Harari için mütevazı bir hatırlatma

24 Şubat 2019

Harari’nin toplumdaki genel eğilimle zıtlık teşkil eden tutumunu ateistlik, veganlık ve eşcinsellik. Bu özellikler, fikir, sanat ve eğlence sektöründe tersine bir eğilimle ilgi çekici niteliklere dönüşüyorlar

Kitapta ilgi çekici hususlardan birisi de birkaç defa konuyu eşcinselliğe ve oradan da kendi aile hayatına getirmesi. Cinselliğe ilişkin tabular konusunda ise mevcut sınırları “akıl” temelinde yeniden çizmeye çalışıyor. Bu konuya girmeden önce Harari’nin üç başlıkta toplumlardaki genel eğilimle zıtlık teşkil eden tutumunu öne çıkarttığını söylemeliyim: Ateistlik, veganlık ve eşcinsellik. Üçü de ana damar üzerinde yer alan insanların “ilgi çekici” buldukları hususlar. Olağan hayatta sıra dışı bulunan ve yer yer kültürel tepkilerle karşılanan bu özellikler, düzlemin değiştiği iki alanda (ki bunlardan birisi fikir ve sanat alanı, diğeri ise eğlence sektörüdür) bu defa tersine bir eğilimle ilgi çekici niteliklere dönüşüyorlar. İnsanlığın bu üç konuya ilişkin aklını, eğilimlerini, yorumlarını değerlendirirken üstat, konuyu bütün yönleriyle görmeye çalışan bir düşünür gibi değil de, bunlarla şahsi meselesi olan bir profesyonel temsilci gibi davranıyor. Dostoyevski’nin “Tanrıya benim inanmam yetmez, onun gerçek bir inanç olması için senin de baş eğmen ve inanman gerekir,” türünden bir iman durumunu sanki Harari’de de gözlemliyoruz. İnancında, tarzında, inşa ettiği kültürde “huzura ermiş bir insanın” konuları muhakeme etme tarzındaki rahatlık Harari’de yok.

Gelelim insanoğlunun en karanlık alanlarından birisi olan cinselliğe… Üstada göre, ensest yasağı yıkıcı duygusal sonuçları dolayısıyla haklı ve yerinde ancak aynı cins yasağı manasız. Çünkü “aile” duygusal yönden tamamlanma, katkı yapma, sevgi gibi ihtiyaçlara cevap veriyor ve bunu insan pekâlâ “aynı cinsinden birisinde de bulabilir.” Ancak hayvanla insan olmaz, çünkü insan mesela keçiyle evlenemez, mütekabil bir duygusal aktarıma bu evlilik izin vermez. (Harari’nin eşiyle ilgili cümlelerinden bir duygusal tamamlanmadan çok yazma sürecinde işbirliği esaslı bir ortaklık hissi uyanıyor ama olsun.) Akıl ile tabu sınırları çizmeye başladığımızda ve çeşitli “ikna edici gerekçeler” ürettiğimizde, farklı bir akıl ile yine çeşitli kombinasyonlar için yeterli gerekçe üretebileceğimizi üstadımız acaba bilerek mi atlıyor? O yüzden nesnel, iki kere ikinin dört ettiği türünden bir “akıl”dan değil “akıllardan” bahsedilir. Hayat sadece “bugün günlerden Pazar” türünden “mukayese edilebilir bilgiler” den ibaret olsaydı, elbette tek bir akıldan bahsedebilirdik, fakat akıl aynı zamanda maddi ve moral şartlara, ideolojilere, kültürel düzeylere göre birbirinden farklılaşıyorsa bunu yapamayız. Şüphesiz, Harari tabuların sınırlarını akılla çizme konusunda bizleri ikna etse bile her birimizin sınırı farklı bir yerden çizerek tabuyu tabu olmaktan elbirliğiyle çıkartmamıza mani olamazdı. Oysaki tabular, Freud’un da isabetle belirttiği gibi, toplumun kurucu unsurlarıdır. Tabusuz toplum olmaz. Sınırlar ise, evet, bir “şey” in bile bir “şey” olması için ötekilerle kendisini ayıran sınırlara ihtiyacı vardır. Harari kendi kişisel tercihinden illa insanlık için bir rol model çıkartma arzusuna niçin kapılır? Hangi huzursuzluk kaynağı onu, başkalarını da akıl düzeyinde ikna etmek gibi bir ödevle donatıyor? Bunlara gerek yok.

Öneri?

Hararinin 21 dersini okuyup bitirdiğimde, insanlık tarihine, çeşitli sosyal kategorilere, kolektif anlamlara bir dolu laf eden, eleştiriler getiren bu çağdaş filozofumuzun bize ne önerdiğini anlayamadım. Muhtemelen kendisine sorulsa, yeni kitaplardan bahsedebilir ya da belki felsefenin temel tartışma konularına ilişkin yaptığı gibi, sonsuz tartışma evreninde kendi üstüne kapanan bir daire çizdiğini söyleyebilir. Filozofoların görevi elindeki külünkle yapıları yıkarken aynı zamanda yerine ne konulacağına ilişkin “bir şeyler söylemek değil midir?” En azından her filozof olmasa da bunca uzun bir tarihe uzanan ve geleceğe ilişkin temel sorunlara parmak basan bir akıldan insanın mutlaka çok daha fazlasını beklemesi hakkı değil midir?

