Müslümanların hayatında teori ve pratik çelişkisi

12 Ağustos 2019

Zamanımızda var olan hiçbir dinin ve hiçbir ideolojinin teorisi/nazariyesi ile mensuplarının davranışları arasında, Müslümanlık ve Müslümanlarınki kadar terslik, uyuşmazlık, çelişki yoktur. Günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu İslam’ın iyilik, güzellik, bilhassa dürüstlük adına verdiği buyrukların neredeyse hiçbirine uyma gereği duymadan, bu konuda en küçük çaba göstermeden hayatını sürdürüyor ve gerine gerine “Müslümanım!” diyorlar. Bunu söylerken de İslam’ı yalnızca namaz, oruç gibi belirli ibadetlerin yapılmasıyla; kadınların örtünmesiyle; alkollü içkilerden uzak durulmasıyla gereği yerine getirilen bir din olarak algılıyorlar.

Müslümanlar; Müslümanlığın Hak ve adalete, kul (insan) haklarına riayete; verilen sözü tutmaya; yalandan, hileden, sahtekârlıktan mutlak bir şekilde uzak durmaya; gerçek Müslümanlığın ancak bunlarla mümkün olduğuna dair açık seçik buyruklarından hiç haberleri yokmuş gibi yaşıyorlar.

Yukarıda değindiğimiz gibi İslam’ın teorisi ile Müslümanların pratiği arasındaki en önemli çelişkilerden biri; hak ve adalete uyma, insan (kul) haklarına saygı gösterme konusunda yaşanmaktadır. Müslümanlığın üzerinde eşsiz bir duyarlılık gösterdiği ilke, her alanda hak ve adaletin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi; kimliği, aidiyeti, mensubiyeti ne olursa olsun hiçbir kimsenin ve hiçbir toplum kesiminin zerre kadar bir haksızlığa uğramamasıdır. Pratik ise bunun tam tersidir.

“Küfür ile âbâd olunur, zulüm ile âbâd olunmaz!”

Bu, tarihte İslam dünyasından yükselen; bir devletin dinsiz, inançsız bile olsa varlığını sürdürebileceğine; ama zulme saparsa yaşamasının mümkün olmayacağına güçlü vurgu yapan bir sestir.

Yakınlarda vefat eden ABD’li ünlü tarihçi Bernard Lewis, Müslümanlıkta adalete verilen öneme; halkın dinli-dinsiz, Müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmadan herhangi bir zulme ve herhangi bir haksızlığa uğramamasının temel amaç olduğuna her fırsatta değinmiştir. Lewis’e göre Batı’nın parlak devirleri nasıl özgürlükler sayesinde vücut bulduysa, Müslümanların parlak dönemleri de adalet sayesinde vücut bulmuştur. Yani Batı’nın yükselişinde özgürlük, Müslümanların yükselişinde adalet aynı role sahip olmuşlardır.

Son yüzyıllarda ve özellikle bizim yüzyılımızda İslam toplumlarında egemen olan uygulama, geçmişteki bu adalet duyarlılığıyla hiç örtüşmemekte; yolsuzluk, hırsızlık, sahtekârlık, kayırmacılık vb. görülmemiş bir hızla yayılmaktadır.

Yazının devamı...

Yabancı statüsünde olan dört grup

7 Ağustos 2019

Türkiye’nin, öncüleri arasında bulunduğu ve 2018’de onaylanan Küresel Mülteci Mutabakatı çerçevesinde aralık ayında en üst düzeyde katılmaya hazırlandığı Küresel Mülteci Forumu toplantıları öncesinde bağlı olduğu uluslararası ilkelerinden sapma anlamına gelecek bir politika değişikliğine gitmesi mümkün görülmemektedir.

Ancak tüm bu argümanlara karşılık eğer geri gönderme gerçekleştiyse, bunun hukuki boyutuyla ele alınması gerekir.

Bazı savlara göre geçici koruma altındaki Suriyelilerin geri gönderilmeyeceği resmen açıklanmış olmakla beraber, veri güncellemeleri sırasında kayıtları yenilenmediği için bazı Suriyeliler geçici korumadan çıkarıldıkları gerekçesiyle geri gönderilmiş olabilirler.

