Vesayet kurumu ve çocuklar

7 Eylül 2019

Ali Em, 1976 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Yurdun çeşitli yerlerinde hâkimlik görevlerini yaptıktan sonra, Adalet Bakanlığı’nda Kanunlar Genel Müdürlüğü görevinde bulundu. 2002 tarihinde Yargıtay üyeliğine, 2007 tarihinde Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyeliğine seçildi ve daha sonra Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundu. Kanun hazırlama komisyonlarında görev aldı.




Haziran ayının 12. gününün “Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü” olması, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de çocuk işçiliği sorununun yanında, çocukların işçilik dışı başka sorunlarının bulunması nedeniyle; bu konuları toplumun gündemine taşıyarak çözüm üretmenin ve giderilme yollarının araştırılmasının ve gösterilmesinin önemi büyüktür. Bu çalışmada çocuklarla ilgili bazı sorunlara ve çözüm yollarına işaret edilmeye çalışılacaktır.
Toplumların varlıklarının ve geleceklerinin temelini teşkil eden çocukların sosyal yaşam içerisinde düzenli olarak yetiştirilmesi ve geleceklerinin donanımlı kılınması adına, koruyucu ve eğitici önlemlerin zamanında ve yerinde alınması gerekir. Toplumun geleceğinin bir parçası olan, özellikle anasız babasız, kimsesiz, yetersiz yaşam koşulları içerisinde bulunan çocuklara sahiplenilmesi; onların yaşamlarını güvenli kılabileceği gibi, sağlıklı ve kendinden emin bir neslin yetişmesine zemin hazırlayacaktır.

Yazının devamı...

FARKLI BİR 30 AĞUSTOS YAZISI

30 Ağustos 2019

,

Hacettepe Üniversitesi Beyin Cerrahisi bölümünden 18 Aralık 1972 günü ihtisasımı bitirdiğime dair belgeyi aldıktan 12 gün sonra askerlik görevimi yapmak için 1 Ocak günü Samsun’daki sağlık personeli eğitim kurumu olan (eski bir Amerikan tesisinin Türk ordusuna bırakılmış bölümüne) müracaat ettim. İlk günün o karışık, bizleri şaşkına döndüren biraz da tatlı kargaşası içinde, saçlarımızın kesilmesi ve vücutlarımıza uyan veya uymayan yeni giysilerle ertesi sabah birer asker namzedi olarak uyandık. 12 Mart Muhtırası sonrası, askerlerin bizlere olan davranışları (doktor ve sağlık personeli için söylüyorum) çok katı ve ağır disiplin uygulamalarını kapsıyordu. Birkaç ay süren tam bir er eğitim süreci geçirdik. Bu süre ben ve arkadaşlarım için zor fakat çok unutulmaz anlarla dolu bir süreç oldu. En azından birbirimize her zamankinden fazla güvendiğimiz bir yaşam şekli oldu. Bizlerde çok olumlu, unutulmaz izler bıraktı. Daha sonra kıtalar ve belirli hastaneler ile sağlık kuruluşlarına dağıtıldık. Bu dağıtım sırasında çoğumuzda çok özleyeceğimiz bir yuvadan ayrılma hissi oluştu. En azından bende. İlk gittiğim yer Çorlu Askeri Hastanesi oldu. Oradaki kıdemli muvazzaf asker doktor ve personel tarafından çok olumlu bir karşılama ve bizleri kendi içlerine kabul etmelerini gördük. Tecrübesiz bir uzmanın onu incitmeden bazı tıbbi zorluklarda nasıl hissettirmeden yaptıkları yardımları unutamam. Daha sonra İstanbul’daki tek asker beyin cerrahının ayrılması sebebiyle beni Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne tayin ettiler. Burada geçen günlerim meslek hayatımda geçirdiğim en güzel günleri kapsar. Buradaki görevli doktor ve sağlık personelinin kısıtlı imkânlarla çok güzel şeyler yaptığını gördüm. Ve mesleğimle ilgili olmasa da diğer branşlardaki farklı uygulamaların bizim bazı uygulamalarımızdan daha basit ve efektif olduğunu gördüm. 18 ay sonunda teğmen rütbesiyle terhis oldum. O rütbe demirlerini hâlâ saklıyorum. Belki ben bir asker çocuğu ve asker damadı olarak taraflı düşünüyorum. Ama Türk ordusunun tüm unsurları benim için çok değer taşır, fakat son zamanlarda özel eğitim veren ve aynı zamanda sivil tababetten faklı tedavi ve faydaları olan bu kuruluşlar kapatıldı.

