Politika değişikliği zor

5 Ağustos 2019

Siyasi kaygılarla ortaya konulan söylemler dışında Türkiye’nin Suriyeli mültecilerle ilgili politika değişikliğine yönelik gelişmelerin olduğunu söylemek de oldukça zor. 2014 yılında yürürlüğe giren 6458 numaralı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun Dördüncü Maddesi, geri göndermeme ilkesine bağlılığı açıkça vurgulamaktadır. Ayrıca 8 yılı aşkın bir zamandır Türkiye uyum/entegrasyon konusundaki tüm acemiliklerine ve eksikliklerine rağmen 3.6 milyon mülteciye dokuz yıldır sağladığı uluslararası korumayı politikasının temeli yapmayı sürdürüyor. Üstelik İdlib, şu an Türkiye’nin de parçası olduğu “çatışmasızlık bölgesi” olup yoğun rejim ihlallerine sahne olmakta, Ankara da bu ihlalleri uluslararası platformlarda şikayet etmektedir. Eğer bazı Suriyelileri sınır dışı ediliyorsa bunu Afrin, Cerablus gibi Türk askerinin koruması altındaki bölgeler varken İdlib’e göndererek yapıldığını ileri sürmek, Türkiye’yi katmerli bir vicdansızlıkla suçlamak anlamına gelir. Öte yandan hâlihazırda çeşitli kamu kuruluşları eğitim, istihdam, geçim ve yaşam şartlarının düzeltilmesi, sosyal uyum, sağlık, dil eğitimi gibi birçok sektörde, AB, ABD ve başka fonların da yardımıyla önemli çabalar harcamaktadırlar. STK’lar projeler yürütmektedir. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin, öncüleri arasında bulunduğu ve 2018’de onaylanan Küresel Mülteci Mutabakatı çerçevesinde Aralık ayında en üst düzeyde katılmaya hazırlandığı Küresel Mülteci Forumu toplantıları öncesinde bağlı olduğu uluslararası ilkelerinden sapma anlamına gelecek bir politika değişikliğine gitmesi mümkün görülmemektedir.

Geri gönderilmeler

Ancak tüm bu argümanlara karşılık eğer geri gönderme gerçekleştiyse, bunun hukuki boyutuyla ele alınması gerekir. Bazı savlara göre geçici koruma altındaki Suriyelilerin geri gönderilmeyeceği resmen açıklanmış olmakla beraber, veri güncellemeleri sırasında kayıtları yenilenmediği için bazı Suriyeliler geçici korumadan çıkarıldıkları gerekçesiyle geri gönderilmiş olabilirler. Ancak bazı Suriyelilerin geçici koruma statüsünden çıkartılmış olmaları, onların hayatları ve özgürlükleri tehdit altında olacağı ülkelerine geri gönderilmelerini yine de meşrulaştırmaz. Kimi yetkililerin suça karışmış Suriyelilerin geri gönderileceklerine dair açıklamalarının hayata geçirilmesi de 1951 Mülteci sözleşmesinin sınır dışılarla ilgili 32. Maddesinin ihlali anlamı taşıyabilir.

Zorla geri gönderilme iddialarının gerçek olabileceğine yukarda sıraladığımız ikinci dereceden delillerle karşı çıkarken, İstanbul valiliğinin açıklamasındaki unsurlar üzerinde dikkatle düşünmemiz gerektiğine inanıyoruz. Valilik açıklamasında başlıca dört gurup yabancı statüsüne atıfta bulunuyor. Bunların birincisi İstanbul’da kayıtlı 500,000’in üzerinde, geçici koruma kapsamındaki Suriyeli Mülteci. Açıklamadaki ikinci statüdeki yabancılar, İstanbul’da geçerli ikamet izinleriyle yaşayan ancak uluslararası koruma statülerinin dışında bulunan yabancı kişiler. Düzenli göçmen diyebileceğimiz bu kişilerin sayının da 500,000 civarında olduğu kaydediliyor. Toplam sayıları bir milyonun biraz üzerinde olan bu iki yabancı grubuyla ilgili bir sorun bulunmuyor. Valilik açıklamasında yer alan üçüncü grubu, başka şehirlerde kayıtlı olmakla beraber, mecburi ikamet şehirleri yerine İstanbul’da düzensiz yaşayan tahmini 200,000 kadar Suriyeli mülteci oluşturuyor. Dördüncü statüdekiler ise, Türkiye’ye ister düzenli olarak giriş yaptıktan sonra kalma sürelerinin ötesinde İstanbul’a yaşamaya devam eden ya da tamamen düzensiz bir biçimde ülkeye girmiş ve İstanbul’da yaşayan yabancılar.