Sayı 500 binden fazla

Zorla geri gönderilme iddialarının gerçek olabileceğine yukarda sıraladığımız ikinci dereceden delillerle karşı çıkarken, İstanbul valiliğinin açıklamasındaki unsurlar üzerinde dikkatle düşünmemiz gerektiğine inanıyoruz. Valilik açıklamasında başlıca dört grup yabancı statüsüne atıfta bulunuyor. Bunların birincisi İstanbul’da kayıtlı 500 binin üzerinde, geçici koruma kapsamındaki Suriyeli Mülteci. Açıklamadaki ikinci statüdeki yabancılar, İstanbul’da geçerli ikamet izinleriyle yaşayan ancak uluslararası koruma statülerinin dışında bulunan yabancı kişiler. Düzenli göçmen diyebileceğimiz bu kişilerin sayının da 500 bin civarında olduğu kaydediliyor. Toplam sayıları bir milyonun biraz üzerinde olan bu iki yabancı grubuyla ilgili bir sorun bulunmuyor. Valilik açıklamasında yer alan üçüncü grubu, başka şehirlerde kayıtlı olmakla beraber, mecburi ikamet şehirleri yerine İstanbul’da düzensiz yaşayan tahmini 200 bin kadar Suriyeli mülteci oluşturuyor. Dördüncü statüdekiler ise, Türkiye’ye ister düzenli olarak giriş yaptıktan sonra kalma sürelerinin ötesinde İstanbul’a yaşamaya devam eden ya da tamamen düzensiz ülkeye girmiş ve İstanbul’da yaşayan yabancılar.

Mecburi ikamet illerindeki imkânlar, İstanbul’u cazibe merkezi yapan unsurlara göre ağır basmadıkça geri dönüşler hem mülteciler, hem geri dönecekleri iller için yeni sıkıtılar doğuracaktır. Alınacağı söylenen güvenlik denetimleri bir süre sonra gevşeyince başta İstanbul olmak üzere benzeri büyük kentlere doğru hareket yeniden başlayacaktır. Aralarında bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler olmak üzere kimi ev sahibi ülkeler, mülteci ve göçmenleri dolaylı baskılarla yıldırarak ülkelerine geri göndermeyi bir yöntem olarak kullanıyorlar. Sosyal hizmetlere erişimin kısıtlanması,  açlığa yol açacak derecede yardımların kesilmesi, çalışmalarının yasaklanması, aile birleşimine konan kısıtlamalar mültecilerin zorla geri gönderilmelerinin yaygın araçları olarak kullanılıyor. “Hayatı zehir ederek geri gönderme” uygulamalarının bir örneğini bugün Lübnan’da gözlüyoruz. Lübnan hükümeti son günlerde ülkede yaşayan Suriyeli mültecilerin Suriye’ye dönmelerini hızlandırmak için önemli adımlar attı. Son iki ayda, mültecilerin kendi elleriyle inşa ettikleri evleri yine kendi elleriyle yıkmaya zorlanmaları, izinsiz çalışanların tutuklanmaları, koruma önlemlerinin giderek azaltılması ve artan mülteci karşıtlığı bu önlemlerin arasında yer alıyor. Polis denetimlerinde lokantalarda, berber dükkânlarında, fırınlarda ve benzer alanlarda izinsiz çalıştıkları tespit edilerek tutuklanan bazı Suriyelilerin zorla Suriye’ye gönderildikleri iddia ediliyor.

Hakeme ihtiyaç var

Yazının devamı...

Sihirli çözümler mi sihirli metotlar mı?

6 Ağustos 2019

Son gelişmeler Türkiye’nin en kısa zamanda mülteci hukukunu ve mülteci politikalarını partiler üstü bir yaklaşımla kapsamlı biçimde ele almasının zamanının geçmekte olduğunu gösteriyor.  Bu konuda acil bir uzlaşma sağlanamazsa gerek ülkedeki 3.6 milyon Suriyeli mülteci ile 400 bin kadar başka ülke vatandaşı mülteci için gerekse Türk toplumu için zor günler yaşanacaktır.

Son yerel seçimlerin sonuçları mülteciler politikasında uzlaşma sağlanmasının uzağında Bolu Belediye Başkanı seçilen CHP’li Sayın Tanju Özcan’ın verdiği “Yabancı uyruklu kişilere yardımı kesin” talimatı, bizzat CHP çevrelerinin ifadelerine göre tekrar edilen İstanbul belediye seçimlerinde partinin oy artışındaki en etken faktör oldu. KONDA’nın yaptığı son nabız yoklamasında Şubat 2016’dan Temmuz 2019’a kadar olan sürede ‘Suriyeli sığınmacılarla ilişkimiz aynı ev seviyesinde olabilir’ diyenlerin oranının yüzde 14’ten 7’ye düşmesi de siyasi partiler için kolay oy havuzunun, sağduyulu politikalardan bizi uzak tutacağının haberini veriyor. Nitekim Avrupa’da yıllardır tanık olduğumuz bir gelişmenin Türkiye’de de tekrarlandığını görüyoruz. 1990’lardan bu yana Avrupa Birliği’ne üye ülkelerdeki aşırı sağ ve popülist partiler seçim stratejilerini yabancı düşmanlığı ve göçmen/mülteci karşıtlığı üzerine kurarak hayal edemeyecekleri oy oranlarına eriştiler, iktidara çok yaklaştılar. Bu durum Avrupa’nın Sosyal Demokrat, Liberal, Muhafazakâr hatta Yeşiller partilerini de olumsuz etkiledi. Söz konusu partiler de söylemlerini, yabancıların, mültecilerin haklarının kısıtlanması yönünde değiştirdiler. Bunun en güzel örneğini İsveç’in mülteciler için kalıcı ikamet imkânlarının önünü kapama yönündeki yasal değişiklikleri oluşturuyor.