Ben bir hekim olarak, sivil ve askeri tababetin farklılığını bu kısa geçen askerlik hayatımda gördüm.  Çok faydalı uygulamaların her sağlık kuruluşunda olmayacağı inancını taşıyorum. Tek kelime ile ‘yazık’ oldu.  Çocukluğumuzda Zafer Bayramı’nın coşkusunu, 100 küsur yaşında ölen, İnönü Savaşları’nda askeri hizmete alınan ninemin beni ve kardeşimi götürdüğü resmi törenler farklı olur, sonunda babamın da bulunduğu şehitliğe ziyaretimiz ve gece fener alayları beni çok duygulandırır ve onurlandırırdı. Askeri hastanelerdeki resmi görevim bittikten sonra da, aynı hastanenin bütün acil vakalarına çağrıldığım zaman koşarak gittim. Bu fahri görevim bu kuruluşa doktor atanıncaya kadar devam etti. Bundan gurur duydum. Asker ve askeri kuruluşlara saygım ve sevgim sonsuzdur. 30 Ağustos Bayramı benim için çok farklı bayram. Hepimize ve bilhassa ordumuza kutlu olsun.

 

 

Yazının devamı...

Özgürlükler ve güvenlik dengesinde AYM

24 Ağustos 2019

* Dünden devam

1. İHAM Emsal İçtihatları

Aşağıda İHAM’ın konuya ilişkin kriter ve içtihatlarına yer vereceğiz. AYM’nin bu yaklaşımlarının sorunlu olduğu, sözleşmeyi imzalayan devletlerin özellikle terör konusunda ifade özgürlüğüyle ilgili (İHAS. md. 10. Ay. madde 26.) devletlerin takdir marjının daha fazla olduğu, mesajın zamanı, yeri, ülke koşulları, başvuranların statü veya kimlikleri, kullanılan araçlar, özgürlük ve güvenlik dengesi, kamusal yarar ile kişisel özgürlükler, müdahalenin orantılılığı gibi kriterleri değerlendirmediği görülmektedir. İHAM içtihatlarına rağmen nedense AYM yorum yaparken kamusal yarar yerine bireysel özgürlüğü tercih etmiştir. Dolaylı propagandayı mevzuata rağmen benimsememiştir.

4.i. İnsan Hakları Avrupa Komisyonu (İHAK) Alman Komünist Partisi ve Diğerleri Davasında (257/57): Sözleşmenin 17’nci maddesi yollamasıyla                                                “ ‘Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlandırmalarını amaçlayan bir etkinliğe girişime ya da eylemde bulunma hakkı verdiği biçimde yorumlanamaz.” 