Harari’nin bize söylediği saate yüz kilometre hızla giden bir otomobilin camından gördükleri. Dünyanın bir manzarasını tasvir etmeye çalışıyor, ancak sıçramalar yapan “ve bir türlü şeylerin üzerine teksif edilemeyen zihni” onların bulanık bir imgesini sunuyor. Alain Button, sürekli aynı ağacın resmini yapan bir ressamdan bahseder. Ağaç aynıdır, fakat ışık, gün, vakit, ay, mevsim değiştikçe onun da görünümü, sureti değişmektedir. Ressam tüm resimleriyle muhtemelen ağacın değişim içindeki “hakikatine” ulaşma denemesi yapmaktadır. Bahsedilen sadece bir ağaç, tek bir ağaç. Ağaç denilince Paul Cezenne’yi anmadan olmaz. Ağaçların muhteşem resimlerini yapan bu ressam için bir hayranı, “ağaçları görmeyi onun resimlerinden öğrendim” der. T. Terzani, hayatını anlattığı “Atlı Karıncada Bir Tur Daha”da, Himalayaların eteklerinde bir kulübede yalnız başına oturup gece sabaha kadar bir mumun alevine yoğunlaşan Hintli gurudan bahseder. Bunlara bir de yazma ile düşünce arasındaki bağa ilişkin “yazma tekniği”nin oynadığı rolü ekleyelim. W. Ong bunu “Sözlü ve Yazılı Kültürler”de derinlemesine ele alır. Bizim burada vereceğimiz örnek ise Dostoyevski’den. Bu büyük romancı eserlerini divit ve hokka ile yazıyordu. Düşünün, her kelime için dividi hokkaya batırması gereken bir yazarın bu eylemi, her kelimedeki bu fasılası, yazma sürecine nasıl bir yoğunlaşma etkisi yapar. PC çağında ise geçtim tuşların üzerinde koşturan parmakları, teknik alt yapı olarak “kes yapıştır”a imkân veren bir kompozisyon, yazma ve nihayet kavrama zemini ne kadar farklı bir mecrayı insanoğlunun muhakemesine sunmaktadır. Belli ki bir “şeye” odaklanma “her şeye” karşı bir iç görü geliştirmektedir. Mutasavvıflar, dün ve yarınla meşgul olmak yerine güne ve ana odaklanmaya çağırır insanı. İslam, insanı bilmeye çağırır, bilmeyi yüceltir. Bu mecrada her büyük anlatının söyleyeceği çok sözü, zengin bir müktesebatı var.

Evet, filozof “şeyleri gösteren”dir. Göstermek için görmek, bazen tek bir ağacın dahi söyleyebileceklerine odaklanan bir göz, akıl, tefekkür, dikkat, ihtimam ve saygı üzerinden konuşmak gerekir. Harari’nin yazım tekniği okuyucuya göstermekten çok, onu ayartmak, büyülemek ve baştan çıkartmak ile ilgili sanki. Modern zamanların reklamcılığı denildiğinde satışı yapılan nesneyi değil, alıcının hikâyesini kışkırtıcı bir şekilde anlatımı akla gelir. Acaba, Harari etrafındaki tüm yapı düşünüldüğünde, merkezi nesne kitaplarının da böyle bir anlamı olabilir mi?

Yine de Harari’ye teşekkür etmek gerekir. Sorunları, birçok açıdan eleştiriye açık haliyle de olsa ele alıyor, bize bir dünya sureti çiziyor. Bu tür çabaların azaldığı bir zamanda mühim bir yaklaşım. İnsanların böylesi çözümlemelere duyduğu susuzluk ne kadar güçlü olmalı ki, en ufak bir seraba bile koşmaya ne kadar hazırlar. Bir ayağı yerelde olan her insan bu modern çağda aynı zamanda pergelin dünyayı dolaşan diğer ayağı. O yüzden bu bakış açısına ihtiyaç var. Şimdi, daha iyi bir perspektif sunma iddiasında olanların pergelin her iki ayağı için de, ancak özellikle küresel hal için kolları sıvaması gerekiyor. Küreselleşmenin bu kadar retoriğe girdiği bir zamanda küresel bakışa ilişkin klişelerin ötesine geçecek her çaba çok kıymetli ve bu uğurda verilecek her emeğe şimdiden selamlar.

Yazının devamı...

Harari için mütevazı bir hatırlatma (2)

23 Şubat 2019

“... Savaşlarda en çok ölümler ilerlemenin en fazla olduğu modern zamanlarda gerçekleşti. Bugün de bölgesel savaşlarda yine on binlerce insan hayatını kaybetmeye devam ediyor. Dinlerle değil ama bilim ve teknikteki ilerleme ile savaşlar ve ölümler arasında bir bağ kurmak için daha fazla nedenlerimiz var...”