Mültecilerle ilgili tartışmaların son bir haftada alevlenmesine, Suriyeli mülteci karşıtlığının artışına bir yanıt olarak İstanbul Valiliği’nin aldığı idari tedbirler yol açtı. Valiliğin attığı adımlar, 15 milyon nüfuslu İstanbul’da sayılarının yaklaşık 200 bin olduğu öne sürülen ve yönetmeliklere göre bu kentte ikameti olmayan Suriyeli mültecilerin kente getirdiği ağır yükün azaltılması isteğinden kaynaklanmış olabilir. Ama bu adımların zamanlaması, siyasi faktörün ön planda bulunduğu görüşünü kuvvetlendiriyor.

İstanbul Valiliği’nin açıklaması, dış basında Türkiye’nin Suriyeliler için güvenli bir ülke olmaktan çıktığı yorumlarına yol açtı. Yorumların temelinde, İstanbul’da son 10 gün içinde bazı mültecilerin gözaltına alınarak Suriye rejim güçleri ve Rusya’nın saldırılarına maruz kalan İdlib’e geri gönderildikleri iddiası yatıyor. Uluslararası mülteci hukukunun geri göndermeme ilkesinin (Mülteci Sözleşmesi Madde 33) ihlali olduğu belirtilen haberlerde Türkiye’nin 2011’den bu yana izlediği uluslararası koruma politikasından büyük bir dönüş yaptığı iddia ediliyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) konuyla ilgili doğrulayıcı ya da yalanlayıcı hiçbir açıklamada bulunmazken, İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu, Türkiye’nin geçici koruma altındaki hiçbir Suriyeli mülteciyi geri göndermediğini ve geri göndermeyeceğini duyurdu. 

2014 yılında yürürlüğe giren 6458 numaralı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Dördüncü Maddesi, geri göndermeme ilkesine bağlılığı açıkça vurgulamaktadır. Ayrıca Türkiye 3.6 milyon mülteciye dokuz yıldır sağladığı uluslararası korumayı politikasının temeli yapmayı sürdürüyor. Üstelik İdlib, şu an Türkiye’nin de parçası olduğu “çatışmasızlık bölgesi” olup yoğun rejim ihlallerine sahne olmakta, Ankara da bu ihlalleri uluslararası platformlarda şikâyet etmektedir. Eğer bazı Suriyelileri sınır dışı ediliyorsa bunu Afrin, Cerablus gibi Türk askerinin koruması altındaki bölgeler varken İdlib’e göndererek yapıldığını ileri sürmek, Türkiye’yi katmerli bir vicdansızlıkla suçlamak anlamına gelir. Öte yandan hâlihazırda mültecilere yönelik kamu kurumları ve STK’lar projeler yürütmektedir.

YARIN: YABANCI STATÜSÜNDEKİ DÖRT GRUP

Yazının devamı...