4.ii. Oto-Preminger-Institut Davasında: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ifade özgürlüğü hakkının, toplumun bir bölümüne çarpıcı gelen, aykırı düşen veya rahatsız eden düşünceleri de ifade etme hakkını içerdiği yönündeki  yerleşik içtihadını hatırlatmıştır. Ancak müdahalenin demokratik toplumda gerekliliği konusundadır. “… Başkalarını nedensiz yere inciten, ucuz ve kamusal tartışmaya hiçbir şekilde katkıda bulunmayan davranışlardan kaçınmak…” gerektiğini benimseyerek, “...devletlerin bu alanda bir takdir alanı mevcut…” olduğunu, takdir yetkisi bırakmak gerektiği gerekçesiyle ifade özgürlüğünün ihlal edilmediğine karar vermiştir. (benzer kısıtlayıcı kararlar için bkz. İ.A-Türkiye davası, Wingrove-Birleşik Krallık davası, Müslüm Gündüz -Türkiye (59997/00)

1. iii. Sürek no 1 ve Sürek no 3-Türkiye kararlarında: İHAM ifade özgürlüğünün ihlal edilmediğine özetle aşağıdaki gerekçelerle karar vermiştir.

“…

Yazının devamı...

Özgürlükler ve güvenlik dengesinde Anayasa Mahkemesi

23 Ağustos 2019

“…AYM, Danıştay ve YSK’nın kararları farklı açılardan da olsa Anayasa ve yasalara aykırılık teşkil etmektedir. Bu aykırılığın temelinde yasa koyucunun iradesine müdahale etme, bu iradeyi bizzat kullanma arzusu vardır.

...Bu durum, bir yandan yargının toplumsal itibarına ve güvenilirliğine onarılması zor zararlar vermekte, diğer yandan da Cumhuriyetin jüristokratik niteliğini daha da görünür kılmaktadır.

...Yaşadığımız sorun, siyasetin bürokratik iktidarca kuşatılmış olmasıdır. En önemli ayağı yargısal aktivizm/ müdahaleciliktir sonuçta siyasal alanı alabildiğine daraltmaktadır. …toplumsal ve ekonomik alanlar da gitgide yargısal iktidar tarafından kuşatılmaktadır. Bu jüristokratik yayılma ve tahakküm, demokrasiyi tehdit etmekte, demokratik hesap verebilirliği olmayan organların, temel siyasal ve toplumsal kararları alması meşruiyet krizine yol açmaktadır.

...Sonuçta demokratik siyasetin bağımsızlığını kaybetmesine yol açmaktadır… yüksek yargının oluşumunda parlamentoyu söz sahibi kılacak bir anayasa değişikliğinin bir an önce yapılması gerekir…”

(1) Prof. Dr. Zühtü Arslan, Anayasa hukukçusu. “Açık Görüş”, Star gazetesi, 28.12.2008.

1. İfade özgürlüğü

Demokratik toplumların vazgeçilmez unsurlarından biri şüphesiz ifade özgürlüğüdür. Din ve vicdan özgürlüğü ile toplantı ve gösteri özgürlüğü gibi unsurlar da bu kapsamda değerlendirilmektedir.

Yazının devamı...

Müslümanların hayatında teori ve pratik çelişkisi

12 Ağustos 2019

Zamanımızda var olan hiçbir dinin ve hiçbir ideolojinin teorisi/nazariyesi ile mensuplarının davranışları arasında, Müslümanlık ve Müslümanlarınki kadar terslik, uyuşmazlık, çelişki yoktur. Günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu İslam’ın iyilik, güzellik, bilhassa dürüstlük adına verdiği buyrukların neredeyse hiçbirine uyma gereği duymadan, bu konuda en küçük çaba göstermeden hayatını sürdürüyor ve gerine gerine “Müslümanım!” diyorlar. Bunu söylerken de İslam’ı yalnızca namaz, oruç gibi belirli ibadetlerin yapılmasıyla; kadınların örtünmesiyle; alkollü içkilerden uzak durulmasıyla gereği yerine getirilen bir din olarak algılıyorlar.

Müslümanlar; Müslümanlığın Hak ve adalete, kul (insan) haklarına riayete; verilen sözü tutmaya; yalandan, hileden, sahtekârlıktan mutlak bir şekilde uzak durmaya; gerçek Müslümanlığın ancak bunlarla mümkün olduğuna dair açık seçik buyruklarından hiç haberleri yokmuş gibi yaşıyorlar.

