AĞIZ İÇİ SAĞLIĞINI UNUTMAMAK LAZIM

15 Ocak 2013

Ağız hastalıklarının erken tanısı için 3-5 günden uzun süren mukoza değişimleri, ağız içindeki kronik yaralar, tükürük salgısında artma ya da azalma, diş etlerinde kanama gbi belirtiler incelenmelidir

Ağzımız vücudumuzun dış dünyayla bağlantısını sağlayan giriş kapısıdır. Bu sebeple de çok değişik dış etkenlerle karşılaşır. Örneğin sıcak yiyecek ve içecekler, sert gıda parçacıkları, birbirinden farklı mikro-organizmalar... Bütün bunlarla başa çıkabilmek için ağzımızın içi tümüyle bir mukoza tabakasıyla kaplıdır. Yine de farklı nedenlere bağlı olarak ağız mukozasında bazı değişiklikler meydana gelebilir, bunlar bazen ciddi sorunlara yol açabilir veya ciddi sorunların ön belirtileri de olabilirler.

Risk faktörleri
Tütün kullananlarda, örneğin sigara içenlerde binlerce kanserojen kimyasal molekül ağza girer. Alkol alanlarda, özellikle sert alkollü içkilerin tahriş edici etkileri de bunlara eklenebilir. Tütün ve alkol tüketimi miktarına göre ağız içi kanserleri riski, bunları kullanmayan birine göre belirli bir şekilde artar. Meyve ve sebze tüketiminin az olduğu yani koruyucu anti-oksidanların az alındığı durumlar ve ağız hijyenine dikkat edilmemesi de risk faktörlerindendir. Ağız mukozasındaki kronik yara yerleri, keskin diş veya protez kenarları, ağızdaki kronik mantar enfeksiyonları, papilloma virüsleri ağız sağlığını tehdit eden oluşumlardandır. Diyabetiklerde ağız mukozası değişimleri sağlıklı kişilere göre daha sıktır. Deri, metabolizma, kan hastalığı gibi bazı hastalıklarda ve kemoterapi gibi tedavilerin yan etkisi olarak da ağız mukozası iltihapları (stomatit) görülebilir.

Enfeksiyon ve tümörlerin yanı sıra, ağız mukozasında değişimlere yol açan çeşitli nedenler vardır:

Yazının devamı...

BALIK VE OMEGA-3

8 Ocak 2013

Şu an sofralarımızı bol miktarda balık süslüyor. Balıktan bahsederken yağlı balıklar ve omega-3’ün yararlarını bir kez daha hatırlayalım

Bol miktarda balık tüketen toplumlarda, yani omega-3 yağ asitleri bakımında zengin beslenen kişilerde, kalp-damar hastalıkları ve depresyon daha az görülüyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde beslenme ve kalp damar hastalıkları hakkında yapılan çalışmalar, Japonya ve Girit Adası’nda yaşayanların kalp hastalıkları açısından ölüm riskinin daha düşük olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde Grönland Eskimoları’nda tipik Batı tarzı diyetle beslenen kişilerin aksine, koroner kalp hastalığı oranları çok düşük. Bu durum, onların günlük beslenmelerindeki yüksek omega-3’e bağlanıyor.

Hastalıklardan korunmada yardımcı
Sağlık faktörü olarak, bilinen omega-3 yağ asitlerinin 3 tipi var: DHA(dokosahekzonoik asit), EPA (eikozapentanoik asit) ve ALA (alfa linoleik asit). Yağlı balıklar en önemli EPA ve DHA kaynaklarıdır. Yağlı balıklara somon, sardalya, uskumru, ringa, alabalık, orkinos gibi örnekler verilebilir. EPA ve DHA vücudumuzdaki bütün hücre zarlarının sağlığında önemli olduğu kadar aynı zamanda kalp hastalıkları, kalp krizi, hipertansiyon, depresyon, eklem ağrıları ve romatoid artrit gibi inflamasyon gösteren hastalıklardan korunmada da yardımcı olur. Bazı araştırmalarda da alzheimer hastalığına karşı da koruyucu olduğu belirtilmiştir. ALA ise bitkisel kaynaklıdır, en fazla keten tohumu yağı olmak üzere ceviz, semiz otu gibi bazı yiyeceklerde vardır. Vücutta doğrudan kullanılabilen Omega-3 yağ asidi çeşitleriyse EPA ve DHA’dır, ALA ise ancak EPA ve DHA ya dönüştürülerek yararlı etki gösterir ama ALA’nın sadece az bir miktarı bu hale dönüşür, bu nedenle de balık yağı bizim için çok önemlidir. Özellikle çocuklarda beyin gelişiminin sağlanabilmesi için DHA gereklidir. Omega-3 kaynağı olarak balık ve balık yağı tercih edilmelidir, ilave olarak da keten tohumu yağı veya diğer bitkisel kaynaklar kullanılmalıdır.

