‘Adaleti tecelli edin’ buyruğu ve ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ öğüdü, temel referans taşlarımız olmalı

Eklenme Tarihi05.09.2018 - 22:42-Güncellenme Tarihi05.09.2018 - 22:42

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Hukuk Devleti” olması gerektiği, 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde belirtilmiştir.

Bu gerekliliğin hayata geçirilmesinde tüm devlet erkleri (Yasama- Yürütme- Yargı) yetkilendirilmiş ve görevlendirilmiştir.

Nitekim “Yasa üstündür, yasa bağlayıcıdır” anlayışı da, hukuk devleti ilkesinin uzantılarından biridir.

Ancak bu anlayışta, devlet bireyden önce tutulmakta, devletin çıkarları, bireyin haklarından üstün görülmektedir.

Devlet lütfederse, birey hak ve özgürlüğünü kullanabilecektir anlayışı egemendir.

Comman Law sistemine dahil olan ülkelerde durum farklı olmasına rağmen “Yasa üstündür, yasa bağlayıcıdır” anlayışı Kıta Avrupası ülkelerinde daha da egemendir.

Yasa veya genel düzenleyici bir hukuki normla kendini bağlı gören hakim ve savcılar ile yüksek yargı organları mensupları tarafından yargılamalarında aradıkları temel unsur, “prosedürlere uygunluk” olmaktadır.

Gerek maddi hukuk, gerek usul hukuku açısından prosedürlere sıkı sıkıya bağlı yargılama yapmak, yasayı veya düzenleyici hukuki normu yorumlamaktan ziyade, olduğu gibi, şablon olarak alıp uygulayan bir sonuç oluşturmaktadır.

Bu tabloda görünen, hakkaniyete uygun bir yargılama yapılmasına veya adaletin tecelli etmesine öncelik verilmemekte, prosedürlerin, usuli kuralların yerine getirilmesini hedefleyen bir yargılama icra edilmektedir.

Hakkaniyet, bu nitelikteki bir yargılamada çok da aranılan bir gereklilik olmamaktadır.

Zira, 1900’lü yıllarda çıkarılmış olan bir yasa, 2018 yılındaki bir davada uygulandığında, 1900’lü yıllara geri dönülmekte, yasaya uygunluk aranırken, günümüz koşullarıyla, hakkaniyetle ve temel hak ve özgürlüklerle barışıklık, çok da aranılmamaktadır.

Oysa Deniz Avrupası Ülkeleri, “Hukukun Üstünlüğü (rule of law) İlkesi”ni hayata geçirmektedirler.

AİHM yargıçları da bu ilkeyi uygulamakta ve nitekim kararlarında sıkça zikretmektedirler.

Bireylerin hak ve özgürlüklerinin Devlet menfaatlerinden üstün tutulmasını önceleyen bu ilkenin yargılamaya dönük yanı ise “Case Law (vaka hukuku)”dur.

Yani somut olaylardan, emsal kararlardan hareketle uyuşmazlıkları çözme yargılamasıdır.

Hukuki öngörülebilirliğin temin edilmesi için, elbette, yasa veya genel düzenleyici normlar, yani hukuki mevzuat, olmalıdır.

Ancak bu normlar, yargı aktörlerince çerçeve, referans olarak alınmalı ve içi, dava konusu uyuşmazlığın çözümü için, hakkaniyet adına doldurularak, AİHS normlarına ve AİHM içtihatlarına uygun şekilde yorumlanmalıdır.

Günümüzle, davanın koşullarıyla, dosyadaki delillerle, bireyin hak ve özgürlüğüyle barışıklık oluşturulmak suretiyle, yorumlama yöntemi kullanılmalıdır.

Bu aşamada, ülkemizde de, hukukun üstünlüğü ilkesinin yansıması ve gereği olan hakkaniyete uygun yargılamaya geçiş zemininin oluşturulmasını önermekteyiz.

Birçok maddesi değiştirilmiş olan Anayasa’da, yine değişiklik yapılarak bu zemin var edilmelidir.

