine; soruşturmanın şekline, akışına odaklanması. Hep bitmemiş, tamamlanmamış bir havada akması. Fincher’in aklında 3 sezon daha var; tamamlanacak zamanı aceleye getirmek istemiyor demek.

Bu seriyi es geçmeyin

İkinci sezonda 80’lerin Atlanta’sı gibi ırkçılık çekişmelerinin alttan alta sürdüğü bir bölgede çocuk cinayetlerinin peşine düşmek zorlu bir görev. Politik baskıların ve bürokratik engellerin ten rengine göre kalıp değiştirdiği bir bölgede bağımsız çalışmak istemek, herkesin harcı değil. Yine, yeni sezonda Charles Manson’la yapılan konuşma etkileyici anlarla dolu.

Karanlık ve şaşırtıcı gerçeklerin peşine düşen bu seriyi es geçmeyin. Seri katil olmanın nedenlerine gerçek belgelerden yola çıkarak ulaşmaya çalışmak, izleyici için tekinsiz bir seyir oluyor.