Dünya Çevre Günü ve endüstri 4.0 devrimi

5 Haziran 2019

BM, 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olmasını 1972 yılında kararlaştırdı ve her sene üye ülkelerde 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Çevreye yönelik olan duyarlılık 1950’ler ve 60’larda dünyamızın aşırı derecedeki kirlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Temiz hava, su, toprak yasaları başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde uygulanmaya başlanmıştır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde ülkeler ve bölgeler bazında çevreye bakış daha küresel boyutta ele alınmaya başlanmıştır. Nerelerde asit yağmurlarının olduğu, herkesi çevre kirlenmesi konusunda uyarmış ve önlemler almaya yöneltmiştir. Sürdürülebilir kalkınma, ekonomik büyümeyi çevreyi koruyarak yapma anlayışına dayalı uygulamalar olarak öne çıkmıştır. Bu yönlü uygulamalar genellikle hükümetlerden daha çok özel işletmeler ve sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 1990 ve 2000’li yıllara gelindiğinde topluluklar, ağlar olarak bilinen yeni oluşumlar hem dijital hem de gerçek dünyada etkilerini artırarak sürdürmektedir.

‘Kirleten öder’

Bugüne kadar çevre konusunda atılan olumlu adımların yanında toplu bir başarı elde edilememesinin bir çok nedeni vardır. Genellikle sözü edilen iki neden vardır. Birincisi, ekonomik bir etkisi ve bedelin olmasıdır. Çevreyi kirletenler genellikle kendi eylemlerinin sonuçlarına katlanmak istemezler. Olumsuz sonuçların çoğu zaman başka bir yerde ya da gelecekte oluşacağı inancı ile hareket edilir. İkinci olarak da doğal kaynakların sonsuz bir yapıya sahip olduğu ve bedelsiz olduğu inancıdır. Alınacak önlemler bireysel çıkarlar ve davranışlar için değil, daha çok toplumsal ve kolektif çıkarların ve geleceğin üzerine dönüştürülmelidir. Bireyler genellikle kısa dönemli çıkarlarına odaklanırken, toplum daha uzun dönemli bir maliyet yüklenebiliyor. Bu konunun çözümü için çevre konusunda birçok ilke oluşturulmuştur. Örneğin, “kirleten öder” ilkesi gibi. Ancak her durumda benzer ilkeler çalışmamaktadır. Diğer örnek olarak da küresel uyarılar ve dünyanın bir ekosistem içinde olduğuna dair anlayışlar, ilkeler, araçlar çok fazla etkili olamamaktadır. 1970’lerde çevreyle ilgili politikalar sonuçların değerlendirilmesi ve onlara odaklanmak yerine daha çok önleyici ve kontrol edici bir boyuta taşınmıştır.

Paradigma değişimi

Endüstri 4.0 ile Çevre Koruma arasında potansiyel bir ilişki söz konusu. Endüstri 4.0 gelişen bir üretim anlayışı ve sistemi olarak, nesnelerin interneti, büyük veri, siber-fiziksel sistemler ve akıllı nesneler teknolojileri tanımlanmaya çalışılır. Hiç şüphesiz Endüstri 4.0’ın yeni fırsatlar ve olanakları toplumun her kesiminde yaratabildiği gibi çevre koruma konusunda da yaratabilmektedir.

Bu yeni dönem zihnimizi, değerlerimizi ve yeni olanakları yeniden değerlendirmemizi zorunlu kılıyor. Hiç unutmayalım ki yeni teknoloji devrimi insanlara daha fazla seçim fırsatları, daha fazla özgürlükler ve kendi yaşamları üzerinde daha fazla kontrol sağlama olanakları yaratıyor. Yeni teknolojiler insanların yapabileceklerinden daha fazlasının yapılmasını, karar alabilmesini gerçek verilerle yapabilmeyi olanaklı kılmaktadır. İnsanların kendilerine koydukları engelleri, blokları ortadan kaldırabilmekte ve dijital ağların varlığı ile yeni devrimi gerçekleştirme de olağanüstü yetkilere sahip olabilmektedir. Birinci endüstri devrimindeki su ve buhar gücü, ikinci endüstri devriminde elektrik gücüne dönüşmüş ve üçüncü endüstri devriminde daha çok analog araçların dijitale dönüşümüne şahit olunmuştur. Bilgisayarlar, internet ve akıllı telefonlar bu dönemin yenilikleridir. Dördüncü endüstriyel devrimi ise; nesnelerin interneti, robotik, büyük veri, akıllı ve mobil cihazlar gibi gelişmelere neden olmaktadır. Bu gelişmelerin etkilemediği ve değiştirmediği hiçbir alan yok.