İdari bir önlem

Mecburi ikamet şehirleri yerine İstanbul’da yaşayan, geçici koruma altıdaki Suriyeli mülteciler için valilik bu insanların 20 Ağustos’a kadar illerine geri dönmeleri gerektiğini hatırlatıyor, bu tarihten sonra zorla söz konusu illere gönderilecekleri belirtiliyor. Bu karar aslında bir politika değişikliği değil 2016 tarihli kararların daha sıkı uygulanmasını öngören bir idari önlem olarak görülmelidir.  Çocuklarının ancak mecburi ikamet illerinde eğitim hakkından yararlanabilecekleri, sağlık hizmetlerine bu illerde erişebilecekleri, çalışma izinlerini aynı şekilde bu şehirlerde alabilecekleri gibi teşviklere rağmen, bu insanlara bugüne kadar belli ki İstanbul’da yaşamak daha cazip gelmektedir. Bunun ana nedenlerinden birisi hayatlarını kazanacakları iş olanaklarının İstanbul’da daha çok olmasıdır. Diğeri ise küçük şehirlerde yerel nüfusa oranlarının yüksekliğinin onları daha görünür kılmasıdır. Böylece baskılara, hakaretlere ve saldırılara uğramaları kolaylaşmaktadır. İsveç örneğinde olduğu gibi seyahat özgürlüklerine konacak kısıtlamalar ekonomi, sosyal ve kamu düzeni gerekçeleriyle meşru görülebilse de, uzun bir aradan sonra hemen geri dönüşlerini talep etmek hem insani hem de pratik açılardan zorluklar içerecektir.

YARIN: Suriyeli mülteciler

Yazının devamı...

Sihirli çözümler mi sihirli metotlar mı?

4 Ağustos 2019

Son gelişmeler Türkiye’nin en kısa zamanda mülteci hukukunu ve mülteci politikalarını partiler üstü bir yaklaşımla kapsamlı biçimde ele almasının zamanının geçmekte olduğunu gösteriyor.  Bu konuda acil bir uzlaşma sağlanamazsa gerek ülkedeki 3.6 milyon Suriyeli mülteci ile 400 bin kadar başka ülke vatandaşı mülteci için gerekse Türk toplumu için zor günler yaşanacaktır.

Maalesef son yerel seçimlerin sonuçları mülteciler politikasında bir uzlaşma sağlanmasının uzağında bulunduğumuzu gösteriyor. 31 Mart yerel seçimlerinde Bolu Belediye Başkanı seçilen CHP’li Sayın Tanju Özcan’ın verdiği “Yabancı uyruklu kişilere yardımı kesin” talimatı, bizzat CHP çevrelerinin ifadelerine göre tekrar edilen İstanbul belediye seçimlerinde partinin oy artışındaki en etken faktör oldu.    

‘Aynı ev seviyesinde’

Güvenilir araştırma şirketlerinden KONDA’nın yaptığı son nabız yoklamasında Şubat 2016’dan Temmuz 2019’a kadar olan sürede ‘Suriyeli sığınmacılarla ilişkimiz aynı ev seviyesinde olabilir’ diyenlerin oranının yüzde 14’ten 7’ye düşmesi de siyasi partiler için kolay oy havuzunun, sağduyulu politikalardan bizi uzak tutacağının haberini veriyor. Nitekim Avrupa’da yıllardır tanık olduğumuz bir gelişmenin Türkiye’de de tekrarlandığına tanık oluyoruz. 1990’lardan bu yana Avrupa Birliği’ne üye ülkelerdeki aşırı sağ ve popülist partiler seçim stratejilerini yabancı düşmanlığı ve göçmen/mülteci karşıtlığı üzerine kurarak hayal edemeyecekleri oy oranlarına eriştiler, iktidara çok yaklaştılar. Bu durum Avrupa’nın Sosyal Demokrat, Liberal, Muhafazakâr hatta Yeşiller partilerini de olumsuz etkiledi. Söz konusu partiler de söylemlerini, yabancıların, mültecilerin haklarının kısıtlanması yönünde değiştirdiler. Bunun en güzel örneğini İsveç’in mülteciler için kalıcı ikamet imkânlarının önünü kapama yönündeki yeni yasal değişiklikleri oluşturuyor.