Bilim ve teknik gelişmelerin geleneksel dinlerin işini bitirdiği tezi yeni olmadığı gibi bunu ateşli bir şekilde dile getiren ilk kişi de Harari değil. 19. Yüzyıl bilime duyulan inancın zirve yaptığı, tüm sorunların ve bilinmezlerin bilim marifetiyle çözülüp açıklanacağı, dolayısıyla sır, gizem, Tanrı, din konularının da artık tarihe karışacağı tezini çok daha ateşli şekilde savunan pozitivist kalemler, buna kuvvetle inanan çok sayıda insan vardı. Aynı zaman diliminde Sosyal Darvinistlerin (tabiat güçlünün zayıfı yenmesiyle mükemmele gidiyorsa aynısı topum için olmalı), Öjenistlerin (genetik bilimi marifetiyle ırkların ıslahı) bilimsel görüşlerin ortaya çıktığını unutmayalım. Nietzsche, Harari’nin utangaç biçimde söylediğini bir yüzyıldan daha fazla zaman önce açıkça haykırmıştı: “Tanrı öldü.” (Elbette Harari bir Nietsche değil.) Öte yandan August Comte sosyolojinin teşekkülünde büyük emeği olan bu bilim adamı, sonunda bu bilimden bir din çıkartmaya çalışmıştı. Fakat gelişmeler bilimsel ilerlemenin yeni bir imana dönüşmesine mani oldu. İki dünya savaşı ise bilim ve teknik konularına farklı bir şüpheci bakış kazandırdı.

Öte yandan insanın “geleneksel dinlerin iki kalesi tarım ve sağlık alanında hiç de iyi olmadıkları” tezini bu kadar kendine güvenle söyleyebilmesi ancak klişe bir bakış açısına sahip olmasıyla mümkündür. Sanki bilimsel gelişmeler dediği alan her zaman “günümüzün” parlak dehasıyla damgalanmış bir mecra içinde idi fakat insan denen gafil varlık yüzünü dine ve onun “illiyet bağlarından yoksun” çözüm yollarına çevirdi. Daha bir asır önce psikiyatri hastalarını soğuk suya batırarak, sopa ile döverek “akıllandırmak” bilimsel bir yöntemdi. M. Foucault, “Deliliğin Tarihi”nde tıbbi bilimsel yöntemler hakkında hayli açıklayıcı örnekler sunar değerlendirmeler yapar. Thomas Kuhn ise Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda, “episteme ve paradigma” üzerinden ve arkasındaki iktidar ilişkileri ile birlikte bilimsel düşüncenin gelişmesini veciz bir şekilde ortaya koyar.

Alanda çok sayıda kıymetli eser olduğunu ve bunların varlığının kestirme hükümlere izin vermeyeceğini bilmek gerekir. Öte yandan birçok tıbbi tedavi hasta kadar onun tabi olduğu sosyal ilişkiler ağı ve oradaki tayin edici normlar sistemiyle derinden bağlantılıdır. Kabiledeki “ruhu şeytan tarafından ele geçirilmiş” hastanın tedavisine koşan büyücü, şaman, bireyin sisteme tabi içsel süreçlerini olumlu yönde harekete geçirmeye yönelik bir işlevi yerine getirir. Rollo May, “Yaratma Cesareti”nin girişinde buna atıf yapar. Aynı yöntemin “modern bireyin” içine işlemeyeceği hususunda herhalde hepimiz teminat verebiliriz. Fizik ile metafizik düzeyin birbirinden ayrılması diyeceğimiz süreci üç yüz yıldan geriye götüremezsiniz. Kaldı ki bugün dahi iç içe geçişler vardır. Temel üretim tekniğinin tarım olduğu zamanlarda “kutsal ya da mistik olanın” tarıma ilişkin aynı zamanda “yegâne” bilme biçimi olduğunu atlamamak gerek. Dinler aslında tekniğe ilişkin ayrıntılı bir planlama yapmazlar, fakat insanların dinleri bilme biçimi gri alanda bu tür yorumlara imkân verir. Harari insanın kutsalla ilişkisini çok kabataslak ve eskiz düzeyinde görmektedir.

‘Hata, insanı atlamaları’

Burada din konusunu tartışacak değilim. Fakat üstat dahil bu mecrada yer alanların düştüğü temel bir hata, dini analiz ederken insanı atlamaları. Oysa dinden bahsediyorsak, aslında bahsettiğimiz aynı zamanda insandır. Kabaca söylersek insan, iyilik ve kötülük arasında dramatik bir varlık olarak insan ve hayatına en derin manayı kazandıran da tam bu nitelik. Din ise bu sahih insana tekabül eden anlam dizgesi. İster ilahi olduğuna inanın ister dünyevi olduğunda ısrar edin, netice değişmez: Din ve insan birbirini tamamlar. Dinler insanları melek yapma iddiasında değildirler, kötülüğün, zalimliğin önüne geçmek güzel ahlakı yaygınlaştırmak isterler. Ama bunu sıfır hata ile gerçekleştirmeyi hiçbir din vaat edemez çünkü böyle bir durum hayatın olağan akışına, insanın sorumluluğuna hayata hayatiyetini veren dramatik duruma uymaz. (Din sanki gereksiz yere bir alanı tuttuğu için kötülükler oluyor ve tüm bunlara mani olacak bir başka “şey” her ne ise- bu yüzden bir türlü insanlık ile buluşamıyor duygusunu ruh gibi ikide bir çağırmanın gereği yok.) Savaşların, katliamların nedeni insandır, çağlar, şartlar, saflar, kimlikler, anlamlar değişir ancak gerilim, şiddet, savaş değişmez. Savaşlarda en çok ölümler ilerlemenin en fazla olduğu modern zamanlarda gerçekleşti. Bugün de bölgesel savaşlarda yine on binlerce insan hayatını kaybetmeye devam ediyor. Dinlerle değil ama bilim ve teknikteki ilerleme ile savaşlar ve ölümler arasında bir bağ kurmak için daha fazla nedenlerimiz var.