Nitekim bu konu ile ilgili olarak Dr. Zuhal Bereket Baş ile birlikte hazırladığımız ve Adalet Akademisi Dergisi (Y.6 S.21, Nisan 2015)’nde yayımlanmış olan “Yeni Anayasa’nın Yargı İle İlgili Temel Taşları Girdi ve Prosedür Odaklı Yargılama Yerine, Sonuç Odaklı ve Hakkaniyete Uygun Yargılamaya Geçiş Zemininin Oluşturulması” başlıklı çalışmada, Anayasa’nın değiştirilerek yeniden yazılması gereken madde metinleri önerilmiştir.

Zira, hukuk devleti ilkesinin yansıması olarak, dar ve yasaya bağlı uygulamalarla olgunlaşmış olan mevcut sistemimiz ile önermekte olduğumuz sistem arasında, bir zıtlaşma hali vardır ve bu bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.  

AİHM içtihatları ile yargılama usul ve sistemimiz arasında bir farklılık bulunduğu, net bir şekilde kendini göstermektedir.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, adı konulmamış, bir yargılama usulü zıtlaşması da aynı zamanda dikkatimizi çekmektedir.

Yıllardan beri var olagelen bu oluşum, önümüze karşıt sistemler uzlaşmazlığı olarak da çıkmaktadır.

Burada önemle üzerinde durduğumuz, bizim kendi sistemimiz ve anlayışımız ile yaptığımız yargılama sonrası verdiğimiz kararlar, bir şekilde AİHM’ e taşınabilmekte ve bizden farklı bir sistem, bizden ayrı bir anlayışla, yargılamaya tabi tutulmaktadır.

Bilinmektedir ki, hak veya özgürlüğü ihlal edilen birey ulusal yargıç önünde ihlalin giderilmesini elde edemediği takdirde, Devlet sınırını aşarak, uluslararası yargıca davasını tartıştırabilmektedir.

Dolayısıyla, AİHM yargılamasına tabi olduğumuz sürece, AİHM yargılaması ile barışık ve içtihatları ile uyumlu bir yargılama yapmamız gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.

AİHM yargılamasında, önemle üzerinde durulan ayrıntılar, bizim de önemsediğimiz hususlar olmalıdır.

Nitekim yargılamada hassasiyet olgusu, adalet duygusu, hakkaniyeti sağlama gibi, nitelik ve özellikler, ülkemiz insan genlerinde zaten bulunmaktadır.

“Adaleti tecelli edin” buyruğu ve “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” öğüdü, çok önceden beri bizde, var olagelen temel değerlerdir.

Yapılması gereken, sistematik olarak uzaklaştırıldığımız bu buyruk ve öğüdü, gündemimize almak ve sarılmaktır.

Hakkın teslimi, hakkın yerini bulması, adaletli olma, adil karar verme, hakkaniyete uygun davranma hususlarının, yasaya, prosedürlere sıkı sıkıya bağlı kalınarak gerçekleştirilebilecek yargılama anlayışı ile gerçekleşmeyeceği, artık anlaşılmalı, kavranmalıdır.

Dava yargılamasında, tüm iddialar ve savlar değerlendirilmeli, tüm belgeler dikkatle, titizlikle incelenmeli ve bunların incelenip değerlendirildiği, taraflara bir şekilde hissettirilmeli, gösterilmelidir.

Olması gereken bu tablo, ancak ve ancak ayrıntılı bir yargılama, ayrıntıları önemseyen ve inceleyip bulan ve ayrıntılarla sonuca varan yargılama anlayışıyla mümkün olacaktır.

Ancak bu yola girildiğinde, yukarıda belirttiğimiz buyruk ve öğüt ile barışık ve AİHM yargılaması ile uyumlu bir yargılama gerçekleştirilebiliyor olacağız ve ihlal sayımızın azalmasını sağlamakla kalmayıp, adil ve hakkaniyete uygun, tatmin edici sonuçlar üreteceğiz.

EtiketlerAİHMAnayasa