Politika değişikliği zor

5 Ağustos 2019

Siyasi kaygılarla ortaya konulan söylemler dışında Türkiye’nin Suriyeli mültecilerle ilgili politika değişikliğine yönelik gelişmelerin olduğunu söylemek de oldukça zor. 2014 yılında yürürlüğe giren 6458 numaralı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Dördüncü Maddesi, geri göndermeme ilkesine bağlılığı açıkça vurgulamaktadır. Ayrıca 8 yılı aşkın bir zamandır Türkiye uyum/entegrasyon konusundaki tüm acemiliklerine ve eksikliklerine rağmen 3.6 milyon mülteciye dokuz yıldır sağladığı uluslararası korumayı politikasının temeli yapmayı sürdürüyor. Üstelik İdlib, şu an Türkiye’nin de parçası olduğu “çatışmasızlık bölgesi” olup yoğun rejim ihlallerine sahne olmakta, Ankara da bu ihlalleri uluslararası platformlarda şikayet etmektedir. Eğer bazı Suriyelileri sınır dışı ediliyorsa bunu Afrin, Cerablus gibi Türk askerinin koruması altındaki bölgeler varken İdlib’e göndererek yapıldığını ileri sürmek, Türkiye’yi katmerli bir vicdansızlıkla suçlamak anlamına gelir. Öte yandan hâlihazırda çeşitli kamu kuruluşları eğitim, istihdam, geçim ve yaşam şartlarının düzeltilmesi, sosyal uyum, sağlık, dil eğitimi gibi birçok sektörde, AB, ABD ve başka fonların da yardımıyla önemli çabalar harcamaktadırlar. STK’lar projeler yürütmektedir. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin, öncüleri arasında bulunduğu ve 2018’de onaylanan Küresel Mülteci Mutabakatı çerçevesinde Aralık ayında en üst düzeyde katılmaya hazırlandığı Küresel Mülteci Forumu toplantıları öncesinde bağlı olduğu uluslararası ilkelerinden sapma anlamına gelecek bir politika değişikliğine gitmesi mümkün görülmemektedir.

Geri gönderilmeler

Ancak tüm bu argümanlara karşılık eğer geri gönderme gerçekleştiyse, bunun hukuki boyutuyla ele alınması gerekir. Bazı savlara göre geçici koruma altındaki Suriyelilerin geri gönderilmeyeceği resmen açıklanmış olmakla beraber, veri güncellemeleri sırasında kayıtları yenilenmediği için bazı Suriyeliler geçici korumadan çıkarıldıkları gerekçesiyle geri gönderilmiş olabilirler. Ancak bazı Suriyelilerin geçici koruma statüsünden çıkartılmış olmaları, onların hayatları ve özgürlükleri tehdit altında olacağı ülkelerine geri gönderilmelerini yine de meşrulaştırmaz. Kimi yetkililerin suça karışmış Suriyelilerin geri gönderileceklerine dair açıklamalarının hayata geçirilmesi de 1951 Mülteci sözleşmesinin sınır dışılarla ilgili 32. Maddesinin ihlali anlamı taşıyabilir.

Zorla geri gönderilme iddialarının gerçek olabileceğine yukarda sıraladığımız ikinci dereceden delillerle karşı çıkarken, İstanbul valiliğinin açıklamasındaki unsurlar üzerinde dikkatle düşünmemiz gerektiğine inanıyoruz. Valilik açıklamasında başlıca dört gurup yabancı statüsüne atıfta bulunuyor. Bunların birincisi İstanbul’da kayıtlı 500,000’in üzerinde, geçici koruma kapsamındaki Suriyeli Mülteci. Açıklamadaki ikinci statüdeki yabancılar, İstanbul’da geçerli ikamet izinleriyle yaşayan ancak uluslararası koruma statülerinin dışında bulunan yabancı kişiler. Düzenli göçmen diyebileceğimiz bu kişilerin sayının da 500,000 civarında olduğu kaydediliyor. Toplam sayıları bir milyonun biraz üzerinde olan bu iki yabancı grubuyla ilgili bir sorun bulunmuyor. Valilik açıklamasında yer alan üçüncü grubu, başka şehirlerde kayıtlı olmakla beraber, mecburi ikamet şehirleri yerine İstanbul’da düzensiz yaşayan tahmini 200,000 kadar Suriyeli mülteci oluşturuyor. Dördüncü statüdekiler ise, Türkiye’ye ister düzenli olarak giriş yaptıktan sonra kalma sürelerinin ötesinde İstanbul’a yaşamaya devam eden ya da tamamen düzensiz bir biçimde ülkeye girmiş ve İstanbul’da yaşayan yabancılar.

İdari bir önlem

Mecburi ikamet şehirleri yerine İstanbul’da yaşayan, geçici koruma altıdaki Suriyeli mülteciler için valilik bu insanların 20 Ağustos’a kadar illerine geri dönmeleri gerektiğini hatırlatıyor, bu tarihten sonra zorla söz konusu illere gönderilecekleri belirtiliyor. Bu karar aslında bir politika değişikliği değil 2016 tarihli kararların daha sıkı uygulanmasını öngören bir idari önlem olarak görülmelidir.  Çocuklarının ancak mecburi ikamet illerinde eğitim hakkından yararlanabilecekleri, sağlık hizmetlerine bu illerde erişebilecekleri, çalışma izinlerini aynı şekilde bu şehirlerde alabilecekleri gibi teşviklere rağmen, bu insanlara bugüne kadar belli ki İstanbul’da yaşamak daha cazip gelmektedir. Bunun ana nedenlerinden birisi hayatlarını kazanacakları iş olanaklarının İstanbul’da daha çok olmasıdır. Diğeri ise küçük şehirlerde yerel nüfusa oranlarının yüksekliğinin onları daha görünür kılmasıdır. Böylece baskılara, hakaretlere ve saldırılara uğramaları kolaylaşmaktadır. İsveç örneğinde olduğu gibi seyahat özgürlüklerine konacak kısıtlamalar ekonomi, sosyal ve kamu düzeni gerekçeleriyle meşru görülebilse de, uzun bir aradan sonra hemen geri dönüşlerini talep etmek hem insani hem de pratik açılardan zorluklar içerecektir.