Ne yapabiliriz? Belki en iyi ihtimalle şiddeti ve savaşı rehabilite etme yolları üzerine çalışabiliriz. Konu derin. Elbette Harari’den Dürkheim’in “Dini Hayatın İlkel Biçimleri” tarzında bir çalışma beklemiyoruz. Ancak bunca asır insanlığa eşlik etmiş, nice çağdan, devirden, episteme ve paradigma değişikliklerinden geçerek zamanımıza gelmiş, aynı zamanda geleceğe yürüyen bu dinlere, onun insan hayatında oynadığı role, insanların dinle olan ilişkilerine, daha saygılı ve ihtimamlı, bir parça da mütevazı bir bakış gerekmez mi? İlla inanıyor olmak gerekmez. Sonuçta inanmamanın da bilme kategorisi olarak bir “iman” konusu olduğu hususunu ıskalayıp elindeki bilimsel mühimmatın yeterliliği hususunda bu kadar kendinden eminlik biraz fazla olsa gerektir.

Burada bir örneği zikretmekte fayda var. P. Feyerabend üniversitede bir grup hocanın astrolojinin yaygınlaşması karşısında bilimsel bir duruş sergilemek için yıldızlarla insanların kaderleri arasındaki bağların saçmalığı, illiyet bağının yokluğu üzerine bir metin kaleme alıp kendisinden imzalamasını istediklerinde, Feyeraband’ın hayır dediğini hatırladım. Gerekçe olarak, bu tuhaf ve muazzam ölçekte şaşırtıcı hallerle dolu dünyamızda bilimin sınırlı imkânlar içerisinde ulaştığı verilerin böylesi bir kesinlik için yeterli olmadığı düşüncesini ileri sürmüştü. Feyerabend abartılı bir örnek olabilir ama dünyanın şaşırtıcılığı ve bilimin sınırlılığı, elimizdeki imkânlarla aydınlattığımız alana yönelik sürekli septik bir muhakemenin bizlere eşlik ettiğini unutmamak gerekiyor.

Yazının devamı...

Harari için mütevazı bir hatırlatma

22 Şubat 2019

“Harari için günümüzün popüler filozofu demek kanımca yanlış olmaz. Bununla kastettiğim, “çok okuyucuya ulaşma, dolayısıyla popüler bir dil ile metnini ve mantığını kurma” günümüzün yayıncılık hayatı için artık “elzem” kabul edilen “halkla ilişkiler”e yaslanmadır...”

Harari’nin 21. yüzyıl için 21 ders kitabını bitirdiğimde, bir kez daha bir kitaba varlık kazandıran dış nedenler ile konusunu anlatma biçimi ve içeriğini oluşturma şartları arasındaki derin bağ üzerine düşündüm. Bu önemli. Okuyucu kitabı eline alır ve yazı kültürünün olağanlaşmış akışı içinde “giriş, gelişme ve sonuç” esaslı mantığı ile baştan sona okur. Fakat yazar zihninde konuyu oluştururken hangi saiklerin etkisi altındadır, bu onun yazma biçimine ve içeriğe nasıl nüfuz eder, neler değişir ve dönüşür, sıralama ve bütünlük nasıl oluşur? Bunlar önemlidir, eğer yazar bu konulara ilişkin bazı ipuçları sunmuş ise bu verileri de kullanarak bazı değerlendirmeler yapmak mümkün hale gelir.

Harari için günümüzün popüler filozofu demek kanımca yanlış olmaz. Bununla kastettiğim, “çok okuyucuya ulaşma, dolayısıyla popüler bir dil ile metnini ve mantığını kurma” günümüzün yayıncılık hayatı için artık “elzem” kabul edilen “halkla ilişkiler”e yaslanmadır. Yani kendisinin de ifade ettiği gibi “muhteşem bir tanıtım kampanyasına” sahip olma, yayıncıların yönlendirmelerine açık olma” ki bunun anlamı içeriğe filozofik katkılar değil ama tahminen yine içeriğe işin satış yönüne dair pırıltılı fikirler sunmaktır.

Öte yandan yazma sürecine bir hayli malzeme temin ederek katkı sağlayan asistanların varlığı ilgi çekicidir; bir yazar elbette yardım ve destek alabilir, fakat çeşitli konuların incelenip, özet notlar çıkartılarak bunların metnin uygun yerlerine monte edildiği intibaını doğuran bir yazım mimarisindeki böyle bir yardım anlam bütünlüğü bakımından sorunlar doğurmaz mı? Nihayet, Google’da üst sıralarda yer alabilecek bir isimlendirmeye açık bir zihnin ilgisi -ki bu sanırım sadece isim ile sınırlı değildir, metnin içinde de böylesi bir zihin dikkatinin işçiliği, yazım düzeni, fikirleri kompoze etme tarzı eksik olamaz,- hususlarıdır.

