Öteki’ni insan olarak görmemeye son!

13 Temmuz 2019

Nermin Subasic, paramiliter gruplar tarafından katledilip kemikleri Srebrenitsa ve etrafına saçıldığında yalnızca 19 yaşındaydı. Avrupa’nın yakın tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Srebrenitsa soykırımı sırasında sadece Nermin değil, 8.300’den fazla erkek, kadın ve çocuk hunharca katledildi. Eğer Srebrenitsa ve Zepa Anneleri olmasaydı, onların başlarına gelenler belki de unutulup giderdi.

Bu anneler, eşler ve kız kardeşler; gözyaşlarını sildiler ve acılarını bir amaca bağladılar. İntikam peşinde koşmadan, yirmi dört yıldır durmaksızın adalet çağrısında bulunuyorlar. Ve bizlere mesajları da şudur: Öteki’ni insan olarak görmemeye son verin.

Çoğu insan Srebrenitsa soykırımını bilmiyor, bilmek de istemiyor. Diğerleri de bunun yerel bir mesele olduğunu, dünyanın geri kalanıyla ilgisi olmayan bir tarih kazası olduğunu düşünüyor. Bu zihniyet, yalnızca ilgisizlik veya görecelilikten ibaret olmamakla birlikte, aynı zamanda Avrupa’da çok yaygın olan Müslüman karşıtı algıyı da ortaya koymaktadır. Srebrenitsa soykırımının dini bir temelinin olduğu inkâr edilemez. Bu insanlar sırf Müslüman oldukları için öldürüldü. Tüm bu olanlar ise, neler olduğunu bilen ancak yalnızca uzaktan izlemeyi seçen pasif bir uluslararası toplumun suç ortaklığıyla gerçekleşti.

Bu anlamda, Srebrenitsa soykırımı, tüm Avrupalılar olarak bizlerin kendimize uzunca ve dikkatli bir şekilde bakmamız için bir ayna vazifesi görmektedir. Avrupa, elbette yakın bir gelecekte gerçekleşecek başka bir Srebrenitsa vakasına tanıklık etmenin eşiğinde değildir. Ancak, kıtamızda güçlü ayak sesleri duyulan ve kendini “geleneksel değerlere sahip Hıristiyan Avrupa”nın savunucusu ilan eden milliyetçi hareketlerin yeniden canlanması, toplumumuzun barışçıl geleceği açısında iyiye işaret etmemektedir.

Bu bağlamda Müslümanlar, bir kez daha yalnızca aşırıcı grupların değil, aynı zamanda ana akım politikacıların da tercih edilen hedefleri arasında yer almaktadır. Yüzyıllar boyunca, Avrupalılar Müslümanlara hep temkinli gözlerle bakmışlardır. Ancak, 11 Eylül’de New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’ne karşı gerçekleştirilen saldırılarla başlayan bir dizi terör eyleminden bu yana, tüm Müslümanlar aynı kefeye konulmakta ve giderek daha fazla hasmane toplumlarda yaşamaktadırlar.

Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca, Avrupa’da ortaya çıkan Müslüman karşıtı algılar ve uygulamalar konusundaki uyarılar raporlarda sürekli olarak yer almıştır. Bununla birlikte, sağlam kanıtlara rağmen bu durumda herhangi bir iyileşme meydana gelmemiştir. Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu uzmanlarının birkaç hafta önce yayımlanan raporunda bu durum teyit edilmiş, pek çok Avrupa Konseyi üye devletindeki Müslüman karşıtı algıların sürekliliğine ilişkin uyarılarda bulunulmuştur.

Bununla ilgili kanıt bulmak için güvenilir haber kaynaklarının okunması yeterli olacaktır. Çoğu Avrupa ülkesinde, Müslüman kadınlar, peçe veya başörtüsü taktıkları için sık sık tacize uğramakta, camilere saldırılar düzenlenmekte ve mezarlıklara yönelik saygısızlıklarda bulunulmakta, ayrımcı uygulamalar Müslümanların iş bulmalarını, ev edinmelerini veya vatandaşlık almalarını zorlaştırmaktadır. Kolluk kuvvetleri, sırf dış görünüşleri yüzünden kanuna aykırı bir şekilde Müslümanları durdurma ve arama yapma uygulamasına hâlâ devam etmektedir. Yeni göçmenlerin çoğu, Müslüman ülkelerden oldukları için, onlar da Avrupalı Müslümanların on yıllardır maruz kaldığı güvensizlik ve şüpheyle karşılaşmaktadır.