Mültecilerle ilgili tartışmaların son bir haftada alevlenmesine, Suriyeli mülteci karşıtlığının artışına bir yanıt olarak İstanbul valiliğinin aldığı siyasi motivasyonlu idari tedbirler yolaçtı. Valiliğin attığı adımlar, 15 Milyon nüfuslu İstanbul’da sayılarının yaklaşık 200,000 olduğu öne sürülen ve yönetmeliklere göre bu kentte ikameti olmayan Suriyeli mültecilerin kente getirdiği ağır yükün azaltılması isteğinden kaynaklanmış olabilir.  Ama bu adımların zamanlaması, siyasi faktörün ön planda bulunduğu görüşünü kuvvetlendiriyor.

Test etmek çok zor

İstanbul valiliğinin açıklaması, özellikle bazı dış yayın organlarında Türkiye’nin Suriyeli mülteciler için bir güvenli ülke olmaktan çıktığı yorumlarına yol açtı. Bu yorumların temelinde, İstanbul’da son 10 gün içinde bazı Suriyeli mültecilerin polis tarafından gözaltına alınarak Suriye rejim güçleri ve Rus savaş uçaklarının yoğun saldırılarına maruz kalan İdlib’e geri gönderildikleri iddiası yatıyor. Söz konusu haberlerde kaç Suriyelinin hangi gerekçelerde geri gönderildikleri belirtilmemekle beraber, geri gönderildikleri iddia edilen bazı kişilerin telefonla İdlib’den gazetecilere söyledikleri kanıt olarak sunuluyor.

Yazının devamı...

S-400 ve Tektonik Kayış

1 Ağustos 2019

S-400 hava savunma sisteminin Rus uçakları tarafından parçalar halinde Ankara’ya getirilmesi, ABD ve AB ülkeleri üzerinde büyük bir etki yarattı. ABD tarafından Türkiye’nin F-35 uçağı proje ortaklığının askıya alındığı ilan edildi. AB yaptırım kararları alacağını açıkladı. İngiliz kaynakları, Türkiye’nin S-400 hamlesini; jeopolitik olarak bir tektonik kayma yarattığı şeklinde duyurdu. Tektonik, parçalanıp dağılmış yer katmanlarının birbirleri ile olan ilgilerini araştıran bir bilim dalı.  Dünyadaki tektonik tabakalarda ve faylarda herhangi bir kayma yaşanırsa, genelde büyük depremlerin ve tsunamilerin olacağı tahmin edilir. Batı medyasının, S-400 alımının yaratabileceği etkiyi böyle bir benzetme yaparak ortaya koyması, elbette önemli. Amerikan kaynakları ise Türkiye’nin bu kararını Batı’ya bir meydan okuma olarak verdi. Tabi, Batı’nın bu çarpıcı tespitleri karşısında, şu üç soruyu da sormak gerekiyor. Uluslararası ilişkilerde herhangi bir tektonik kayma mevcut mudur? Böyle bir kayma yaşanıyorsa, bu kaymanın müsebbibi Türkiye midir? Kim kimi tehdit edip, meydan okumaktadır?

Uluslararası ilişkiler kapsamında dünyada siyasi ve ekonomik bir tektonik kaymanın bir kısım emarelerinin olduğunu söyleyebiliriz. Bu tektonik kaymanın ilk kıpırtıları Pasifik bölgesinde hissedilmeye başlanmıştır. Kayma merkezi Pasifik’tir. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’ya atfen BRICS ülkeleri olarak tanımlanan birliğin, dünya ekonomik sistemi içerisinde ağırlığını artırdığı bilinen bir gerçektir. Özellikle Çin’in 2020 yılı ve sonrasında dünyanın en büyük ekonomisi olabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. BRICS ülkelerinin G7 ülkelerini de büyüklük olarak geçeceği değerlendirilmektedir. Ekonomik güç, elbette siyasi ve askeri güce yansıyacaktır. Batı kaynakları tektonik kayma derken, Pasifik’te başlayan gerçek kaymanın Orta Doğu’ya yansıyabilecek olası tsunamisinden bahsediyor olmalıydı. ABD’nin ekonomik ve askeri gücüyle Pasifik’te Çin’e karşı koymakta zorlandığı, bilinen bir gerçektir. BRICS ülkelerinin İran’la olan ilişkileri, ABD’yi; İran’a olan yaptırımlarında ve olası bir askerî harekâtın icrasında daha fazla düşünmeye sevk ediyor olabilir. İran’a karşı konsantrasyonu sürecekse, S-400’ler nedeniyle, Türkiye’ye karşı yaptırım kararları nasıl alınacak, alınsa bile sürdürülebilirliği ne şekilde olacaktır? Bu sıkışma nedeniyledir ki ABD, ülkemize karşı CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act - ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) kapsamında yaptırım kararları almakta zorlanmaktadır. Bu kararlar alınırsa, Pasifik’teki tektonik kayışın Orta Doğu’daki tsunamisi daha fazla hissedilecektir. Bu nedenle, F-35 projesinin askıya alınması kararının, Türkiye’nin sadece S-400 adımına karşı alınmış bir karar olduğu özellikle ifade edilmektedir.