Sağlıklı olan ızgara, buğulama

Yazının devamı...

POLiKiSTiK OVER SENDROMU

1 Ocak 2013

Adet düzensizliği, hele bir de buna tüylenme, sivilceler, saçlarda seyrelme ve kilo vermekte güçlük eşlik ediyorsa ilk akla gelen hastalık, polikistik over sedromu. Peki bu hastalık kimleri, nasıl etkiliyor?

Son zamanlarda giderek daha fazla sayıda genç hanıma polikistik over hastalığı tanısı konduğunu duyar olduk. Geçenlerde Nişantaşı’nın yeni gözdesi, City’s Mahalle’de arkadaşlarla öğle yemeğinde buluşmuştuk. Sohbet esnasında bu konu açılınca endokrinoloji uzmanı meslektaşım Doç. Dr. Gökhan Özışık bunun üreme çağındaki hanımların neredeyse en sık endokrin problemi olduğundan bahsetti. Ben de kendisinden bu çok önemli hormonal hastalığı daha detaylı anlatmasını istedim. İşte, Gökhan Hoca’nın anlattıkları...
“Adet düzensizliği, hele bir de buna tüylenme, sivilceler, saçlarda seyrelme ve kilo vermekte güçlük eşlik ediyorsa ilk akla gelen polikistik over sedromudur.
35-40 yaşın altındaki kadınların korkulu rüyası olan bu hastalık, önceden adetler tamamen düzenliyken bir takvim yılında 9’dan az adet görmek anlamına gelen oligomenore’den tamamen farklıdır. (örneğin ağır egzersiz yapan, maraton vs. koşan atletlerde oligomenore yaygındır) Çoğu sağlıklı kadındanda iki adet arasında geçen gün sayısı hafif farklılık gösterebilir ancak 21 günden az veya 36 günden fazlaysa düzensiz adet görme olarak kabul edilir. Ergenliğe girişle birlikte ilk üç yıl adet düzensizliği normal kabul edilebilir ancak bilhassa tüylenme ve aşırı kilo alma da varsa bu süreyi beklemeden muhakkak bir hekime danışılmalıdır.

Yumurtalıklarda hiç kist olmayabilir
Polikistik over (yumurtalık) sendromu üreme çağında, yani 15-45 yaş arasındaki kadınların yüzde 5-10’unda görülen ve genetik kökenli olduğu düşünülen bir hastalıktır. Her ne kadar tanımında yumurtalıklarda birçok kist vurgusu olsa da hastaların yüzde 30’unda ultrasonda hiç kist görülmeyebilir. Bu polikistlerin kaynağıysa beyinden yumurtalıkların çalışmasını kontrol eden merkezle yumurtalık hücreleri arasında hormonlar aracılığıyla kurulan iletişimin bozulması ve adeta bu sinyal karmaşasının folikül adı verilen ve yumurta adayını içeren özel yapıların her ay beklenenden daha fazla sayıda ortaya çıkmasıdır. Yumurtalıklar üzerindeki hormonal kontrolün kaybolmasıysa aşırı erkeklik hormonu ve insülin üretimine yol açar. Bunlar da ciltte yağlanma, sivilce, tüylenme, insülin direnci, kilo alma (bazen de şeker düşmesi atakları) ve kolesterol yüksekliğine neden olur.

Yazının devamı...

GÖBEK VE BUNAMA RiSKi

25 Aralık 2012

ABD’de yapılan bir araştırma göbek ne kadar büyük olursa, bunama riskinin de o kadar yüksek olduğunu gösteriyor

“Göbeğin bunamayla ne ilgisi olur ki, bu da nereden çıktı şimdi?” diyeceksiniz ama bazı araştırmalara göre, orta yaşlarda göbeğiniz varsa, ileri yaşlarda bunama riskiniz daha yüksek olabiliyor. Göbeğin ya da teknik adıyla ‘santral obezite’nin şeker hastalığı, kalp sorunları ve inme için bir risk faktörü olduğu biliniyordu. Şimdi bunlara bir de bunama riski eklendi.
Kuzey Kaliforniya’da 40 yaşlarında 6 bin 583 kişinin 36 yıl takip edilerek yaşam tarzı, boy, kilo ve göbek çevrelerinin değerlendirildiği uzun yılların çalışması sonuçlandı. Çalışma süresi içinde bin 49 kişiye Alzheimer hastalığı dahil bunama tanısı konuldu. Ve işin ilginci, bu araştırmada göbek ne kadar büyükse, bunama riskinin de o kadar büyük olduğu görüldü.
Burada önemli bir nokta var, kilosu fazla olan herkesin göbeği büyük olmayabilir ya da kilosu pek fazla olmayan bir kişinin göbeği büyük olabilir. Hem göbeği hem de kilosu fazla olanlarda bunama riski, göbeksiz olanlara nazaran 3.6 kat daha fazla. Buna karşılık kilo normalse ve sadece göbek büyükse bunama riski, kilosu normal ve göbeği olmayan birine göre 1.89 kat daha yüksek. Bu nedenle araştırmacılar, göbeğin ve kilo fazlalığının etkilerini ayrı ayrı değerlendirdi.
Burada konu edilen, göbek seviyesindeki yağ birikimi. Yani göbek çevresinin kalınlaşması ve burada yağ toplanması. Göbek çevresi kadınlarda 80 cm.’yi, erkeklerde 94 cm.’yi geçtiğinde alarm çanları çalmaya başlıyor. Kadınlarda yine 88 cm.’yi, erkeklerdeyse 102 cm.’yi geçerse metabolik sendrom gibi ciddi sağlık sorunlarının başlayacağı kabul ediliyor. Bu nedenle göbek çevremizi de arada bir ölçmekte yarar var.