Yazının devamı...

ABD’nin Ankara’ya gönderdiği mektup üzerine

22 Haziran 2019

Olaylar ve taraflar aynı bugünlere benziyor. Bir tarafta bugünün Roma İmparatorluğu gücüne sahip ABD ve Batı ülkeleri, diğer tarafta bazı Batı ülkeleri tarafından yaratılan problemlerle boğuşan, dövüşen ve ezilen diğer ülkeler.

Bundan birkaç yıl evvel mesleğim icabı katıldığım bir kongrede, San Diego’da (ABD), Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin tümüne ev sahipliği yaptığı bir koya bakan kongre salonlarından birinde, %90’1 Amerikalı olan ve bizim gibi çok az sayıda Amerikalı olmayan beyin cerrahlarının önünde, eski ABD Dışileri Bakanı Henry Kissinger davetli konuşmacı olarak konuştu. Konuşması uzundu, fakat baz bölümleri bizim yaşadığımız bölge ile ilgiliydi. “Biz bugünün Romasıyız ve bir şekilde dünyaya yön veriyoruz (gülerek ve istihza ile).Ortadoğuya bugünlerde orada hiç olmayan demokrasiyi götürüyoruz” dedi. -Ülkemizin adını vererek- ve bizi komşu ülkelere karşı tampon ülke olarak tarif etti.

Günümüzden 2046 yıl önce (M.Ö. 27’de) Roma İmparatoru Augustos ölmeden önce bir emirname yayınlıyor. Bu emirler zinciri bir demir levhaya yazılıyor. Ve Roma’nın bütün eyaletlerine gönderiliyor. Bu arada bir Roma eyaleti olan Angora’ya (bugünkü Ankara) da gönderiliyor. Bu buyrukların yazıldığı levhada yapılması ve yapılmaması gereken emirler var. Angora’nın görevi İranlılara karşı koruma ve tampon göreviydi.

Bu arada belirteyim Roma hiçbir devrinde İran’ı yenememiştir, Fırat’ın öbür yakasına geçememiştir. Bir savaşta Romalı kölelerin isyanı olarak bilinen Spartakus isyanında isyan bastıran general Marcus Licinus Crossus Harran’da yapılan savaşta yenilmiş; İranlılar tarafından öldürülmüş. Parayı çok sevdiği bilindiğinden, ağzı eritilmiş altın ile doldurulmuştur. Roma’nın şan ve şeref olan sancak ve amblemleri ile esir alınan Augustus sonraki bir barışta bu emanetleri çok büyük tavizler vererek geri alabilmiştir. Daha sonraki yıllarda Roma birçok defa yenilmiş, hatta bir imparator olan Valerianus, bugünkü ismini Carseruis’den alan Kayseri’de, Pers Kralı Şapur’un ata binmesi için zorla diz çöktürülüp sırtına basılmış ve binek taşı olarak kullanılmıştır, hatta köle olarak çalıştırılmıştır. Daha sonra derisi yüzülerek Pers tapınağına astırılmıştır. Röliyefleri bugün dahi İran’ın müzelerinde sergilenmektedir. Roma dünyası yıllar boyu bu utanç verici olayların etkisinde kalmıştır. Bu gönderilen levhalardan yalnız bir tanesi tesadüfen bugünkü Hacı Bayram Cami yanında bulunan Roma tapınağı kalıntılarıyla birlikte ortaya çıkmış ve halen müzede tek örnek olarak durmaktadır.

Bugün Sayın Başkan Trump hala kendini Roma İmparatoru Augustus gibi sanıp, bizleri İran’a veya o bölgedeki diğer ülkelere karşı tampon devlet olmaya zorlayıp emirlerine uymaya mecbur etmeye çalışıyor. Ankara’yı hala bugünün Roma’sının başkenti Washington’a bağlı bir eyalet sanıyor. Tarih öyle bir bilimdalıdır ki, ülkeleri idare edenlerin bunu herkesten daha çok bilmeleri ve dersler almaları gerekir. Bugün bölgemizdeki topraklarda yaşayan halklar, tarihin binlerce yıllık imbiğinden geçmiş, süzülmüş, kültür ve tecrübeleri ile her zaman ayakta kalabilmiş ve yoluna devam etmiştir.

Yazının devamı...

Almanya’da yatırım ve oturum imkanları

9 Haziran 2019

Almanya neden ticari yatırımların cazibe merkezi?