Popülerliği, asistanların yardımlarını, tanıtım kampanyalarını, Google meselesini hor görüyor değilim. İtalyan siyaset bilimci Pareto’nun eserleri fazla satarsa yazdıklarına kuşku ile bakan bakış açısını da ima ediyor değilim. Ancak “modern” yayıncılığın kaçınılmaz olarak içeriğe de nüfuz eden bu yaklaşımı ile insanlığı o uzun tarihine yönelmenin, onunla ilgili kimi hükümlerde bulunmanın kendi içinde bir hayli sorunlar barındırabileceğini, tabir caizse yayıncılık esaslı “zamanın ruhu” için geçmişi bir garnitüre çevirme tehlikesi taşıdığını söylemek istiyorum.

İşin ilginç yanı, yazım tekniği ve yazma şeklinin ima ettiği düşünme ve muhakeme etme biçimi, eğer biraz abartarak ifade etmek gerekirse “kes, yapıştır” tarzı analiz yöntemi üzerine giden yazar son anlatısında bizi derinden şaşkınlığa sürükler. Çünkü tamamen bu yaklaşımı ve anlatım biçimi ile taban tabana zıt bir “hal”den, dünyaya ve şüphesiz düşünen bilince bakarken esas alınması gereken neredeyse tam aksi istikametteki bir yaklaşımdan söz etmektedir: Meditasyondan. Onun da aslında bir alt kolu, zen Budist anlayışa uzanan kişinin yaptığı işin içinde olmasını, bilinç ile bedenin bütünlüğü hususunda bir meditasyon tekniğini, okuyucusunun önüne uzatmaktadır.

Nefes alıp verme

Harari nefes alıp verme meditasyonunda zihin ile nefes arasındaki ilişkiye zihnin odaklanmasını dile getiriyor ve tabir caizse en yalın gerçeklikle ilişkimiz konusunda bile zihnimizin nasıl sınıfta kalmaya hazır olduğunu fark etmenin şaşkınlığından söz ediyor. Çok güzel. “Şey”leri düzene sokan zihne ilişkin bu “şaşkınca fark edişten” sonra üstada sormazlar mı, sen bu kitap yazma serüvenini tam da anlattığın biçimde sonu meditasyona gelecek şekilde mi yaptın, yoksa hayatında meditasyon vardı ve buna rağmen böyle bir kitap mı yazdın?

Yazının devamı...

Altıncı yılında Kamu Denetçiliği Kurumu

8 Şubat 2019

Kamu Denetçiliği Kurumu (KDK) Avrupa Birliği (AB) müktesabatının gayri resmi kriterler içinde yer alması sebebiyle Anayasa’nın 74 üncü maddesi ile anayasal bir kurum olarak 6328 sayılı Kanun ile kurulmuş 2013 yılı Mart ayında faaliyete geçmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Kamu Başdenetçisi (Baş Ombudsman) olarak TBMM Genel Kurulu’nca seçilmemde destek ve teveccühlerine mazhar olduğum Sayın Cumhurbaşkanıma en derin şükranlarımı sunuyorum. Hâkim kimliğimin yanında çocuklarıma miras bırakacağım Baş Ombudsmanlıkla da ödüllendirdi. Ombudsmanlığın tarihçesi konusunda ayrıntıya girmeden bazı tespitlerde bulunmak istiyorum.

İlk Ombudsmanlık İsveç ülkesinde 300 yılı aşkın süre önce faaliyete geçmiştir. Kesin olan bir durum var ise, o da Ruslara yenilen ve 5 yıl ülkemizde halen Moldova Devleti sınırları içinde kalan Bender kalesi ile Edirne ilimizde şu an Lalapaşa ilçesi hudutlarında bulunan Timurtaşpaşa Konağı’nda tüm masrafları Hazine’den karşılanan İsveç Kralı XII. Charles (Masraflar Hazine’den karşılandığı için Demirbaş Şarl olarak da anılır ) bu süre içinde Osmanlı İmparatorluğu’nu gezerek idari ve adli yapısını inceleyip kendine “emin adam”, “naip” yani Ombudsman atayarak kurumun temellerini atmıştı. 2013 yılının başlarında, İsveç Ombudsmanlık Kurumu, Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla bize başvurarak 300 üncü yıl kuruluşlarını Ombudsmanlığın vatanı Türkiye’de ve Edirne ilimizde kutlamayı önermiş, bende bundan memnuniyet duyacağımı yine Dışişleri aracılığıyla bildirmiştim. Maalesef 2013 Mayıs ayı son günleri ile haziran ortalarına kadar süren Taksim/Gezi olayları (demokratik ve meşru hükümete karşı organize sokak eylemleriyle devirmeye teşebbüs) nedeniyle olmayan güvenlik sorunu öne sürülerek gelmekten vazgeçmişlerdi. Dönemin sempatik Türkiye’yi seven büyükelçisi, bu defa 300. yıl kutlamasını İsveç Büyükelçiliği’nde sempozyum’la kutlamayı önermiş ve bu kutlama gerçekleştirilmişti. Büyükelçi’de Kral XII. Şarl’ın Ombudsman atamasıyla ilgili 1713 yılında ülkesine yazdığı orijinal mektubun benzerini Kurumumuza hediye etmişti. Bu bilgilerin Kurum arşivinde olması gerekir. (1)