Diğer yandan, ABD için sorun sadece Pasifik’teki tektonik kıpırtılar ile Orta Doğu’daki sıkışmışlık hali değildir. Rusların belirgin askeri varlığı karşısında Kuzey Kutbunun; Kuzey Amerika’nın savunmasında bir cephe hattı haline geldiği belirtilmektedir. Çin’in Güney Amerika’da ve özellikle Venezuela’da siyasi ve ekonomik etkinliği ele geçirmek üzere olduğu bildirilmektedir. ABD’nin ve hatta NATO’nun belirgin bir Çin politikasının olmadığına dair eleştiriler de mevcuttur. ABD, baskı altında bir görünüm içerisindedir. Bu şartlar altında, Türkiye’nin aleyhinde olunması; realist politika kuramına da uymamaktadır.

Bununla birlikte, ABD’nin Orta Doğu’daki yanlış politikaları; ülkemizin güneyinde kabul edemeyeceğimiz bir kısım oluşumlara neden olmuştur. Ege ve Doğu Akdeniz’de aleyhimizde bir politika sürdürmektedir. 15 Temmuz darbe girişimini desteklemiştir. O takdirde, iki müttefik ülkeden hangisi diğerini tehdit etmekte ve meydan okumaktadır?

Sonuç olarak, bütün bu olan bitenden ABD yönetiminin çok da memnun olduğu söylenebilir mi? ABD Başkanı Trump, ülkesinde askeri-endüstriyel bir kompleks yapının bulunduğunu ve bu yapının her yerde savaş ve çatışma istediğini belirtmiştir. Bu tarz yapılar, ABD yönetiminin zaman zaman realpolitiği ıskalamasına neden olmaktadır. ABD’nin, F-35 uçağı ortaklığımızı askıya alması; ittifakın bir kısım konularda hasar almasına sebebiyet verecektir. CAATSA kapsamında olası yaptırımlar, tektonik hareketlerin bu bölgede ilk belirgin etkilerinin hissedilmesini sağlayacak ve altından zor kalkılacaktır. Hem İran’la savaşı göze alıp hem Türkiye’ye yaptırımları dayatmak ne kadar gerçekçidir? Ülkemiz elbette böyle bir durumda zarar görecektir. Fakat ABD’nin kayıpları küresel kapsamda daha büyük       olacaktır. 

Kaynaklar:

https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-07-17/white-house-says-turkey-s-role-in-f-35-program-now-impossible

Yazının devamı...

Mesleki eğitim merkezleri güçleniyor

21 Temmuz 2019

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), mesleki ve teknik eğitim faaliyetlerine ilişkin dün kaleme alınan inceleme yazısının ikinci bölümü

Kalfalık ve Ustalık Belgesi Sınavları

Mesleki eğitim merkezlerinde 27 alan ve 142 dalda kalfalık ve ustalık sınavları yapılmaktadır. Veriler incelendiğinde son yıllarda bu sınavlara başvuruların giderek arttığı görülmektedir. Başvuru sayısı artmasına rağmen kalfalık ve ustalık sınavları yılda sadece iki kez yapılabiliyordu. MEB sınavlara yönelik taleplere hızla cevap verebilmek ve dönemsel beklemeleri de önlemek için iki alanda iyileştirme yaptı.