Almanya mükemmel altyapısı, yaratıcı işletmeleri ve yüksek satın alma gücü sayesinde son yıllarda Türkiye’den gelen yatırımcıların gözdesi haline geldi. Özellikle gayrimenkul alımı ve şirket kuruluşunda artış söz konusu. İster yeni şirket veya şube kuruluşlarında, ister gayrimenkul alımında Almanya ve özellikle Berlin Türk vatandaşları tarafından tercih edilmekte. Bunun temel sebeplerinden birisi mutlaka Almanya’nın güçlü ekonomisi ve gayrimenkul fiyatlarının özellikle Berlin’de, diğer Avrupa başkentlerine nazaran daha düşük fakat uzun vadeli istikrarlı olması. Bunun dışında Türk markalarına ve ürünlerine Türkiye Cumhuriyeti tarafından sağlanan desteklerde birçok
girişimcinin Almanya piyasasına girmesini teşvik etmekte ve büyük bir kolaylık sağlamakta.

Antlaşma imzalandı

Türkiye ile Almanya arasındaki ticari ilişkiler hangi yıllara dayanmakta?

Almanya ve Türkiye’nin ticari ilişkileri Osmanlı Dönemine dayanmakta. 2 Nisan 1761 tarihinde Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” imzalanmıştır. 1856 yılında ilk telgraf Siemens tarafından İstanbul’da kurulmuştur. 20. yüzyılın başında Philipp Holzmann şirketi ve Deutsche Bank Bağdat Demiryolunun finansmanını sağlamıştır. Bosch 1910 yılında İstanbul’da şubesini açmıştır ve 1960 yıllarından beri Mercedes ve MAN şirketleri Türkiye’de otomotiv sektöründe faaliyetlerini sürdürmektelerdir. Bugün iki ülke arasındaki ticari hacim 33 milyar euro’ya ulaşmıştır ve Almanya Türkiye’nin en önemli ticari ortağı konumundadır.

Almanya Türk vatandaşlarına ne gibi yatırım imkânları sunmaktadır? Şirket kuruluşu veya gayrimenkul alımı konusunda engeller veya kısıtlamalar var mıdır?

Federal Almanya’nin ticaret mevzuatı yabancı uyruklu yatırımcılara herhangi bir kısıtlama getirmemektedir. Bu nedenle oturum iznine bakmaksızın Türk vatandaşları Almanya’da örneğin en çok tercih edilen şirket türlerinden biri olan limitet şirket (GmbH) kurabilmektedirler. Türkiye’de bulunan ana şirketin şubesini açmaları mümkündür. Herkes için geçerli genel koşulları yerine getirmeleri yeterlidir. Aynı şekilde

Yazının devamı...

Dünya Çevre Günü ve endüstri 4.0 devrimi

5 Haziran 2019

BM, 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olmasını 1972 yılında kararlaştırdı ve her sene üye ülkelerde 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Çevreye yönelik olan duyarlılık 1950’ler ve 60’larda dünyamızın aşırı derecedeki kirlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Temiz hava, su, toprak yasaları başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde uygulanmaya başlanmıştır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde ülkeler ve bölgeler bazında çevreye bakış daha küresel boyutta ele alınmaya başlanmıştır. Nerelerde asit yağmurlarının olduğu, herkesi çevre kirlenmesi konusunda uyarmış ve önlemler almaya yöneltmiştir. Sürdürülebilir kalkınma, ekonomik büyümeyi çevreyi koruyarak yapma anlayışına dayalı uygulamalar olarak öne çıkmıştır. Bu yönlü uygulamalar genellikle hükümetlerden daha çok özel işletmeler ve sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 1990 ve 2000’li yıllara gelindiğinde topluluklar, ağlar olarak bilinen yeni oluşumlar hem dijital hem de gerçek dünyada etkilerini artırarak sürdürmektedir.