YARIN: Suriyeli mülteciler

Yazının devamı...

Sihirli çözümler mi sihirli metotlar mı?

4 Ağustos 2019

Son gelişmeler Türkiye’nin en kısa zamanda mülteci hukukunu ve mülteci politikalarını partiler üstü bir yaklaşımla kapsamlı biçimde ele almasının zamanının geçmekte olduğunu gösteriyor.  Bu konuda acil bir uzlaşma sağlanamazsa gerek ülkedeki 3.6 milyon Suriyeli mülteci ile 400 bin kadar başka ülke vatandaşı mülteci için gerekse Türk toplumu için zor günler yaşanacaktır.

Maalesef son yerel seçimlerin sonuçları mülteciler politikasında bir uzlaşma sağlanmasının uzağında bulunduğumuzu gösteriyor. 31 Mart yerel seçimlerinde Bolu Belediye Başkanı seçilen CHP’li Sayın Tanju Özcan’ın verdiği “Yabancı uyruklu kişilere yardımı kesin” talimatı, bizzat CHP çevrelerinin ifadelerine göre tekrar edilen İstanbul belediye seçimlerinde partinin oy artışındaki en etken faktör oldu.    

‘Aynı ev seviyesinde’

Güvenilir araştırma şirketlerinden KONDA’nın yaptığı son nabız yoklamasında Şubat 2016’dan Temmuz 2019’a kadar olan sürede ‘Suriyeli sığınmacılarla ilişkimiz aynı ev seviyesinde olabilir’ diyenlerin oranının yüzde 14’ten 7’ye düşmesi de siyasi partiler için kolay oy havuzunun, sağduyulu politikalardan bizi uzak tutacağının haberini veriyor. Nitekim Avrupa’da yıllardır tanık olduğumuz bir gelişmenin Türkiye’de de tekrarlandığına tanık oluyoruz. 1990’lardan bu yana Avrupa Birliği’ne üye ülkelerdeki aşırı sağ ve popülist partiler seçim stratejilerini yabancı düşmanlığı ve göçmen/mülteci karşıtlığı üzerine kurarak hayal edemeyecekleri oy oranlarına eriştiler, iktidara çok yaklaştılar. Bu durum Avrupa’nın Sosyal Demokrat, Liberal, Muhafazakâr hatta Yeşiller partilerini de olumsuz etkiledi. Söz konusu partiler de söylemlerini, yabancıların, mültecilerin haklarının kısıtlanması yönünde değiştirdiler. Bunun en güzel örneğini İsveç’in mülteciler için kalıcı ikamet imkânlarının önünü kapama yönündeki yeni yasal değişiklikleri oluşturuyor.

Mültecilerle ilgili tartışmaların son bir haftada alevlenmesine, Suriyeli mülteci karşıtlığının artışına bir yanıt olarak İstanbul valiliğinin aldığı siyasi motivasyonlu idari tedbirler yolaçtı. Valiliğin attığı adımlar, 15 Milyon nüfuslu İstanbul’da sayılarının yaklaşık 200,000 olduğu öne sürülen ve yönetmeliklere göre bu kentte ikameti olmayan Suriyeli mültecilerin kente getirdiği ağır yükün azaltılması isteğinden kaynaklanmış olabilir.  Ama bu adımların zamanlaması, siyasi faktörün ön planda bulunduğu görüşünü kuvvetlendiriyor.

Test etmek çok zor

İstanbul valiliğinin açıklaması, özellikle bazı dış yayın organlarında Türkiye’nin Suriyeli mülteciler için bir güvenli ülke olmaktan çıktığı yorumlarına yol açtı. Bu yorumların temelinde, İstanbul’da son 10 gün içinde bazı Suriyeli mültecilerin polis tarafından gözaltına alınarak Suriye rejim güçleri ve Rus savaş uçaklarının yoğun saldırılarına maruz kalan İdlib’e geri gönderildikleri iddiası yatıyor. Söz konusu haberlerde kaç Suriyelinin hangi gerekçelerde geri gönderildikleri belirtilmemekle beraber, geri gönderildikleri iddia edilen bazı kişilerin telefonla İdlib’den gazetecilere söyledikleri kanıt olarak sunuluyor.