Yukarıda değindiğimiz gibi İslam’ın teorisi ile Müslümanların pratiği arasındaki en önemli çelişkilerden biri; hak ve adalete uyma, insan (kul) haklarına saygı gösterme konusunda yaşanmaktadır. Müslümanlığın üzerinde eşsiz bir duyarlılık gösterdiği ilke, her alanda hak ve adaletin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi; kimliği, aidiyeti, mensubiyeti ne olursa olsun hiçbir kimsenin ve hiçbir toplum kesiminin zerre kadar bir haksızlığa uğramamasıdır. Pratik ise bunun tam tersidir.

“Küfür ile âbâd olunur, zulüm ile âbâd olunmaz!”

Bu, tarihte İslam dünyasından yükselen; bir devletin dinsiz, inançsız bile olsa varlığını sürdürebileceğine; ama zulme saparsa yaşamasının mümkün olmayacağına güçlü vurgu yapan bir sestir.

Yakınlarda vefat eden ABD’li ünlü tarihçi Bernard Lewis, Müslümanlıkta adalete verilen öneme; halkın dinli-dinsiz, Müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmadan herhangi bir zulme ve herhangi bir haksızlığa uğramamasının temel amaç olduğuna her fırsatta değinmiştir. Lewis’e göre Batı’nın parlak devirleri nasıl özgürlükler sayesinde vücut bulduysa, Müslümanların parlak dönemleri de adalet sayesinde vücut bulmuştur. Yani Batı’nın yükselişinde özgürlük, Müslümanların yükselişinde adalet aynı role sahip olmuşlardır.

Son yüzyıllarda ve özellikle bizim yüzyılımızda İslam toplumlarında egemen olan uygulama, geçmişteki bu adalet duyarlılığıyla hiç örtüşmemekte; yolsuzluk, hırsızlık, sahtekârlık, kayırmacılık vb. görülmemiş bir hızla yayılmaktadır.

Yazının devamı...

Yabancı statüsünde olan dört grup

7 Ağustos 2019

Türkiye’nin, öncüleri arasında bulunduğu ve 2018’de onaylanan Küresel Mülteci Mutabakatı çerçevesinde aralık ayında en üst düzeyde katılmaya hazırlandığı Küresel Mülteci Forumu toplantıları öncesinde bağlı olduğu uluslararası ilkelerinden sapma anlamına gelecek bir politika değişikliğine gitmesi mümkün görülmemektedir.

Ancak tüm bu argümanlara karşılık eğer geri gönderme gerçekleştiyse, bunun hukuki boyutuyla ele alınması gerekir.

Bazı savlara göre geçici koruma altındaki Suriyelilerin geri gönderilmeyeceği resmen açıklanmış olmakla beraber, veri güncellemeleri sırasında kayıtları yenilenmediği için bazı Suriyeliler geçici korumadan çıkarıldıkları gerekçesiyle geri gönderilmiş olabilirler.

Sayı 500 binden fazla

Zorla geri gönderilme iddialarının gerçek olabileceğine yukarda sıraladığımız ikinci dereceden delillerle karşı çıkarken, İstanbul valiliğinin açıklamasındaki unsurlar üzerinde dikkatle düşünmemiz gerektiğine inanıyoruz. Valilik açıklamasında başlıca dört grup yabancı statüsüne atıfta bulunuyor. Bunların birincisi İstanbul’da kayıtlı 500 binin üzerinde, geçici koruma kapsamındaki Suriyeli Mülteci. Açıklamadaki ikinci statüdeki yabancılar, İstanbul’da geçerli ikamet izinleriyle yaşayan ancak uluslararası koruma statülerinin dışında bulunan yabancı kişiler. Düzenli göçmen diyebileceğimiz bu kişilerin sayının da 500 bin civarında olduğu kaydediliyor. Toplam sayıları bir milyonun biraz üzerinde olan bu iki yabancı grubuyla ilgili bir sorun bulunmuyor. Valilik açıklamasında yer alan üçüncü grubu, başka şehirlerde kayıtlı olmakla beraber, mecburi ikamet şehirleri yerine İstanbul’da düzensiz yaşayan tahmini 200 bin kadar Suriyeli mülteci oluşturuyor. Dördüncü statüdekiler ise, Türkiye’ye ister düzenli olarak giriş yaptıktan sonra kalma sürelerinin ötesinde İstanbul’a yaşamaya devam eden ya da tamamen düzensiz ülkeye girmiş ve İstanbul’da yaşayan yabancılar.