Önceki öğrenmelerin tanınması, denklik ve ölçme değerlendirme işlemleri ile ilgili usul ve esaslara ilişkin yönergede yapılan değişiklikle kalfalık ve ustalık sınavları artık iki ayda bir yapılabilmektedir. Yönergede yapılan değişiklikle ihtiyaç durumuna göre MEB, bazı il ve mesleki eğitim merkezlerinde bu sınavların her ay yapılmasını da sağlayacaktır. Dolayısıyla kalfalık ve ustalık sınavları artık yılda en az altı kez toplu olarak yapılacak, ihtiyaç durumuna göre her ay da yapılabilecektir. Böylece koşulları sağlayan kalfalık ve ustalık adaylarının sınav dönemlerini beklemelerinden kaynaklanabilecek sorunlar kaldırılmış ve sınavlara erişim sıklığı da artırılmıştır.

e-Sınav uygulaması

MEB ayrıca teorik sınavın elektronik sınav (e-Sınav) olarak yapılabilmesi yönünde pilot uygulama çalışmalarını tamamlamış ve ilk e-Sınavı Ankara’da uygulamıştır. Sınav yapılan 27 alanda teorik sınavların e-Sınav olarak yapılabilmesi ile ilgili çalışmalar devam etmekte olup 2019 yılı Eylül ayı sonunda tamamlanması planlanmaktadır.

Sonuç olarak Milli Eğitim Bakanlığı mesleki eğitim merkezlerini güçlendirmek üzere yukarda kısaca değinilen adımların başarılı bir şekilde uygulanması için süreci yoğun bir şekilde takip etmektedir. Süreçlerde tüm sektörlerle işbirliklerini her geçen gün güçlendirmekte ve mesleki eğitim merkezlerini hem sektörler hem de öğrenciler için cazip kılmak için çalışmaktadır. Böylece mesleki eğitim merkezlerinin özellikle OSB’lerde yaygınlaştırılmaları ve kapasitelerinin artırılması sağlanmış olacak ve böylece sektörlerin ihtiyaçları da kendileriyle işbirliği içerisinde güçlü bir şekilde karşılanabilecektir.

Yazının devamı...

Mesleki eğitim merkezleri güçleniyor (1)

20 Temmuz 2019

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), mesleki ve teknik Anadolu liseleri ve mesleki eğitim merkezleri olmak üzere iki farklı okul türü üzerinden mesleki ve teknik eğitim vermektedir. Mesleki eğitim merkezlerinde öğrenciler haftada bir gün okula devam ederken diğer günler iş yerlerinde eğitim almaktadır. Böylece iş yerleri yani sektörler doğrudan mesleki eğitime katkı sunmaktadırlar. Mesleki eğitim merkezlerindeki eğitim, ortaokuldan sonra dört yıllık zorunlu eğitim kapsamındadır. Bu merkezlerde aynı zamanda geleneksel çırak-kalfa-usta eğitimi de sürdürülmektedir. 11. sınıfın sonunda başarılı olanlar kalfalık ünvanı almaktadır; 12. sınıf sonunda başarılı olanlar ise usta olarak mesleki eğitim merkezlerinden mezun olmaktadır. Halen 323 adet mesleki eğitim merkezinde yaklaşık 100 bin öğrenci eğitime devam etmektedir.

Mezunların istihdam durumu

Mesleki eğitim merkezlerinden mezun olanlar büyük oranda mezun oldukları alanda istihdam edilmektedir. Örneğin 2018 yılında mezun olanların %88’i mezun oldukları alanlarda çalışırken %75’i dört yıllık eğitimleri boyunca iş yeri eğitimi aldıkları firmalarda çalışmayı tercih etmiştir. Bu veriler, mesleki eğitim merkezlerinin amaçlarına uygun bir şekilde işlev gören başarılı bir model olduğunu göstermektedir. Sektör temsilcileri mesleki eğitim merkezlerinin kapasitesinin artırılmasını ve öğrenciler için cazip hale getirilmesini talep etmektedir. MEB, bu talepleri ve mevcut durumu da göz önüne alarak mesleki eğitim merkezlerinin güçlendirilmesi için son zamanlarda çok önemli adımlar atmıştır. Aşağıda bu adımlardan bazılarına değinilmektedir.

Mesleki eğitim merkezi öğrencilerine lise diploması alma imkânı

Mesleki eğitim merkezlerine devam eden öğrenciler, ortaokul sonrası dört yıllık zorunlu eğitimi tamamlamalarına rağmen lise diploması alamıyorlardı. Lise diploması alabilmeleri için tek seçenek, bir yandan mesleki eğitim merkezlerinde eğitimlerine devam ederken, öte yandan açık ortaöğretim kurumlarına da kayıt yaptırarak fark derslerini alabilmeleriydi. Açık ortaöğretim yoluyla fark derslerini alıp başaranlar lise diploması alabiliyorlardı. Bu süreç öğrencilere ilave bir yük getirmekteydi. Lise diplomasına erişimdeki bu zorluk öğrencilerin mesleki eğitim merkezlerini tercih etmelerini olumsuz etkilemekteydi. MEB, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğinde yaptığı değişiklikle öğrencilerin fark derslerini mesleki eğitim merkezlerinde yüz yüze eğitimle alabilmelerine imkân tanıdı. Böylece mesleki eğitim merkezlerindeki öğrenciler okula geldikleri günlerde istemeleri durumunda fark derslerini alabilecekler.