Yazının devamı...

S-400 ve Tektonik Kayış

1 Ağustos 2019

S-400 hava savunma sisteminin Rus uçakları tarafından parçalar halinde Ankara’ya getirilmesi, ABD ve AB ülkeleri üzerinde büyük bir etki yarattı. ABD tarafından Türkiye’nin F-35 uçağı proje ortaklığının askıya alındığı ilan edildi. AB yaptırım kararları alacağını açıkladı. İngiliz kaynakları, Türkiye’nin S-400 hamlesini; jeopolitik olarak bir tektonik kayma yarattığı şeklinde duyurdu. Tektonik, parçalanıp dağılmış yer katmanlarının birbirleri ile olan ilgilerini araştıran bir bilim dalı.  Dünyadaki tektonik tabakalarda ve faylarda herhangi bir kayma yaşanırsa, genelde büyük depremlerin ve tsunamilerin olacağı tahmin edilir. Batı medyasının, S-400 alımının yaratabileceği etkiyi böyle bir benzetme yaparak ortaya koyması, elbette önemli. Amerikan kaynakları ise Türkiye’nin bu kararını Batı’ya bir meydan okuma olarak verdi. Tabi, Batı’nın bu çarpıcı tespitleri karşısında, şu üç soruyu da sormak gerekiyor. Uluslararası ilişkilerde herhangi bir tektonik kayma mevcut mudur? Böyle bir kayma yaşanıyorsa, bu kaymanın müsebbibi Türkiye midir? Kim kimi tehdit edip, meydan okumaktadır?

Uluslararası ilişkiler kapsamında dünyada siyasi ve ekonomik bir tektonik kaymanın bir kısım emarelerinin olduğunu söyleyebiliriz. Bu tektonik kaymanın ilk kıpırtıları Pasifik bölgesinde hissedilmeye başlanmıştır. Kayma merkezi Pasifik’tir. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’ya atfen BRICS ülkeleri olarak tanımlanan birliğin, dünya ekonomik sistemi içerisinde ağırlığını artırdığı bilinen bir gerçektir. Özellikle Çin’in 2020 yılı ve sonrasında dünyanın en büyük ekonomisi olabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. BRICS ülkelerinin G7 ülkelerini de büyüklük olarak geçeceği değerlendirilmektedir. Ekonomik güç, elbette siyasi ve askeri güce yansıyacaktır. Batı kaynakları tektonik kayma derken, Pasifik’te başlayan gerçek kaymanın Orta Doğu’ya yansıyabilecek olası tsunamisinden bahsediyor olmalıydı. ABD’nin ekonomik ve askeri gücüyle Pasifik’te Çin’e karşı koymakta zorlandığı, bilinen bir gerçektir. BRICS ülkelerinin İran’la olan ilişkileri, ABD’yi; İran’a olan yaptırımlarında ve olası bir askerî harekâtın icrasında daha fazla düşünmeye sevk ediyor olabilir. İran’a karşı konsantrasyonu sürecekse, S-400’ler nedeniyle, Türkiye’ye karşı yaptırım kararları nasıl alınacak, alınsa bile sürdürülebilirliği ne şekilde olacaktır? Bu sıkışma nedeniyledir ki ABD, ülkemize karşı CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act - ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) kapsamında yaptırım kararları almakta zorlanmaktadır. Bu kararlar alınırsa, Pasifik’teki tektonik kayışın Orta Doğu’daki tsunamisi daha fazla hissedilecektir. Bu nedenle, F-35 projesinin askıya alınması kararının, Türkiye’nin sadece S-400 adımına karşı alınmış bir karar olduğu özellikle ifade edilmektedir.

Diğer yandan, ABD için sorun sadece Pasifik’teki tektonik kıpırtılar ile Orta Doğu’daki sıkışmışlık hali değildir. Rusların belirgin askeri varlığı karşısında Kuzey Kutbunun; Kuzey Amerika’nın savunmasında bir cephe hattı haline geldiği belirtilmektedir. Çin’in Güney Amerika’da ve özellikle Venezuela’da siyasi ve ekonomik etkinliği ele geçirmek üzere olduğu bildirilmektedir. ABD’nin ve hatta NATO’nun belirgin bir Çin politikasının olmadığına dair eleştiriler de mevcuttur. ABD, baskı altında bir görünüm içerisindedir. Bu şartlar altında, Türkiye’nin aleyhinde olunması; realist politika kuramına da uymamaktadır.