Sıfırdan bir kurumun kurulup faaliyete nasıl geçtiğini bunu yapanlar çok daha iyi bilir ve takdir eder. Görev yaptığım 4 yıllık süre içerisinde bu kurum kısa sürede başta Avrupa Birliği, İslam Ülkeleri, Asya ve Afrika Ombudsmanları olmak üzere imkân ölçüsünde iş birliğine gidilmiş ve ülkemize ve kurumumuza saygınlık kazandırılmıştır. AB ilerleme raporları, İspanya-Fransa konsorsiyum (twining) yabancı ülkelere yapılan çalışma seyahat ve raporları (bunlar kitaplaştırılmıştır), TBMM’ye her yıl sunulan yıllık raporlar ve komisyon raporları vb. sabittir. Kurumun bu seviyeye gelmesinde Kamu Denetçileri arkadaşlarım ve uzmanlarımızın fedakarlıkla çalışmaları etkili olmuştur. Bunu her zaman ifade etmişimdir. En büyük pay onlarındır. Tanınırlığımız, tavsiyelerin uyum oranı vb. konularında şüphesiz eksiğimiz, yetersizliklerimiz olmuştur. Mahkeme ilamlarının dahi dönem dönem uygulanmadığı, hesap verilebilirliğe yabancı, şeffaflıkta yeterli ve yine hak arama kültürü yaygın olmayan bir idare ve bürokrasinin olduğu ülkemizde yeni bir kurumun tavsiye niteliğindeki kararlarına uyumu kolay olmayacaktır. Bu kemikleşmiş yapının direncini hukuk adına kırmanın ne kadar zor olduğunu kamuoyu takdir edecektir. Buna rağmen hatırladığım kadarıyla tavsiye uyum oranını ekip olarak (2016 yıllık raporumuzda yazılı olduğu üzere) % 55 seviyesine getirdik. Görevi devralan Başdenetçi ve Kamu Denetçilerinin, tavsiye kararlarına idarenin uyma oranını %70’lere çıkardığını 2018 Yıllık Rapordan öğreniyor ve tebrik ediyorum.

(1) Bu konuda geniş, özgün ve sağlıklı bir kaynak için bkz. Burak Coşkun ve Hamza Günaydın ,”Ombudsmanlığın Kökeni Meselesi Bağlamında Türk-İslam Devlet Geleneğinde Şikayet Hakkının Kurumsal Tekamülü”, Hakemli “Ombudsman Akademik Dergisi “2015 yılı,2.s.3.sh.10-60)

YARIN: Ombudsmanlık’ta yapılması gerekenler.

Yazının devamı...

YANLIŞI ARARKEN DOĞRUYU ISKALAMAK (2)

3 Şubat 2019

3. Bir diğer konu; Başkan’ın ”ÇEVRE”sinin suçlanması

Bu suçlamalarda bulunanlar direkt Başkan’a söyleyemediklerini, hatta husumetlerini çevre üzerinden yapmaktadırlar. Çevre dedikleri, Başkan’ın inandığı, güvendiği, liyakatli, öngörülü, sorun çözücü “ADANMIŞ” insanlar. Başkan kendisi aleyhine bilerek tasarrufta bulunur mu? Başkan’ın yaptığı “Lider” olmanın sonucudur. Şöyle ki; “Gerçekte liderin rolü, sorumluluk almaktan çok sorumluluk yaratmaktır. Liderler, kendi davranışlarından sorumlu olan ve bağımsız davranabilen astlar oluşturmak zorundadır. Yetki devrinin gerçek özü budur. (2)

Çevresindekilerin hata ve yanlışları olabilir, bunu genelleştirmek ne derece doğrudur? Başarısızlık halinde uzun işleme gerek olmadan sistemin gereği Başkan yasal olarak anında görevden alır. Bu bilinen bir gerçektir. “Başkan bildiğini yapıyor”, “etrafı onu yanıltıyor”,” istişare etmiyor” vb. suçlamalar sadece medya değil, dost meclislerinde, arkadaş gruplarında konuşulan rutin suçlamalar oldu. Burada güdülen amaç son sözde açıklanmıştır.

4. Sesimizi Başkan’a duyuramıyoruz!

Başkan’ın halkın içinden gelmesi, hasbi, dobra olması , halkla her an iç içe olması, her şikayeti ve sıkıntısı olanın Başkan’a ulaşmasını gerekli kılmadığı gibi, bu mümkün de değildir. Devlet denen büyük aygıt, kurum ve kuruluşları, bürokratları ile neden var? Sıkıntıları, şikayetleri ve sorunları çözmek için değil mi? Yasal ve yazılı olarak ilgili makamlara iletilen her talep TC’de işleme tabi tutulur. 50 yıllık devlet tecrübeme göre söylüyorum. Er veya geç bir işlem yapılır ve ilgiliye dönülür. Dönülmezse yasa açık. Bilgi edinme kanunu vb. bunu zorunlu kılıyor. Dolayısıyla ulaşılamıyor, çevre engelliyor suçlaması gerçekçi olmadığı gibi, çok da iyi niyetli bir iddia olarak gözükmüyor.