Tempolu yürüyüş önemsenmiyor
Kıssadan hisse: Beyninizin sağlam kalması için göbeğinizi eritin!

Yazının devamı...

YAŞLANINCA KAYBOLAN İŞİTME GÜCÜ

18 Aralık 2012


Yaş ilerleyince işitme kaybı doğaldır ve aslında erken yaşlarda belli belirsiz başlamaktadır. Normal şartlar altında, yıllar geçtikçe işitme yavaş bir şekilde, her iki kulakta da azalmaktadır

Bazı kişilerde bu işitme kaybı belirli bir seviyede kalır ve rahatsızlığa neden olmaz, bazı kişilerdeyse ilerleme devamlı olur ve ciddi rahatsızlığa yol açabilir. Çeşitli nedenler, yaşlılıkta gelişen duyma kaybını hızlandırabilir. Bu nedenlerin başlıcaları, kalp, dolaşım, metabolik hastalıklar gibi çeşitli işitme sistemi dışı hastalıkların yanı sıra sinir sistemiyle doğrudan işitme sistemiyle ilgili hastalıklardır.
Ayrıca sürekli gürültüye maruz kalmak (mp3 çağında buna dikkat), çevresel faktörler (örneğin toksinler), kulağa zarar veren ilaçlar ve nikotin de işitme gücünü olumsuz etkiler.
Artarak genellikle iki taraflı ve simetrik işitme kaybında, önce yüksek frekanslarda ardından orta ve alt ses frekanslarında duyma kaybı oluşur, yani insanlar önce tiz sesleri duymamaya başlar. Örneğin kuş cıvıltılarını eskisi kadar duymazlar ama çoğunluk bu durumu fark etmezler.
Bazı kişiler özellikle gürültülü ortamlarda kelimeleri seçmekte ve duymakta zorlanır. Söylenenleri duyarlar ama kelimeleri tam seçemediklerinden anlamakta zorlanır veya yanlış anlarlar. İşitme kaybı olanlar, belli bir ilerlemeden sonra hiçbir konuşmaya katılamamaz ve bu sosyal sağırlık dediğimiz duruma yol açarak kişinin tecrit edilmesine, toplum içinde huzursuz ve rahatsız olmasına yol açar.

Yazının devamı...

iYiMSERLiKLE SAĞLIKLI VE UZUN YAŞAMAK

11 Aralık 2012

İyimserlik dediğimiz zaman olayları pozitif yönden ele almayı kastediyoruz. Bizi strese sokan durumlar çok çeşitli, kötümser ve karamsar düşünceler de kolaylıkla stres kaynağı olabiliyor