‘Kirleten öder’

Bugüne kadar çevre konusunda atılan olumlu adımların yanında toplu bir başarı elde edilememesinin bir çok nedeni vardır. Genellikle sözü edilen iki neden vardır. Birincisi, ekonomik bir etkisi ve bedelin olmasıdır. Çevreyi kirletenler genellikle kendi eylemlerinin sonuçlarına katlanmak istemezler. Olumsuz sonuçların çoğu zaman başka bir yerde ya da gelecekte oluşacağı inancı ile hareket edilir. İkinci olarak da doğal kaynakların sonsuz bir yapıya sahip olduğu ve bedelsiz olduğu inancıdır. Alınacak önlemler bireysel çıkarlar ve davranışlar için değil, daha çok toplumsal ve kolektif çıkarların ve geleceğin üzerine dönüştürülmelidir. Bireyler genellikle kısa dönemli çıkarlarına odaklanırken, toplum daha uzun dönemli bir maliyet yüklenebiliyor. Bu konunun çözümü için çevre konusunda birçok ilke oluşturulmuştur. Örneğin, “kirleten öder” ilkesi gibi. Ancak her durumda benzer ilkeler çalışmamaktadır. Diğer örnek olarak da küresel uyarılar ve dünyanın bir ekosistem içinde olduğuna dair anlayışlar, ilkeler, araçlar çok fazla etkili olamamaktadır. 1970’lerde çevreyle ilgili politikalar sonuçların değerlendirilmesi ve onlara odaklanmak yerine daha çok önleyici ve kontrol edici bir boyuta taşınmıştır.

Paradigma değişimi

Endüstri 4.0 ile Çevre Koruma arasında potansiyel bir ilişki söz konusu. Endüstri 4.0 gelişen bir üretim anlayışı ve sistemi olarak, nesnelerin interneti, büyük veri, siber-fiziksel sistemler ve akıllı nesneler teknolojileri tanımlanmaya çalışılır. Hiç şüphesiz Endüstri 4.0’ın yeni fırsatlar ve olanakları toplumun her kesiminde yaratabildiği gibi çevre koruma konusunda da yaratabilmektedir.

Bu yeni dönem zihnimizi, değerlerimizi ve yeni olanakları yeniden değerlendirmemizi zorunlu kılıyor. Hiç unutmayalım ki yeni teknoloji devrimi insanlara daha fazla seçim fırsatları, daha fazla özgürlükler ve kendi yaşamları üzerinde daha fazla kontrol sağlama olanakları yaratıyor. Yeni teknolojiler insanların yapabileceklerinden daha fazlasının yapılmasını, karar alabilmesini gerçek verilerle yapabilmeyi olanaklı kılmaktadır. İnsanların kendilerine koydukları engelleri, blokları ortadan kaldırabilmekte ve dijital ağların varlığı ile yeni devrimi gerçekleştirme de olağanüstü yetkilere sahip olabilmektedir. Birinci endüstri devrimindeki su ve buhar gücü, ikinci endüstri devriminde elektrik gücüne dönüşmüş ve üçüncü endüstri devriminde daha çok analog araçların dijitale dönüşümüne şahit olunmuştur. Bilgisayarlar, internet ve akıllı telefonlar bu dönemin yenilikleridir. Dördüncü endüstriyel devrimi ise; nesnelerin interneti, robotik, büyük veri, akıllı ve mobil cihazlar gibi gelişmelere neden olmaktadır. Bu gelişmelerin etkilemediği ve değiştirmediği hiçbir alan yok.

Endüstri 4.0 akıllı bir biçimde birbiriyle iletişim kurabilmesi anlamına da gelmektedir. Bu esnek üretim ve kişiselleştirilmiş üretimi olanaklı kılmaktadır. “

Yazının devamı...

Kuran bedensel ve ruhsal sırlarımıza ışık tutuyor

4 Haziran 2019

Varlıklar içinde en girift, en karmaşık ruhsal ve bedensel yapıya insanın sahip olduğu herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bu yüzden en yoğun, en derin bilimsel çalışmalar insanın ruh ve beden dünyasını tanımak amacıyla yapılmaktadır. Ama henüz, “bu iş tamam” denecek noktadan çok uzaktayız. Bütün keşiflere, buluşlara rağmen insanın maddi varlığı da ruhsal varlığı da birçok sırrı saklamaya devam ediyor. İnsan organizması üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda övünülecek başarılar elde edilmiştir. Bu sayede kalp, ciğer, böbrek gibi hayati organlarımızın bedenimizdeki rol ve fonksiyonları çok iyi tanımlanmış, bunlara dayanarak organ nakilleri sıradan operasyonlar haline gelmiştir.

Bunun yanında adaletin tecellisine imkân vermekle toplumsal hayatın kalitesini yükselten bedensel keşifler de söz konusu olmuştur. Sözgelişi dünyadaki yaklaşık yedi milyar insandan her birinin parmak izinin diğerinden farklı oluşunun keşfi, insanı maddi ve fiziksel yönden tanımada çok büyük bir adım teşkil etmiştir.