Mecburi ikamet illerindeki imkânlar, İstanbul’u cazibe merkezi yapan unsurlara göre ağır basmadıkça geri dönüşler hem mülteciler, hem geri dönecekleri iller için yeni sıkıtılar doğuracaktır. Alınacağı söylenen güvenlik denetimleri bir süre sonra gevşeyince başta İstanbul olmak üzere benzeri büyük kentlere doğru hareket yeniden başlayacaktır. Aralarında bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler olmak üzere kimi ev sahibi ülkeler, mülteci ve göçmenleri dolaylı baskılarla yıldırarak ülkelerine geri göndermeyi bir yöntem olarak kullanıyorlar. Sosyal hizmetlere erişimin kısıtlanması,  açlığa yol açacak derecede yardımların kesilmesi, çalışmalarının yasaklanması, aile birleşimine konan kısıtlamalar mültecilerin zorla geri gönderilmelerinin yaygın araçları olarak kullanılıyor. “Hayatı zehir ederek geri gönderme” uygulamalarının bir örneğini bugün Lübnan’da gözlüyoruz. Lübnan hükümeti son günlerde ülkede yaşayan Suriyeli mültecilerin Suriye’ye dönmelerini hızlandırmak için önemli adımlar attı. Son iki ayda, mültecilerin kendi elleriyle inşa ettikleri evleri yine kendi elleriyle yıkmaya zorlanmaları, izinsiz çalışanların tutuklanmaları, koruma önlemlerinin giderek azaltılması ve artan mülteci karşıtlığı bu önlemlerin arasında yer alıyor. Polis denetimlerinde lokantalarda, berber dükkânlarında, fırınlarda ve benzer alanlarda izinsiz çalıştıkları tespit edilerek tutuklanan bazı Suriyelilerin zorla Suriye’ye gönderildikleri iddia ediliyor.

Hakeme ihtiyaç var

Yazının devamı...

Sihirli çözümler mi sihirli metotlar mı?

6 Ağustos 2019

Son gelişmeler Türkiye’nin en kısa zamanda mülteci hukukunu ve mülteci politikalarını partiler üstü bir yaklaşımla kapsamlı biçimde ele almasının zamanının geçmekte olduğunu gösteriyor.  Bu konuda acil bir uzlaşma sağlanamazsa gerek ülkedeki 3.6 milyon Suriyeli mülteci ile 400 bin kadar başka ülke vatandaşı mülteci için gerekse Türk toplumu için zor günler yaşanacaktır.