Sağlıklı yaşam dendiğinde bedenin yanında hep zihinsel ve ruhsal yapının da birlikte ele alınması en doğrusu. Sadece bedeni sağlıklı tutmak yeterli olmuyor, ruh ve zihinle birlikte oluşuyor genel sağlık hali. Bu zihin-beden-ruh bütünlüğü içinde ‘iyimserlik’ de çok önemli bir rol almakta. İyimserlik dediğimiz zaman olayları pozitif yönden ele almayı kastediyoruz. Bizi strese sokan durumlar çok çeşitli, kötümser ve karamsar düşünceler de kolaylıkla stres kaynağı olabiliyor. Aslında yaşanan her olay farklı kişiler tarafından çok farklı yorumlanır. Aynı olaya bakan iki kişiden biri karalar bağlayıp, “Bu iş olmayacak, garanti ters gidecek” diye düşünerek panik ve stres yapıp, işi çıkmaza sokabiliyor. Diğeriyse rahatlıkla ılıman bir düşünce içinde “Bakalım bekleyelim, nasıl olsa bir hal yolu bulunacak” diye düşünüp kendini paniğe ve strese sokmadan olaylara hakim olarak, doğru kararlar verip stresrten uzak kalabiliyor. Tabii bu tip olumsuz ve kötümser düşüncelerin günlük hayatta sık sık tekrarlanması da kronik stres halinde sağlıklı yaşamımızda en büyük düşmanlarımızdan biri olarak yerini alıyor. Bakın iyimserlikle ilgili yapılan araştırmalar ne sonuçlar veriyor:
İlk çalışma olarak ABD’de 839 kişi tam bir tıbbi kontrolden geçirilmiş ve aynı zamanda iyimserlik-kötümserlik için psikolojik teste tabi tutulmuşlar. Bu kişiler 30 sene izlendikten sonra iyimserliğin uzun ömür ve sağlıklı yaşamla bağlantısı dikkat çekmiş. Bu 30 yıllık takip süresince iyimserlik-kötümserlik testinde kötümserlik lehine her 10 puan artış gösteren kişilerin ölüm oranı, iyimserlere nazaran yüzde 19 daha fazla bulunmuş. Yani özetle, 30 yılık sürede testte, iyimser çıkanların çoğu hayatta kalmış.
İyimserliğin sağlığa katkılarını göstermek için bir başka test olarak da Kuzey Carolina Üniversitesi’ne giren 6 bin 959 öğrenciye kapsamlı kişilik testi uygulamışlar. İyimserlerle kötümserleri bu test sonucunda tespit etmişler. 40 sene süreyle bu kişileri izlemişler. Bu öğrencilerden 476’sının başta kanser olmak üzere çeşitli nedenlerden hayatlarını kaybettiği tespit edilmiş. Hayatlarını kaybedenlerin iyimserlik-karamsarlık testine göre oranları incelendiğinde, kötümser olanların iyimserlerden yüzde 42 oranında daha fazla hayatını yitirdiği tespit edilmiş.

Her ikisi birlikte hareket ediyor
Hollanda da yapılan birbirinden ayrı iki araştırma da benzer sonuçlar ortaya koymuş. Şurası bir gerçek ki yapılan her çalışma, iyimserlerin sağlık alanında daha şanslı olduğunu ortaya koymakta. Muhtemelen iyimser ruh halinin bu derece hoş sağlık sonuçları vermesinde pek çok değişik mekanizma rol almakta. Kişilik yapıları çok değişken ve pek çok şeyin etkisi altında olduğundan iyimserliğin sağlıkla doğrudan bir kısa yolla bağlantısı mı olduğu, yoksa vücudun çok çeşitli bölümlerinin birlikte çalışmasının mı sonucu olduğu halen bilinemiyor. Belki de her ikisi birlikte hareket ediyor.

Yazının devamı...

AT BiNME SONRASI SAKATLIKLAR

29 Kasım 2012

At binme, özellikle çocuklar ve gençler arasında popüler bir spor dalı haline geldi. Ancak bu spor dalında kaza ve sakatlanma riski, motosiklet kullanımından bile yüksek

Bir atın ağırlığının yarım tona kadar çıkabilmesi ve saatte 70 km. hızla seyredebilmesi, tehlikenin boyutlarını gösterir. ABD’de at binen her 100 bin kişiden 20’sinde sakatlıklar meydana gelir.
2002 yılında ABD’de 13 bin 400 kişi, at binme sonrası yaşanan sakatlıklar nedeniyle acile başvurdu. Bunların çoğu, 15 yaşın altındaki çocuklardı. Bu yaralanmalar, attan düşme ya da at tarafından ezilme sonucunda oluşur. Atın çifte atmasıysa, kafa travması gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olur. Bu nedenle sadece at binerken değil, yanındayken de başlık kullanmak, üzengi güvenliğini sağlayıcı özel botların giyilmesi ve çocukların yanında bilinçli yetişkinlerin bulunması önemli.
ABD’li aktör Christopher Reeve’in attan düşme sonrası omurilik yaralanması geçirmesi, konuya dikkat çeken önemli bir olaydı.
Bir Meksika atasözü konuyu çok net şekilde açıklar: “Önemli olan ata nasıl binmeyi değil, attan nasıl düşüleceğini bilmektir.”

Kadınlar daha çok sakatlanıyor
En sık sakatlanan grubu, 25 yaş altı kadın biniciler oluşturur. Bunun sebeplerinden biri, kadınların at binme sporuyla erkeklere göre daha çok ilgilenmeleri. Ancak dört yaş altındaki erkek grubu, kadınlara göre daha çok sakatlanır. Sakatlıklar daha çok binicilik merkezlerinde ve sonrasında bireysel çiftlikler, açık alanlarda olur. Atla ilgili yaralanmalar çok ağır sonuçlara yol açabilir.

Yazının devamı...