Bununla birlikte, ABD’nin Orta Doğu’daki yanlış politikaları; ülkemizin güneyinde kabul edemeyeceğimiz bir kısım oluşumlara neden olmuştur. Ege ve Doğu Akdeniz’de aleyhimizde bir politika sürdürmektedir. 15 Temmuz darbe girişimini desteklemiştir. O takdirde, iki müttefik ülkeden hangisi diğerini tehdit etmekte ve meydan okumaktadır?

Sonuç olarak, bütün bu olan bitenden ABD yönetiminin çok da memnun olduğu söylenebilir mi? ABD Başkanı Trump, ülkesinde askeri-endüstriyel bir kompleks yapının bulunduğunu ve bu yapının her yerde savaş ve çatışma istediğini belirtmiştir. Bu tarz yapılar, ABD yönetiminin zaman zaman realpolitiği ıskalamasına neden olmaktadır. ABD’nin, F-35 uçağı ortaklığımızı askıya alması; ittifakın bir kısım konularda hasar almasına sebebiyet verecektir. CAATSA kapsamında olası yaptırımlar, tektonik hareketlerin bu bölgede ilk belirgin etkilerinin hissedilmesini sağlayacak ve altından zor kalkılacaktır. Hem İran’la savaşı göze alıp hem Türkiye’ye yaptırımları dayatmak ne kadar gerçekçidir? Ülkemiz elbette böyle bir durumda zarar görecektir. Fakat ABD’nin kayıpları küresel kapsamda daha büyük       olacaktır. 

Kaynaklar:

https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-07-17/white-house-says-turkey-s-role-in-f-35-program-now-impossible

Yazının devamı...

Mesleki eğitim merkezleri güçleniyor

21 Temmuz 2019

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), mesleki ve teknik eğitim faaliyetlerine ilişkin dün kaleme alınan inceleme yazısının ikinci bölümü

Kalfalık ve Ustalık Belgesi Sınavları

Mesleki eğitim merkezlerinde 27 alan ve 142 dalda kalfalık ve ustalık sınavları yapılmaktadır. Veriler incelendiğinde son yıllarda bu sınavlara başvuruların giderek arttığı görülmektedir. Başvuru sayısı artmasına rağmen kalfalık ve ustalık sınavları yılda sadece iki kez yapılabiliyordu. MEB sınavlara yönelik taleplere hızla cevap verebilmek ve dönemsel beklemeleri de önlemek için iki alanda iyileştirme yaptı.

Önceki öğrenmelerin tanınması, denklik ve ölçme değerlendirme işlemleri ile ilgili usul ve esaslara ilişkin yönergede yapılan değişiklikle kalfalık ve ustalık sınavları artık iki ayda bir yapılabilmektedir. Yönergede yapılan değişiklikle ihtiyaç durumuna göre MEB, bazı il ve mesleki eğitim merkezlerinde bu sınavların her ay yapılmasını da sağlayacaktır. Dolayısıyla kalfalık ve ustalık sınavları artık yılda en az altı kez toplu olarak yapılacak, ihtiyaç durumuna göre her ay da yapılabilecektir. Böylece koşulları sağlayan kalfalık ve ustalık adaylarının sınav dönemlerini beklemelerinden kaynaklanabilecek sorunlar kaldırılmış ve sınavlara erişim sıklığı da artırılmıştır.

e-Sınav uygulaması

MEB ayrıca teorik sınavın elektronik sınav (e-Sınav) olarak yapılabilmesi yönünde pilot uygulama çalışmalarını tamamlamış ve ilk e-Sınavı Ankara’da uygulamıştır. Sınav yapılan 27 alanda teorik sınavların e-Sınav olarak yapılabilmesi ile ilgili çalışmalar devam etmekte olup 2019 yılı Eylül ayı sonunda tamamlanması planlanmaktadır.

Sonuç olarak Milli Eğitim Bakanlığı mesleki eğitim merkezlerini güçlendirmek üzere yukarda kısaca değinilen adımların başarılı bir şekilde uygulanması için süreci yoğun bir şekilde takip etmektedir. Süreçlerde tüm sektörlerle işbirliklerini her geçen gün güçlendirmekte ve mesleki eğitim merkezlerini hem sektörler hem de öğrenciler için cazip kılmak için çalışmaktadır. Böylece mesleki eğitim merkezlerinin özellikle OSB’lerde yaygınlaştırılmaları ve kapasitelerinin artırılması sağlanmış olacak ve böylece sektörlerin ihtiyaçları da kendileriyle işbirliği içerisinde güçlü bir şekilde karşılanabilecektir.

Yazının devamı...