Endüstri 4.0 akıllı bir biçimde birbiriyle iletişim kurabilmesi anlamına da gelmektedir. Bu esnek üretim ve kişiselleştirilmiş üretimi olanaklı kılmaktadır. “

Yazının devamı...

Kuran bedensel ve ruhsal sırlarımıza ışık tutuyor

4 Haziran 2019

Varlıklar içinde en girift, en karmaşık ruhsal ve bedensel yapıya insanın sahip olduğu herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bu yüzden en yoğun, en derin bilimsel çalışmalar insanın ruh ve beden dünyasını tanımak amacıyla yapılmaktadır. Ama henüz, “bu iş tamam” denecek noktadan çok uzaktayız. Bütün keşiflere, buluşlara rağmen insanın maddi varlığı da ruhsal varlığı da birçok sırrı saklamaya devam ediyor. İnsan organizması üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda övünülecek başarılar elde edilmiştir. Bu sayede kalp, ciğer, böbrek gibi hayati organlarımızın bedenimizdeki rol ve fonksiyonları çok iyi tanımlanmış, bunlara dayanarak organ nakilleri sıradan operasyonlar haline gelmiştir.

Bunun yanında adaletin tecellisine imkân vermekle toplumsal hayatın kalitesini yükselten bedensel keşifler de söz konusu olmuştur. Sözgelişi dünyadaki yaklaşık yedi milyar insandan her birinin parmak izinin diğerinden farklı oluşunun keşfi, insanı maddi ve fiziksel yönden tanımada çok büyük bir adım teşkil etmiştir.

Devrime yol açtı

Birçok olayda parmak izinden hareketle suçluların hiçbir şüpheye meydan vermeyecek netlikte tespiti, kriminolojide bir devrime yol açmıştır. DNA’nın keşfi ise, insan bedenini tanımada daha geniş ufuklar açmış; çok karmaşık ve adaleti yanıltıcı bir sorun olan çocuğun baba tarafından nesebinin belirlenmesinin yüzde 99.9 gibi bir gerçeklikle tespitini sağlamıştır.

Bütün bu gelişmelere rağmen bazı organların bütün fonksiyonları yeterince aydınlığa kavuşmuş değildir. Bugün beyin kapasitemizin ancak yüzde 20’sini kullanabildiğimiz söyleniyor. Dünyaca ünlü Türk beyin cerrahı Prof. Gazi Yaşargil 15 yıl kadar önce Hürriyet gazetesine verdiği röportajda, “Biz beyni anlamak için henüz uyandık, bu konuda ne zaman emekleyebileceğimiz bile belli değil” diyordu.

Ancak günümüzdeki hızlı bilimsel gelişmeler ve buna dayanan tıp, bedensel varlığımızın tüm sırlarını yakın bir gelecekte çözecek gibi görünüyor. Fakat ruhsal cephede durum çok farklı. Bedensel olarak bütün insanlar hemen hemen aynı. Psikolojisi bakımından ise her insan ayrı bir dünya. İnsanoğlunun ruh dünyasını, bu dünyadaki med ve cezirleri yüzde 100 isabetle analiz etmek en azından şu anda mümkün değil. Ruh hakkındaki kısıtlı bilgimiz, Kuran-ı Kerim’in, “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Rabbimin katındadır. Size ondan çok az bilgi verilmiştir.” (İsra suresi: 85) açıklamasıyla örtüşmektedir.