Devrime yol açtı

Birçok olayda parmak izinden hareketle suçluların hiçbir şüpheye meydan vermeyecek netlikte tespiti, kriminolojide bir devrime yol açmıştır. DNA’nın keşfi ise, insan bedenini tanımada daha geniş ufuklar açmış; çok karmaşık ve adaleti yanıltıcı bir sorun olan çocuğun baba tarafından nesebinin belirlenmesinin yüzde 99.9 gibi bir gerçeklikle tespitini sağlamıştır.

Bütün bu gelişmelere rağmen bazı organların bütün fonksiyonları yeterince aydınlığa kavuşmuş değildir. Bugün beyin kapasitemizin ancak yüzde 20’sini kullanabildiğimiz söyleniyor. Dünyaca ünlü Türk beyin cerrahı Prof. Gazi Yaşargil 15 yıl kadar önce Hürriyet gazetesine verdiği röportajda, “Biz beyni anlamak için henüz uyandık, bu konuda ne zaman emekleyebileceğimiz bile belli değil” diyordu.

Ancak günümüzdeki hızlı bilimsel gelişmeler ve buna dayanan tıp, bedensel varlığımızın tüm sırlarını yakın bir gelecekte çözecek gibi görünüyor. Fakat ruhsal cephede durum çok farklı. Bedensel olarak bütün insanlar hemen hemen aynı. Psikolojisi bakımından ise her insan ayrı bir dünya. İnsanoğlunun ruh dünyasını, bu dünyadaki med ve cezirleri yüzde 100 isabetle analiz etmek en azından şu anda mümkün değil. Ruh hakkındaki kısıtlı bilgimiz, Kuran-ı Kerim’in, “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Rabbimin katındadır. Size ondan çok az bilgi verilmiştir.” (İsra suresi: 85) açıklamasıyla örtüşmektedir.

Hürmete layıktır

İnsan İslam’da

Yazının devamı...

İnsan olmak

3 Haziran 2019

İnsan, başat bir canlı türü olarak bedensel, ruhsal ve toplumsal yaşam ilişkileri ile birlikte bütün bir değerdir. İnsan; aileden, eğitim ve öğretim kurumlarından aldığı bilgi ve birikimlerle şekillenir, içerisinde bulunduğu toplumla uyumlaşır ve yaşadığı çevreyle bütünleşir.

İnsan, yaşamsal evreleri olan çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerini sağlıklı ve kaliteli yaşar, dönemsel olarak edinmesi gereken bilgi ve birikimleri edinir ve bunları doğru yerde ve doğru zamanda kullanmasını öğrenir ve yaşam standartlarını toplumsal yaşam kurallarına uygun olarak belirler ve ona göre yaşam sürecini sürdürse insanca yaşıyor demektir. İnsanlık tarihinin yaşam sürecine bakıldığında sürekli arayış içinde oldukları, bulundukları zamanın zor koşullarını aşarak bilgi birikimlerini ileriye taşımak suretiyle bilim ve teknoloji alanında yeni buluşlar ve yeni icatlar peşinde koşmuşlardır.

Kendi yaşam düzeni

Ortak yaşamın gereği olarak; hukuksal yaşam kurallarını, ahlak, örf ve adet kurallarını ortaya koymak suretiyle kendi yaşam düzenlerini kurmuşlardır. Toplumsal yaşam içerisinde insanın özgür iradesiyle çevresini gözleyebilmesi, zamanı iyi ve yerinde doğru kullanabilmesi ayrıcı olma özelliğini yansıtır. Bilgi ve birikimlerinin beslenme kaynakları olan aile, eğitim ve öğretim kurumları ve yaşadığı çevresel ortamlardan iyi yararlanmış bilgi ve birikimler edinmişler ve edindiklerini kendilerine mal ederek bir yaşam biçimi haline getirmişler ise bulunduğu toplum için donamlı ve birikimli olmuşlar demektir.

a) İnsanın, her şeyden önce kendi vücut bütünlüğüne, ruhsal ve zihinsel yapısına karşı özenli ve dikkatli olması: İnsan, her şeyden önce maddi ve manevi varlığına özenli ve saygılı olmalıdır. Bu bağlamda, İnsan, düzenli beslenme alışkanlıkları edinmeli, hastalıklardan korunmalı, ruhsal ve zihinsel sağlığının aktif tutma gibi birçok önlemleri yerinde ve zamanında almalı, yaş evrelerine göre sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinilmelidir. Bunun yanında, sağlıklı olmanın esaslı bir unsuru olan koruyucu önlemleri zamanında almalı ve bunların en önemlisi sayılan yaş evrelerine göre aşı olmanın önemini bilmelidirler. Dayanma gücüne uygun çalışma alanları seçerek fiziki aktivitesini koruyarak hantallıktan ve hareketsizlikten uzak durmalıdırlar.