5. FETÖ ile mücadele ve mağduriyet iddiası

Mağduriyet, adli hata her zaman ve her dönemde olabilir. Bu iddianın genelleştirilmesi, yasal surette belgelendirilmeden çok büyük boyutlarda olduğunun yazılıp konuşulması tipik FETÖ mensuplarının ve FETÖ sevicilerin dezenformasyonudur. Türkiye bir hukuk devleti ise ki öyledir, bunun devlet ve yargıdaki mekanizmaları bellidir. Bu şikâyetlerin her biriyle Başkan mı uğraşacak? Peki bu iddiaları Başkan’ın bilmemesi mümkün mü ? Nitekim bu iddialarla gelenlere bizzat kendisi yargı yolunu göstermektedir. Bunun takip etme yükümlülüğü mağduriyet iddiasında bulunanlarda ve vatandaşlardadır. Hak arama hürriyetini aktif kullanmak ve yılmamak şarttır. Geç dahi olsa adalet eninde sonunda tecelli eder.

6. FETÖ/PDY ile mücadele edenlere sahip çıkılmıyor, farklı mağduriyetler oluyor

Yazının devamı...

YANLIŞI ARARKEN DOĞRUYU ISKALAMAK (1)

2 Şubat 2019

Bilindiği gibi ülkemiz Ortadoğu coğrafyasının merkezinde bulunmaktır.

Kadim zamanlardan beri bu bölge, her zaman hareketli ve sorunlu bir coğrafya olmuştur. Ortadoğu tarih boyu birçok medeniyetin kurulduğu, yıkıldığı, yok olduğu ,yeryüzünün en önemli durak ve medeniyet merkezi, insanlığın doğduğu ve dünyaya yayıldığı paylaşılamayan bir bölge olmuştur.

Bunun sonucu olarak anılan coğrafyada cesur, ilkeli, sevilen ve kendini ülkesine adayan devlet adamlarının işi çok zor olduğu gibi, vatansever gözüküp uluslararası aktörlerin yanında ihanet içinde olanlarla mücadele etmesi de oldukça güçtür.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir asra yakın süre parlementer sistemle -buna yarı parlementer sistem diyenler de var - yönetilmekte iken 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan halk oylaması ile “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine”(Başkanlık) geçmiştir. Bu köklü ve devrim niteliğindeki siyasal değişim halkın yarısından çoğunun anayasa değişikliğine onay vermesiyle gerçekleşmiştir. Tamamen halka dayanan bu değişim, demokratik meşruiyeti de tartışmasız ortaya koymuştur. İşte bu köklü değişimin istikrara kavuşmasının belli bir süreyi alacağı kuşkusuzdur. Bu sistemin Önder’i (1) ve ekibi çok kısa süre içerisinde bu geçişi en az sorunlu bir şekilde sağlamaya çalışmış ve bize göre başarılı da olmuştur. Uzun yıllar (50 yıl) kamuda görev yapmış bir hukukçu olarak bunun zorluğunu bilirim. Bırakın sistemsel değişimi bazı radikal kanunların uygulanmasının bile sorun oluşturduğu bu toplumda, meşruiyet çerçevesinde siyasal değişim hiç de kolay değildir. Bu başarıyı inkâr etmek makul, mantıklı ve samimi insan topluluklarının yapacağı bir durum değildir.

Şüphesiz bu dönem içerisinde Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi oluşumu gereği, Bakanlıklar ile kurum ve kuruluşlar arasında uyum ve organizasyon sıkıntıları yaşanacaktır. Bu son derece doğaldır. Sistemin radikalliği, seri ve çabuk karar alınması önce kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanabilir. “Tek adam” söylemleri olabilir, olmaktadır da. Ancak milletin çoğunluğu devletin hantallıktan, kısır çekişmelerden uzak yönetilebileceğini, halkın çıkarlarına acil çözüm getirildiğini görüyor ve dillendiriyor. Başkan’ın tüm sorumluluğu üzerine aldığı sistem kısaca zaten budur.

Sistemde öne çıkan eleştiri ve iddialar

1.Yürütme ve yargı ihlalleri

Siyasal iktidarı destekleyen, aynı dünya görüşüne sahip aydınlar ve medya mensupları dâhil değişik siyasi ve ideolojik görüş çevrelerince yukarıda tespite çalışılan gerçekler ve ülke yapısı göz ardı edilerek, yürütme organı ve yargı ağırlıklı eleştiriler yapılmaktadır. Şüphesiz demokratik hukuk devletinde insanlar kanunen yasaklanmayan her konuda özgürce fikirlerini söyleyecekler ve yorumlayacaklardır. Bir anlamda sorunların giderilmesi, hukukun üstünlüğünün ve özgürlüklerin bulunduğu demokratik yönetimlerle mümkündür. 07/02/2012 Mit olayı, Mayıs-Haziran/2013 Demokratik hükümete karşı Taksim/Gezi kalkışma organizasyonu, 17-25/Aralık/2013 sözde yargı erki ile meşru hükümeti devirmeye teşebbüs, 16/Temmuz/2016 Fethullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ/PYD) darbeye teşebbüsü, Ağustos/2018” ekonomik terör” saldırısı vb. her “Başkan”ın ve yönetiminin baş edemeyeceği eylemler sonucu spesifik hukuk ve insan hakları ihlalleri, yanlış ve hatalı verilen kararlar vb. olmuştur, olacaktır. O günlerde ülke yangın yeriydi ve öncelikle bu yangının kontrol altına alınması ve söndürülmesi zorunluydu. “Su-i misal emsal alınamaz” bu kuşkusuz ama, bu iddia edilen ihlaller ve hatalar yalnız ülkemizde olmuyor, demokratik kabul edilen diğer ülkelerde de (AB, ABD vb.) fazlasıyla olmaktadır. Buradan hareketle ülkemizi, meşru yöneticilerini dışarıya şikâyet etme, jurnalleme kabul edilebilecek bir davranış değildir. Batılı demokratik ülkelerde olduğu üzere idareye başvuru yanında, yargı organları aracılığıyla (İstinaf, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, AYM, İHAM), varlığına inanılan tüm ihlaller, tazminat dahil giderilebilir, giderilmektedir de.