Son yerel seçimlerin sonuçları mülteciler politikasında uzlaşma sağlanmasının uzağında Bolu Belediye Başkanı seçilen CHP’li Sayın Tanju Özcan’ın verdiği “Yabancı uyruklu kişilere yardımı kesin” talimatı, bizzat CHP çevrelerinin ifadelerine göre tekrar edilen İstanbul belediye seçimlerinde partinin oy artışındaki en etken faktör oldu. KONDA’nın yaptığı son nabız yoklamasında Şubat 2016’dan Temmuz 2019’a kadar olan sürede ‘Suriyeli sığınmacılarla ilişkimiz aynı ev seviyesinde olabilir’ diyenlerin oranının yüzde 14’ten 7’ye düşmesi de siyasi partiler için kolay oy havuzunun, sağduyulu politikalardan bizi uzak tutacağının haberini veriyor. Nitekim Avrupa’da yıllardır tanık olduğumuz bir gelişmenin Türkiye’de de tekrarlandığını görüyoruz. 1990’lardan bu yana Avrupa Birliği’ne üye ülkelerdeki aşırı sağ ve popülist partiler seçim stratejilerini yabancı düşmanlığı ve göçmen/mülteci karşıtlığı üzerine kurarak hayal edemeyecekleri oy oranlarına eriştiler, iktidara çok yaklaştılar. Bu durum Avrupa’nın Sosyal Demokrat, Liberal, Muhafazakâr hatta Yeşiller partilerini de olumsuz etkiledi. Söz konusu partiler de söylemlerini, yabancıların, mültecilerin haklarının kısıtlanması yönünde değiştirdiler. Bunun en güzel örneğini İsveç’in mülteciler için kalıcı ikamet imkânlarının önünü kapama yönündeki yasal değişiklikleri oluşturuyor.

Mültecilerle ilgili tartışmaların son bir haftada alevlenmesine, Suriyeli mülteci karşıtlığının artışına bir yanıt olarak İstanbul Valiliği’nin aldığı idari tedbirler yol açtı. Valiliğin attığı adımlar, 15 milyon nüfuslu İstanbul’da sayılarının yaklaşık 200 bin olduğu öne sürülen ve yönetmeliklere göre bu kentte ikameti olmayan Suriyeli mültecilerin kente getirdiği ağır yükün azaltılması isteğinden kaynaklanmış olabilir. Ama bu adımların zamanlaması, siyasi faktörün ön planda bulunduğu görüşünü kuvvetlendiriyor.

İstanbul Valiliği’nin açıklaması, dış basında Türkiye’nin Suriyeliler için güvenli bir ülke olmaktan çıktığı yorumlarına yol açtı. Yorumların temelinde, İstanbul’da son 10 gün içinde bazı mültecilerin gözaltına alınarak Suriye rejim güçleri ve Rusya’nın saldırılarına maruz kalan İdlib’e geri gönderildikleri iddiası yatıyor. Uluslararası mülteci hukukunun geri göndermeme ilkesinin (Mülteci Sözleşmesi Madde 33) ihlali olduğu belirtilen haberlerde Türkiye’nin 2011’den bu yana izlediği uluslararası koruma politikasından büyük bir dönüş yaptığı iddia ediliyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) konuyla ilgili doğrulayıcı ya da yalanlayıcı hiçbir açıklamada bulunmazken, İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu, Türkiye’nin geçici koruma altındaki hiçbir Suriyeli mülteciyi geri göndermediğini ve geri göndermeyeceğini duyurdu. 

2014 yılında yürürlüğe giren 6458 numaralı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Dördüncü Maddesi, geri göndermeme ilkesine bağlılığı açıkça vurgulamaktadır. Ayrıca Türkiye 3.6 milyon mülteciye dokuz yıldır sağladığı uluslararası korumayı politikasının temeli yapmayı sürdürüyor. Üstelik İdlib, şu an Türkiye’nin de parçası olduğu “çatışmasızlık bölgesi” olup yoğun rejim ihlallerine sahne olmakta, Ankara da bu ihlalleri uluslararası platformlarda şikâyet etmektedir. Eğer bazı Suriyelileri sınır dışı ediliyorsa bunu Afrin, Cerablus gibi Türk askerinin koruması altındaki bölgeler varken İdlib’e göndererek yapıldığını ileri sürmek, Türkiye’yi katmerli bir vicdansızlıkla suçlamak anlamına gelir. Öte yandan hâlihazırda mültecilere yönelik kamu kurumları ve STK’lar projeler yürütmektedir.

YARIN: YABANCI STATÜSÜNDEKİ DÖRT GRUP

Yazının devamı...