Hürmete layıktır

İnsan İslam’da

Yazının devamı...

İnsan olmak

3 Haziran 2019

İnsan, başat bir canlı türü olarak bedensel, ruhsal ve toplumsal yaşam ilişkileri ile birlikte bütün bir değerdir. İnsan; aileden, eğitim ve öğretim kurumlarından aldığı bilgi ve birikimlerle şekillenir, içerisinde bulunduğu toplumla uyumlaşır ve yaşadığı çevreyle bütünleşir.

İnsan, yaşamsal evreleri olan çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerini sağlıklı ve kaliteli yaşar, dönemsel olarak edinmesi gereken bilgi ve birikimleri edinir ve bunları doğru yerde ve doğru zamanda kullanmasını öğrenir ve yaşam standartlarını toplumsal yaşam kurallarına uygun olarak belirler ve ona göre yaşam sürecini sürdürse insanca yaşıyor demektir. İnsanlık tarihinin yaşam sürecine bakıldığında sürekli arayış içinde oldukları, bulundukları zamanın zor koşullarını aşarak bilgi birikimlerini ileriye taşımak suretiyle bilim ve teknoloji alanında yeni buluşlar ve yeni icatlar peşinde koşmuşlardır.

Kendi yaşam düzeni

Ortak yaşamın gereği olarak; hukuksal yaşam kurallarını, ahlak, örf ve adet kurallarını ortaya koymak suretiyle kendi yaşam düzenlerini kurmuşlardır. Toplumsal yaşam içerisinde insanın özgür iradesiyle çevresini gözleyebilmesi, zamanı iyi ve yerinde doğru kullanabilmesi ayrıcı olma özelliğini yansıtır. Bilgi ve birikimlerinin beslenme kaynakları olan aile, eğitim ve öğretim kurumları ve yaşadığı çevresel ortamlardan iyi yararlanmış bilgi ve birikimler edinmişler ve edindiklerini kendilerine mal ederek bir yaşam biçimi haline getirmişler ise bulunduğu toplum için donamlı ve birikimli olmuşlar demektir.

a) İnsanın, her şeyden önce kendi vücut bütünlüğüne, ruhsal ve zihinsel yapısına karşı özenli ve dikkatli olması: İnsan, her şeyden önce maddi ve manevi varlığına özenli ve saygılı olmalıdır. Bu bağlamda, İnsan, düzenli beslenme alışkanlıkları edinmeli, hastalıklardan korunmalı, ruhsal ve zihinsel sağlığının aktif tutma gibi birçok önlemleri yerinde ve zamanında almalı, yaş evrelerine göre sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinilmelidir. Bunun yanında, sağlıklı olmanın esaslı bir unsuru olan koruyucu önlemleri zamanında almalı ve bunların en önemlisi sayılan yaş evrelerine göre aşı olmanın önemini bilmelidirler. Dayanma gücüne uygun çalışma alanları seçerek fiziki aktivitesini koruyarak hantallıktan ve hareketsizlikten uzak durmalıdırlar.

Ruhsal ve zihinsel yönden insanın rahat olması da önemlidir. Bu bağlamda insanın, hem bedensel aktivitesini, hem de zihinsel yaşam tarzını bir yaşam biçim haline getirerek yaşaması esas olmalıdır. Sportif faaliyetlerinin varlığı, sosyal aktivitelerle ilgilenmesi, zihinsel aktivitesini olumlu kılacağı gibi sosyal yaşamdan kopmadan, yalnızlığa itilmeden yaşamını sürdürmesi sağlayacaktır. Yaşamında; paylaşmayı kendisine görev edinen, sevgi, saygı ve hoşgörü gibi insani değerleri bir davranış biçimi haline getiren; öfke, hasetlik, şiddet ve riyakârlık gibi benzeri hareketlerden; uyuşturucu, tütün, alkol gibi alışkanlıklardan; kumar, fuhuş, internet ve teknoloji bağımlılıklarından kendi dünyasını uzak tutan, bedensel, ruhsal ve zihinsel yönden rahat insan demektir.