Özel sektöre mesleki eğitim merkezi kurabilme imkânı

Dünyada mesleki ve teknik eğitimde özel sektörün payı giderek artmasına rağmen ülkemizde teşviklere rağmen oldukça düşük seviyede seyretmektedir. Organize Sanayi Bölgelerinde (OSB) özel sektörün mesleki ve teknik Anadolu lisesi açması 2012 yılında teşvik kapsamına alınmış, 2016 yılında ise OSB dışını da içerecek şekilde kapsam genişletilmiştir. Bu teşviklerle özel mesleki ve teknik Anadolu liseleri sayısı ve kapasitesi artmaya başlamış, ancak beklenen orana ulaşmamıştır. Teşviklere rağmen 2017-2018 eğitim-öğretim yılı itibariyle özel sektörün mesleki ve teknik eğitimdeki payı yaklaşık %6 seviyesinde olup oldukça düşüktür. Özel sektörün kendi ihtiyaç duyduğu teknik elemanların eğitimlerinde de aktif olmaları sürecin doğasında var olup bu konuda yeni açılımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Özel sektör, mesleki ve teknik Anadolu Lisesi açabilmesine rağmen sektör için önemli bir açığı kapatan mesleki eğitim merkezleri açamamaktaydı. 2019 yılı Temmuz ayında 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununda yapılan düzenleme ile özel sektörün mesleki eğitim merkezi kurabilmesinin önü açıldı.

Yazının devamı...

Öteki’ni insan olarak görmemeye son!

13 Temmuz 2019

Nermin Subasic, paramiliter gruplar tarafından katledilip kemikleri Srebrenitsa ve etrafına saçıldığında yalnızca 19 yaşındaydı. Avrupa’nın yakın tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Srebrenitsa soykırımı sırasında sadece Nermin değil, 8.300’den fazla erkek, kadın ve çocuk hunharca katledildi. Eğer Srebrenitsa ve Zepa Anneleri olmasaydı, onların başlarına gelenler belki de unutulup giderdi.

Bu anneler, eşler ve kız kardeşler; gözyaşlarını sildiler ve acılarını bir amaca bağladılar. İntikam peşinde koşmadan, yirmi dört yıldır durmaksızın adalet çağrısında bulunuyorlar. Ve bizlere mesajları da şudur: Öteki’ni insan olarak görmemeye son verin.

Çoğu insan Srebrenitsa soykırımını bilmiyor, bilmek de istemiyor. Diğerleri de bunun yerel bir mesele olduğunu, dünyanın geri kalanıyla ilgisi olmayan bir tarih kazası olduğunu düşünüyor. Bu zihniyet, yalnızca ilgisizlik veya görecelilikten ibaret olmamakla birlikte, aynı zamanda Avrupa’da çok yaygın olan Müslüman karşıtı algıyı da ortaya koymaktadır. Srebrenitsa soykırımının dini bir temelinin olduğu inkâr edilemez. Bu insanlar sırf Müslüman oldukları için öldürüldü. Tüm bu olanlar ise, neler olduğunu bilen ancak yalnızca uzaktan izlemeyi seçen pasif bir uluslararası toplumun suç ortaklığıyla gerçekleşti.

Bu anlamda, Srebrenitsa soykırımı, tüm Avrupalılar olarak bizlerin kendimize uzunca ve dikkatli bir şekilde bakmamız için bir ayna vazifesi görmektedir. Avrupa, elbette yakın bir gelecekte gerçekleşecek başka bir Srebrenitsa vakasına tanıklık etmenin eşiğinde değildir. Ancak, kıtamızda güçlü ayak sesleri duyulan ve kendini “geleneksel değerlere sahip Hıristiyan Avrupa”nın savunucusu ilan eden milliyetçi hareketlerin yeniden canlanması, toplumumuzun barışçıl geleceği açısında iyiye işaret etmemektedir.