Ruhsal ve zihinsel yönden insanın rahat olması da önemlidir. Bu bağlamda insanın, hem bedensel aktivitesini, hem de zihinsel yaşam tarzını bir yaşam biçim haline getirerek yaşaması esas olmalıdır. Sportif faaliyetlerinin varlığı, sosyal aktivitelerle ilgilenmesi, zihinsel aktivitesini olumlu kılacağı gibi sosyal yaşamdan kopmadan, yalnızlığa itilmeden yaşamını sürdürmesi sağlayacaktır. Yaşamında; paylaşmayı kendisine görev edinen, sevgi, saygı ve hoşgörü gibi insani değerleri bir davranış biçimi haline getiren; öfke, hasetlik, şiddet ve riyakârlık gibi benzeri hareketlerden; uyuşturucu, tütün, alkol gibi alışkanlıklardan; kumar, fuhuş, internet ve teknoloji bağımlılıklarından kendi dünyasını uzak tutan, bedensel, ruhsal ve zihinsel yönden rahat insan demektir.

Paylaşımcı yaklaşım

b) İnsanın birbirine ve topluma karşı görev ve sorumlulukları:

Yazının devamı...

ÇANAKKALE’DEN OKYANUS ÖTESİNE Bir Başka 19 Mayıs: 19 Mayıs 1915

19 Mayıs 2019

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Boğazı, itilaf devletleri için İstanbul’a uzanan yolun açılmak zorunda olan tek kapısıydı. İstanbul’un düşmesi Osmanlı’yı savaş dışına itmekten başka Balkanları kendi taraflarına çekmeyi ve Rusya ile karşılıklı bağlantılarının açılmasını sağlayabilirdi ancak bu büyük planın tek koşulu Çanakkale’yi geçmekti. Diğer yandan Çanakkale’nin Osmanlı devletinin savunulması için ne denli önemli olduğunu gören Almanya, Boğaz’ın İngiltere ve Fransa’nın geçme girişimine karşı mutlak savunulması gerektiğini biliyordu.

Kasım 1914 ile Ocak 1916 arası olağanüstü yoğunlukta yaşanan Çanakkale Savaşlarında taraflar büyük kayıplar verdiler. Çeşitli cephelerde süren Dünya Savaşı, Anadolu’yu tüketmiş, göç ve yoksulluk beraberinde salgın hastalıkları getirmişti.

Kırmızıya boyandı

Osmanlı entelektüel zümresinin yetiştiği üç ana kurum olan Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye’nin öğrencileri de silah altına alınmıştı. Toplumun tüm sınırlarının katıldığı Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal’in “Biz Anafartalar’da bir Darülfünun gömdük” sözlerine özetlendi.

1915 Çanakkale: 25 Nisan’da gece yarısından sonra Anzaklar İngilizlerle birlikte Arıburnu’nda Gelibolu’ya çıktılar. Yamaçtan aşağı inen bir grup Türk askeri ile bir süngü hücumu yaşandı, çok kayıp verildi; çıkartma yapılan sahil 50 metre açığa kadar kırmızıya boyanmıştı.

O dönemde baktığımızda, savaşı izleyen Sunday Times muhabiri E. Ashmeod Bartettle’ın yazılarında bu harekâta bir Haçlı havası verecek kadar ileri gittiğini görürüz. Şöyle demektedir savaş muhabiri: “Son Haçlı seferinden beri ilk defadır ki Batı, Doğu’ya yönelmiş bulunuyor. Hıristiyanlık alemi Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde Bizans İmparatorluğuna indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan hareket etmiş bulunuyor. Birkaç gün içinde kanlı savaşlarla karşılaşacağız ve öyle kanlı savaşlar olacaktır ki, sonunda Ayasofya ya Hıristiyan aleminin eline geçecek, yahut hilal üst-başları kanlarla bulanmış yeniçeri askerinin başında olarak 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde İstanbul’a zaferle girdiği günden daha fazla şan-şerefe kavuşacaktır.”

Siper arası 10 metre

Yazının devamı...