Paylaşımcı yaklaşım

b) İnsanın birbirine ve topluma karşı görev ve sorumlulukları:

Yazının devamı...

ÇANAKKALE’DEN OKYANUS ÖTESİNE Bir Başka 19 Mayıs: 19 Mayıs 1915

19 Mayıs 2019

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Boğazı, itilaf devletleri için İstanbul’a uzanan yolun açılmak zorunda olan tek kapısıydı. İstanbul’un düşmesi Osmanlı’yı savaş dışına itmekten başka Balkanları kendi taraflarına çekmeyi ve Rusya ile karşılıklı bağlantılarının açılmasını sağlayabilirdi ancak bu büyük planın tek koşulu Çanakkale’yi geçmekti. Diğer yandan Çanakkale’nin Osmanlı devletinin savunulması için ne denli önemli olduğunu gören Almanya, Boğaz’ın İngiltere ve Fransa’nın geçme girişimine karşı mutlak savunulması gerektiğini biliyordu.

Kasım 1914 ile Ocak 1916 arası olağanüstü yoğunlukta yaşanan Çanakkale Savaşlarında taraflar büyük kayıplar verdiler. Çeşitli cephelerde süren Dünya Savaşı, Anadolu’yu tüketmiş, göç ve yoksulluk beraberinde salgın hastalıkları getirmişti.

Kırmızıya boyandı

Osmanlı entelektüel zümresinin yetiştiği üç ana kurum olan Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye’nin öğrencileri de silah altına alınmıştı. Toplumun tüm sınırlarının katıldığı Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal’in “Biz Anafartalar’da bir Darülfünun gömdük” sözlerine özetlendi.

1915 Çanakkale: 25 Nisan’da gece yarısından sonra Anzaklar İngilizlerle birlikte Arıburnu’nda Gelibolu’ya çıktılar. Yamaçtan aşağı inen bir grup Türk askeri ile bir süngü hücumu yaşandı, çok kayıp verildi; çıkartma yapılan sahil 50 metre açığa kadar kırmızıya boyanmıştı.

O dönemde baktığımızda, savaşı izleyen Sunday Times muhabiri E. Ashmeod Bartettle’ın yazılarında bu harekâta bir Haçlı havası verecek kadar ileri gittiğini görürüz. Şöyle demektedir savaş muhabiri: “Son Haçlı seferinden beri ilk defadır ki Batı, Doğu’ya yönelmiş bulunuyor. Hıristiyanlık alemi Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde Bizans İmparatorluğuna indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan hareket etmiş bulunuyor. Birkaç gün içinde kanlı savaşlarla karşılaşacağız ve öyle kanlı savaşlar olacaktır ki, sonunda Ayasofya ya Hıristiyan aleminin eline geçecek, yahut hilal üst-başları kanlarla bulanmış yeniçeri askerinin başında olarak 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde İstanbul’a zaferle girdiği günden daha fazla şan-şerefe kavuşacaktır.”

Siper arası 10 metre

Yazının devamı...

Devlet adamlığı

10 Mayıs 2019

Her bir fani gibi doğumunun 96. yılında çağdaş Azerbaycan Cumhuriyeti”nin kurucusu, ulu önderimiz Haydar Aliyev”i de dünyaya emanet ettiği eserleriyle anmak her birimizin vazifesi olduğu inancındayız. Fakat Haydar Aliyev”i öteki fanilerden farklı kılan sayısız özellik ve husus bulunmaktadır. O husus ve özelliklerin başında “Devlet adamı” niteliği gelmektedir.

“Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duyğularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir.”

Türkiye Cumhuriyeti”nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bu anlamlı sözleri aslında ülkeleri çağdaş ilke ve temeller üzerinde kuran tüm liderler için geçerlidir. Zira onları yaşatan dinamikler geleceğin ve belki sonsuzluğun ta kendine ait olan dinamiklerdir. Evet onların kurdukları dün, bizim bugünümüz, bizden sonrakilerin yarını, ”Devlet adamı” niteliği herkesten kabarık olan o liderlerinse geleceği ve ebediyetidir. Onlar kendi ebediyetlerini gelecekten çok önce kurmuş ender insanlardır.