Mesleki eğitim merkezleri güçleniyor (1)

20 Temmuz 2019

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), mesleki ve teknik Anadolu liseleri ve mesleki eğitim merkezleri olmak üzere iki farklı okul türü üzerinden mesleki ve teknik eğitim vermektedir. Mesleki eğitim merkezlerinde öğrenciler haftada bir gün okula devam ederken diğer günler iş yerlerinde eğitim almaktadır. Böylece iş yerleri yani sektörler doğrudan mesleki eğitime katkı sunmaktadırlar. Mesleki eğitim merkezlerindeki eğitim, ortaokuldan sonra dört yıllık zorunlu eğitim kapsamındadır. Bu merkezlerde aynı zamanda geleneksel çırak-kalfa-usta eğitimi de sürdürülmektedir. 11. sınıfın sonunda başarılı olanlar kalfalık ünvanı almaktadır; 12. sınıf sonunda başarılı olanlar ise usta olarak mesleki eğitim merkezlerinden mezun olmaktadır. Halen 323 adet mesleki eğitim merkezinde yaklaşık 100 bin öğrenci eğitime devam etmektedir.

Mezunların istihdam durumu

Mesleki eğitim merkezlerinden mezun olanlar büyük oranda mezun oldukları alanda istihdam edilmektedir. Örneğin 2018 yılında mezun olanların %88’i mezun oldukları alanlarda çalışırken %75’i dört yıllık eğitimleri boyunca iş yeri eğitimi aldıkları firmalarda çalışmayı tercih etmiştir. Bu veriler, mesleki eğitim merkezlerinin amaçlarına uygun bir şekilde işlev gören başarılı bir model olduğunu göstermektedir. Sektör temsilcileri mesleki eğitim merkezlerinin kapasitesinin artırılmasını ve öğrenciler için cazip hale getirilmesini talep etmektedir. MEB, bu talepleri ve mevcut durumu da göz önüne alarak mesleki eğitim merkezlerinin güçlendirilmesi için son zamanlarda çok önemli adımlar atmıştır. Aşağıda bu adımlardan bazılarına değinilmektedir.

Mesleki eğitim merkezi öğrencilerine lise diploması alma imkânı

Mesleki eğitim merkezlerine devam eden öğrenciler, ortaokul sonrası dört yıllık zorunlu eğitimi tamamlamalarına rağmen lise diploması alamıyorlardı. Lise diploması alabilmeleri için tek seçenek, bir yandan mesleki eğitim merkezlerinde eğitimlerine devam ederken, öte yandan açık ortaöğretim kurumlarına da kayıt yaptırarak fark derslerini alabilmeleriydi. Açık ortaöğretim yoluyla fark derslerini alıp başaranlar lise diploması alabiliyorlardı. Bu süreç öğrencilere ilave bir yük getirmekteydi. Lise diplomasına erişimdeki bu zorluk öğrencilerin mesleki eğitim merkezlerini tercih etmelerini olumsuz etkilemekteydi. MEB, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğinde yaptığı değişiklikle öğrencilerin fark derslerini mesleki eğitim merkezlerinde yüz yüze eğitimle alabilmelerine imkân tanıdı. Böylece mesleki eğitim merkezlerindeki öğrenciler okula geldikleri günlerde istemeleri durumunda fark derslerini alabilecekler.

Özel sektöre mesleki eğitim merkezi kurabilme imkânı

Dünyada mesleki ve teknik eğitimde özel sektörün payı giderek artmasına rağmen ülkemizde teşviklere rağmen oldukça düşük seviyede seyretmektedir. Organize Sanayi Bölgelerinde (OSB) özel sektörün mesleki ve teknik Anadolu lisesi açması 2012 yılında teşvik kapsamına alınmış, 2016 yılında ise OSB dışını da içerecek şekilde kapsam genişletilmiştir. Bu teşviklerle özel mesleki ve teknik Anadolu liseleri sayısı ve kapasitesi artmaya başlamış, ancak beklenen orana ulaşmamıştır. Teşviklere rağmen 2017-2018 eğitim-öğretim yılı itibariyle özel sektörün mesleki ve teknik eğitimdeki payı yaklaşık %6 seviyesinde olup oldukça düşüktür. Özel sektörün kendi ihtiyaç duyduğu teknik elemanların eğitimlerinde de aktif olmaları sürecin doğasında var olup bu konuda yeni açılımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Özel sektör, mesleki ve teknik Anadolu Lisesi açabilmesine rağmen sektör için önemli bir açığı kapatan mesleki eğitim merkezleri açamamaktaydı. 2019 yılı Temmuz ayında 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununda yapılan düzenleme ile özel sektörün mesleki eğitim merkezi kurabilmesinin önü açıldı.

Yazının devamı...