Bu bağlamda Müslümanlar, bir kez daha yalnızca aşırıcı grupların değil, aynı zamanda ana akım politikacıların da tercih edilen hedefleri arasında yer almaktadır. Yüzyıllar boyunca, Avrupalılar Müslümanlara hep temkinli gözlerle bakmışlardır. Ancak, 11 Eylül’de New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’ne karşı gerçekleştirilen saldırılarla başlayan bir dizi terör eyleminden bu yana, tüm Müslümanlar aynı kefeye konulmakta ve giderek daha fazla hasmane toplumlarda yaşamaktadırlar.

Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca, Avrupa’da ortaya çıkan Müslüman karşıtı algılar ve uygulamalar konusundaki uyarılar raporlarda sürekli olarak yer almıştır. Bununla birlikte, sağlam kanıtlara rağmen bu durumda herhangi bir iyileşme meydana gelmemiştir. Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu uzmanlarının birkaç hafta önce yayımlanan raporunda bu durum teyit edilmiş, pek çok Avrupa Konseyi üye devletindeki Müslüman karşıtı algıların sürekliliğine ilişkin uyarılarda bulunulmuştur.

Bununla ilgili kanıt bulmak için güvenilir haber kaynaklarının okunması yeterli olacaktır. Çoğu Avrupa ülkesinde, Müslüman kadınlar, peçe veya başörtüsü taktıkları için sık sık tacize uğramakta, camilere saldırılar düzenlenmekte ve mezarlıklara yönelik saygısızlıklarda bulunulmakta, ayrımcı uygulamalar Müslümanların iş bulmalarını, ev edinmelerini veya vatandaşlık almalarını zorlaştırmaktadır. Kolluk kuvvetleri, sırf dış görünüşleri yüzünden kanuna aykırı bir şekilde Müslümanları durdurma ve arama yapma uygulamasına hâlâ devam etmektedir. Yeni göçmenlerin çoğu, Müslüman ülkelerden oldukları için, onlar da Avrupalı Müslümanların on yıllardır maruz kaldığı güvensizlik ve şüpheyle karşılaşmaktadır.

Yazının devamı...

ABD’nin Ankara’ya gönderdiği mektup üzerine

22 Haziran 2019

Olaylar ve taraflar aynı bugünlere benziyor. Bir tarafta bugünün Roma İmparatorluğu gücüne sahip ABD ve Batı ülkeleri, diğer tarafta bazı Batı ülkeleri tarafından yaratılan problemlerle boğuşan, dövüşen ve ezilen diğer ülkeler.

Bundan birkaç yıl evvel mesleğim icabı katıldığım bir kongrede, San Diego’da (ABD), Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin tümüne ev sahipliği yaptığı bir koya bakan kongre salonlarından birinde, %90’1 Amerikalı olan ve bizim gibi çok az sayıda Amerikalı olmayan beyin cerrahlarının önünde, eski ABD Dışileri Bakanı Henry Kissinger davetli konuşmacı olarak konuştu. Konuşması uzundu, fakat baz bölümleri bizim yaşadığımız bölge ile ilgiliydi. “Biz bugünün Romasıyız ve bir şekilde dünyaya yön veriyoruz (gülerek ve istihza ile).Ortadoğuya bugünlerde orada hiç olmayan demokrasiyi götürüyoruz” dedi. -Ülkemizin adını vererek- ve bizi komşu ülkelere karşı tampon ülke olarak tarif etti.

Günümüzden 2046 yıl önce (M.Ö. 27’de) Roma İmparatoru Augustos ölmeden önce bir emirname yayınlıyor. Bu emirler zinciri bir demir levhaya yazılıyor. Ve Roma’nın bütün eyaletlerine gönderiliyor. Bu arada bir Roma eyaleti olan Angora’ya (bugünkü Ankara) da gönderiliyor. Bu buyrukların yazıldığı levhada yapılması ve yapılmaması gereken emirler var. Angora’nın görevi İranlılara karşı koruma ve tampon göreviydi.