Henüz İkinci Dünya Savaşı’ndan önce devlet kademesindeki onurlu görevine başlayan Haydar Aliyev’in seçkin devlet adamı niteliği kazanmasındaki ana etken tüm basamakları profesyonellik, disiplin ve çalışkanlık kriterine harfiyen uyarak yükselmesindeydi. İlerleyen dönemdeki siyasi kariyerinde de o ilkelere daha sıkı biçimde sadık kalarak onları öncelikle çalışma ekibine, daha sonra ise ülkeye örnek olacak duruma getirdi.

Halkından hiç kopmadı. Daha 1970’li yılların başından kendisiyle teşvik-i mesaisi olmuş yazarlar, akademisyenler, gazeteciler sürekli halkın arasında bulunan, fabrikalarda işçinin sorunlarını dinleyen, tarla kenarlarında çiftçilerle çay içen Haydar Aliyev”in çalışma temposuna ayak uydurmamaktan bahsederlerdi. Halkla kurduğu iletişimin oluşturduğu bütünlük Haydar Aliyev’in yöneticilik yeteneğinin çok az liderde bulunan özelliğiydi. Gözlerini dünyaya kapamasından kısa süre önce ata yurdu Nahçıvan’da yaptığı bir toplantıda ilkokul öğretmeninin konuşmasını sabırla dinliyor, tavsiyelerini not ediyor, gereken talimatları anında görevlilere veriyordu. Konuşmasından şunu anlıyorduk ki Ağustos 1990’da Nahçıvan’a döner dönmez hiçbir resmi kimliği olmamasına rağmen bilim adamlarına yön göstermiş, belirli bölgelerde onların arkeolojik kazılar yapmalarını teşvik etmişti. O’nun vatan sevgisinin kodları işte bu detaylarda saklıydı. O’nu sürekli halktan güç ve kuvvet alan bir devlet adamı kılan ana özelliklerden biri de buydu: İlgi.

Engin devlet tecrübesiyle merhum ulu önderimiz Haydar Aliyev, devletimizin tüm diğer alanlarında olduğu gibi çağdaş Azerbaycan diplomasisinin de kurucusudur.

Milli devletimizin omurgası olan dışişleri bakanlığımızın temeli 1919 yılında Şark’ın ilk cumhuriyeti olan devletimizin bakanlar kurulu tarafından atılmıştır.Cumhuriyetimizin dünya ülkeleri ve Milletler Cemiyeti tarafından tanınmasını sağlamak o dönemki Dışişlerimizin ana görevlerinden biri olmuş ve bu amacına ulaşmıştı. Bağımsızlığımızı kazandığımız 1991 yılından sonra bizzat milletimizin talepleriyle yeniden Azerbaycan’ı yönetme görevini üstlenen ulu önderimiz Haydar Aliyev’in birinci derecede ilgi gösterdiği alan Dışişleri Bakanlığımız oldu. Bakanlıkta görev yaptığım 25 seneden beri bunun doğrudan tanığı olarak şunu söyleyebilirim: merhum ulu önderimiz, Cumhurbaşkanımız Haydar Aliyev, Azerbaycan’ın bağımsız devlet olarak ayakta kalması, güçlenmesi ve dünya devletleri saflarında onurlu yerini alması için Dışişleri Bakanlığımızın fevkalade roller icra etmesi gerektiğini her gün telkin ediyordu. Topraklarımız ermeni işgali altına düşmüştü, askeri alandaki mücadelemizin diplomasi masaları arkasında desteklenememesinin bize başarı kazandıramayacağını fevkalade deneyime sahip devlet adamı olarak herkesten iyi görüyordu. Uluslararası kurum ve kuruluşların kürsülerinden yaptığı konuşmalarda ermeni işgalcilerin bir an önce koşulsuz biçimde topraklarımızdan çıkmalarını talep etti. Ulu önderimizin girişim ve talepleri sonucunda Ermeni işgalcilerin topraklarımızdan koşulsuz çıkmaları için BM Güvenlik Konseyi’nin dört önemli karar almasına rağmen hala topraklarımızın bir kısmının işgal altında bulunması bizim haklı taleplerimize karşı uluslararası hukukun aczini gözler önüne sermektedir.