Yazının devamı...

AKLIN YOLU ADANA MUTABAKATI (2)

27 Ocak 2019

Adana Mutabakatı iki ülke arasında o tarihe kadar hiç bir zaman normal gitmeyen ilişkileri adeta mucizevi bir şekilde onarmıştı. Ankara’da o günlerde yaygın olan ‘acaba Esat bu anlaşmaya sadık kalacak mı, yoksa bize karşı zaman mı kazanmaya çalışıyor?’ endişesi kısa bir süre içinde dağılmıştı; çünkü Suriye anlaşmanın gerek lafzına gerekse ruhuna uygun hareket etmekteydi. Hafız Esat’ın ölümüne kadar (2000) Türkiye ile Suriye arasında içi doldurulmayı bekleyen bir barış ortamı oluşturulmuştu.

AK Parti’nin iktidarı fiilen ele almasına (2003 başları) kadar geçecek toplam beş yıllık sürede Türkiye-Suriye ilişkilerinin hızla düzelmeye ve elde edilen barışın içinin ticari ilişkiler ve insan hareketliliği ile doldurulmaya başlandığı gözlemlenecekti. İlişkiler o denli hızlı ilerlemişti ki, Hafız Esat’ın cenaze törenine Türkiye’nin Cumhurbaşkanı (Ahmet Necdet Sezer) düzeyinde katılımının ABD’yi rahatsız etmiş olduğu anlaşıldı; ama Türkiye doğru olanı yaptı ve ilişkileri geliştirmeye devam etti. Doğrusu Suriye hükümeti de bu konuda gayet kararlı görünüyordu

İlişkiler iyi gidiyordu

AK Parti iktidara geldiğinde gayet iyi ilerleyen bir Türkiye-Suriye ilişkilerini devralmıştı. İki yıl hafız Esat zamanında ete kemiğe bürünen iyi ilişkiler (teröre karşı işbirliği, kitlesel gidiş-gelişlerin başlaması vs) üç yıl boyunca da Beşar Esat zamanında gelişmiş ve derinleşmişti. Doğrusu AK Parti bu ilişkilere oldukça büyük katkılar yapacaktı. 2003 yılından savaşın başladığı 2011 yılına kadar geçen sekiz yılda Ankara-Şam ilişkileri iki dost ülkeden adeta iki bölgesel müttefik devlet ilişkisine dönüşecekti.

İlişkilerin bir ayağında artan ticaret, çok sayıda insanın karşılıklı olarak yaptıkları ziyaretler, turizm, ortak yatırımlar ve geniş çaplı işbirliği projeleri, diğer ayağında ise bölgesel konularda birbirine yakın pozisyonlarda duran iki ülke olacaktı. Öyle ki, Wikileaks belgelerinden, ABD’nin bu yakın ilişkilerden rahatsız olduğunu; bunu bir çok kere dile getirdiğini; Türkiye’nin de gayet profesyonelce davranıp ‘ama Suriye bize yakınlaştıkça Tahran’a ihtiyacı ve ilgisi azalıyor bunu neden görmek istemiyorsunuz’ şeklinde izahat verdiğini anlıyoruz.

Maalesef bu olumlu gidişat Arap Baharı olaylarının hızla Suriye’ye de genişleyeceği ve bu ülkedeki yönetimin kısa sürede devrileceği varsayımına dayanan bir politikanın sonucunda allak bullak oldu. Aradan geçen yıllarda Suriye’deki yönetimin zannedildiğinden çok daha geniş bir halk desteğine sahip olduğunu, savaşın kısa sürede sona ermeyeceğini ve sonuçta Suriye’nin bir kaç parçaya bölünebileceğini ve bu parçalarından birinin PYD devletçiğine dönüşmesinin kuvvetle muhtemel olduğu gerçeğiyle yüz yüze geldik

Şimdi ne yapmak lazım?

Doğru yolun adresinin Adana Mutabakatı olduğu açık. Suriye’deki PYD unsurlarına karşı yapılacak bir askeri harekât bile Adana Mutabakatı’nı genişleten 2010 tarihli Türkiye-Suriye anlaşması ile mümkün olabilir. Buna göre, Türkiye terör örgütlerine karşı Suriye topraklarına girebilir (Fırat Kalkanı ve Afrin Operasyonlarında olduğu gibi); ama bunun için Şam hükümeti ile koordinasyon kurması gerekir. Aksi takdirde Suriye Türkiye’nin topraklarını işgal ettiğini düşünerek protesto edecektir.

Yazının devamı...