Bu arada belirteyim Roma hiçbir devrinde İran’ı yenememiştir, Fırat’ın öbür yakasına geçememiştir. Bir savaşta Romalı kölelerin isyanı olarak bilinen Spartakus isyanında isyan bastıran general Marcus Licinus Crossus Harran’da yapılan savaşta yenilmiş; İranlılar tarafından öldürülmüş. Parayı çok sevdiği bilindiğinden, ağzı eritilmiş altın ile doldurulmuştur. Roma’nın şan ve şeref olan sancak ve amblemleri ile esir alınan Augustus sonraki bir barışta bu emanetleri çok büyük tavizler vererek geri alabilmiştir. Daha sonraki yıllarda Roma birçok defa yenilmiş, hatta bir imparator olan Valerianus, bugünkü ismini Carseruis’den alan Kayseri’de, Pers Kralı Şapur’un ata binmesi için zorla diz çöktürülüp sırtına basılmış ve binek taşı olarak kullanılmıştır, hatta köle olarak çalıştırılmıştır. Daha sonra derisi yüzülerek Pers tapınağına astırılmıştır. Röliyefleri bugün dahi İran’ın müzelerinde sergilenmektedir. Roma dünyası yıllar boyu bu utanç verici olayların etkisinde kalmıştır. Bu gönderilen levhalardan yalnız bir tanesi tesadüfen bugünkü Hacı Bayram Cami yanında bulunan Roma tapınağı kalıntılarıyla birlikte ortaya çıkmış ve halen müzede tek örnek olarak durmaktadır.

Bugün Sayın Başkan Trump hala kendini Roma İmparatoru Augustus gibi sanıp, bizleri İran’a veya o bölgedeki diğer ülkelere karşı tampon devlet olmaya zorlayıp emirlerine uymaya mecbur etmeye çalışıyor. Ankara’yı hala bugünün Roma’sının başkenti Washington’a bağlı bir eyalet sanıyor. Tarih öyle bir bilimdalıdır ki, ülkeleri idare edenlerin bunu herkesten daha çok bilmeleri ve dersler almaları gerekir. Bugün bölgemizdeki topraklarda yaşayan halklar, tarihin binlerce yıllık imbiğinden geçmiş, süzülmüş, kültür ve tecrübeleri ile her zaman ayakta kalabilmiş ve yoluna devam etmiştir.

Yazının devamı...

Almanya’da yatırım ve oturum imkanları

9 Haziran 2019

Almanya neden ticari yatırımların cazibe merkezi?

Almanya mükemmel altyapısı, yaratıcı işletmeleri ve yüksek satın alma gücü sayesinde son yıllarda Türkiye’den gelen yatırımcıların gözdesi haline geldi. Özellikle gayrimenkul alımı ve şirket kuruluşunda artış söz konusu. İster yeni şirket veya şube kuruluşlarında, ister gayrimenkul alımında Almanya ve özellikle Berlin Türk vatandaşları tarafından tercih edilmekte. Bunun temel sebeplerinden birisi mutlaka Almanya’nın güçlü ekonomisi ve gayrimenkul fiyatlarının özellikle Berlin’de, diğer Avrupa başkentlerine nazaran daha düşük fakat uzun vadeli istikrarlı olması. Bunun dışında Türk markalarına ve ürünlerine Türkiye Cumhuriyeti tarafından sağlanan desteklerde birçok
girişimcinin Almanya piyasasına girmesini teşvik etmekte ve büyük bir kolaylık sağlamakta.

Antlaşma imzalandı

Türkiye ile Almanya arasındaki ticari ilişkiler hangi yıllara dayanmakta?

Almanya ve Türkiye’nin ticari ilişkileri Osmanlı Dönemine dayanmakta. 2 Nisan 1761 tarihinde Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” imzalanmıştır. 1856 yılında ilk telgraf Siemens tarafından İstanbul’da kurulmuştur. 20. yüzyılın başında Philipp Holzmann şirketi ve Deutsche Bank Bağdat Demiryolunun finansmanını sağlamıştır. Bosch 1910 yılında İstanbul’da şubesini açmıştır ve 1960 yıllarından beri Mercedes ve MAN şirketleri Türkiye’de otomotiv sektöründe faaliyetlerini sürdürmektelerdir. Bugün iki ülke arasındaki ticari hacim 33 milyar euro’ya ulaşmıştır ve Almanya Türkiye’nin en önemli ticari ortağı konumundadır.

Almanya Türk vatandaşlarına ne gibi yatırım imkânları sunmaktadır? Şirket kuruluşu veya gayrimenkul alımı konusunda engeller veya kısıtlamalar var mıdır?

Federal Almanya’nin ticaret mevzuatı yabancı uyruklu yatırımcılara herhangi bir kısıtlama getirmemektedir. Bu nedenle oturum iznine bakmaksızın Türk vatandaşları Almanya’da örneğin en çok tercih edilen şirket türlerinden biri olan limitet şirket (GmbH) kurabilmektedirler. Türkiye’de bulunan ana şirketin şubesini açmaları mümkündür. Herkes için geçerli genel koşulları yerine getirmeleri yeterlidir. Aynı şekilde

Yazının devamı...