Ulu önderimiz Haydar Aliyev iki kardeş olan Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin ebedi seyrini belirleyen “Bir millet iki devlet” felsefesinin yaratıcısıdır.

Yazının devamı...

Türk dünyası Manas’ın kalbinde buluştu

28 Nisan 2019

Hızla ilerleyen teknoloji ve sosyo-ekonomik zorunluluklar insanları, toplumları ve şehirleri göreli bir etkileşim altında tutmaktadır. Artık Doğu ile batı, modernle geleneksel ya da yerel ile evrensel arasında belirli bir denge ve ahenk önem kazanmaktadır. Eğer marka şehirler meydana getirmek istiyorsanız markalaşmış organizasyonlar oluşturmalı ve bunu farklı medeniyet/kültürlerle yoğurmalısınız. Bir başka ifadeyle geleneği korumalı ancak yeniliği bu potada uyumlaştırmalısınız.

Bugün dünyadaki şehirleşmenin ve etkili bir öykü çıkarabilmenin şifresi belki de burada yatmaktadır.

Türk Dünyası da uzun soluklu, kurumsal ve bütünleşik olarak tasarlanması gereken bir öyküye ihtiyaç duymaktadır. Burası bir ayrışma veya kendi içerisinde sıkışan bir birliktelik değil aksine dünya ile daha etkin bir işbirliğinin itici gücü olarak irdelenmelidir. Türk Dünyası neresi derseniz Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı 7 Türk Cumhuriyeti ve özerk/muhtar cumhuriyetler sayılabilir... Bu birlikteliğin yegane zemini elbette kültür olacaktır.

Hem tarihsel olarak bir bütünsel kültür hedefine ulaşmak hem de günümüz gerçekliğine öykünerek her bir kültürün kendi mecrasında büyümesi ve gelişmesini sağlamak. Çok açık ki İsmail Gaspıralı’nın yaklaşık 100 yıl önce ortaya koyduğu “dilde fikirde işte birlik” ideali geçerliliğini korumaktadır. Asıl mesele belirli bir zaman diliminde uzak kalmış, dilleri ve sınırları aşınmış, kültürleri kimi farklılıklar taşıyan bu toplulukları buluşturabilecek organizasyon yeteneğini ortaya koyabilmektir.

Şehir markalaşıyor

Türk Dünyasıyla ilişkili kurumlara bakıldığında Türk Konseyi, TÜRKPA, Türk Akademisi, TÜRKSOY gibi kurumlar dikkat çekmektedir. Kültür zemini açısından önde duran TÜRKSOY’dur. Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı...TÜRKSOY 2012 yılında Türk Dünyası Kültür Başkenti adıyla son derece yerinde bir proje başlattı. Bu projeyle o yıl başkent ilan edilen şehir, bulunduğu ülkenin öncülüğünde diğer üye ülkelerin desteğiyle bir dizi etkinlik hayata geçiriyor.

Konserler, sergiler, ortak bilimsel/edebi faaliyetler ve yarışmalarla kültür başkenti kimliği öne çıkarılıyor. Böylelikle şehir hem kendi insanına hem de diğer üye ülkelere bir marka olarak sunuluyor. Hatta tanıtım süreci iyi kullanılırsa Türk Dünyası dışında da markalaşmaya olumlu etkisi oluyor. Daha önce Astana, Eskişehir, Merv, Türkistan, Şeki, Kastamonu şehirleri bu projeyle kültür başkenti olmuştu. Her bir şehir ortalama yüzde 25 turist artışı sağlamıştı. İş dünyasının etkileşimi de dikkate alınmalı.

Oş kenti görülmeli

Yazının devamı...

Çanakkale’den okyanus ötesine: 25 Nisan ve düşündürdükleri

25 Nisan 2019

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Boğazı, itilaf devletleri için İstanbul’a uzanan yolun açılmak zorunda olan tek kapısıydı. İstanbul’un düşmesi Osmanlı’yı savaş dışına itmekten başka Balkanları kendi taraflarına çekmeyi ve Rusya ile karşılıklı bağlantılarının açılmasını sağlayabilirdi ancak bu büyük planın tek koşulu Çanakkale’yi geçmekti. Diğer yanda Çanakkale’nin Osmanlı devletinin savunulması için ne denli önemli olduğunu gören Almanya, Boğaz’ın İngiltere ve Fransa’nın geçme girişimine karşı mutlak savunulması gerektiğini biliyordu.

Kasım 1914 ile Ocak 1916 arası olağanüstü yoğunlukta yaşanan Çanakkale Savaşları’nda taraflar büyük kayıplar verdiler.

Çeşitli cephelerde süren Dünya Savaşı, Anadolu’yu tüketmiş, göç ve yoksulluk beraberinde salgın hastalıkları getirmişti. Osmanlı entelektüel zümresinin yetiştiği üç ana kurum olan harbiye, mülkiye ve tıbbiyenin öğrencileri de silah altına alınmıştı. Toplumun tüm sınıflarının katıldığı Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal’in “Biz Anafartalar’da bir Darülfünun gömdük” sözlerinde özetlendi.

1915 Çanakkale: 25 Nisan’da gece yarısından sonra Anzaklar İngilizlerle birlikte Arıburnu’nda Gelibolu’ya çıktılar. Yamaçtan aşağı inen bir grup Türk askeri ile bir süngü hücumu yaşandı, çok kayıp verildi; çıkartma yapılan sahil 50 m açığa kadar kırmızıya boyanmıştı.

‘Öyle kanlı olacaktır ki’

O döneme baktığımızda, savaşı izleyen Sunday Times muhabiri E. Ashmeod Bartettle’ın yazılarında bu harekâta bir haçlılar havası verecek kadar ileri gittiğini görürüz. Şöyle demektedir savaş muhabiri: “Son Haçlı seferinden beri ilk defadır ki Batı, Doğu’ya yönelmiş bulunuyor. Hıristiyanlık âlemi Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde Bizans İmparatorluğu’na indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan hareket etmiş bulunuyor. Birkaç gün içinde kanlı savaşlarla karşılaşacağız ve öyle kanlı savaşlar olacaktır ki sonunda Ayasofya ya Hıristiyan âleminin eline geçecek yahut hilal üst-başları kanlara bulanmış yeniçeri askerinin başında olarak 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde İstanbul’a zaferle girdiği günden daha fazla şan şerefe kavuşacaktır.”

25 Nisan’dan itibaren Anzakların tuttuğu üçgen biçimindeki toprak parçası 1.5 mil uzunluğundaki tabanı denize dayanmakta, ucu ise kıyıdan 900 metre uzaklıktaki Sarıbayır eteklerine kadar uzanmaktadır. Türk siperleri ile Anzak hattı arasındaki uzaklık bazı yerlerde 10 metreden azdır. Avustralya siperlerinin hemen arkasında dik bir yar doğruca denize inmektedir.

Enver Paşa’nın 11 Mayıs’ta Çanakkale cephesine yaptığı ziyarette 5. Ordu komutanı Liman von Sanders ile birlikte büyük bir taarruz kararlaştırılmıştı. Kuzey grup komutanı Esat Paşa’nın taze kuvvet olarak kullanılmak üzere istediği ve çoğu gönüllülerden oluşan 2. tümen İstanbul’dan hareket ettirilmiş, 13-16 Mayıs’ta Akbaş iskelesine, buradan da bir süre sonra Kuzey grubu emrine girmek üzere, önce Sarafim çiftliğine gönderilmişti.

Yazının devamı...