AKLIN YOLU ADANA MUTABAKATI (1)

AKLIN YOLU ADANA MUTABAKATI (1)Moskova zirvesinin ardından (23 Ocak 2019) basın toplantısında Putin’in Türkiye’nin güvenlik kaygılarının Adana Mutabakatı çerçevesinde ele alınabileceğini ifade etmesi ve bir gün sonra da Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Adana Mutabakatı’na vurgu yapan sözleri yeni bir başlangıca işaret ediyor olabilir.

Açıkça bir değişiklikten söz edilmese de iki ülke arasındaki ilişkilerin Adana Mutabakatı üzerine tekrardan inşası hem yeni bir başlangıç demektir hem de iki ülke açısından en akıllıca yol olur. Peki bu Mutabakat ne zaman, hangi şartlarda ve hangi olayların sonucunda imzalanmıştı?

İlişkiler toparlanamadı

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlığını elde eden Suriye ile Türkiye’nin ilişkileri hemen hemen hiç bir dönemde dostane değildi. Suriye’nin ‘İskenderun Livası’ diye adlandırdığı bizim Hatay vilayetimizle ilgili tezleri Şam hükümetinin Ankara ile sağlıklı ilişkiler kurmasına uzun yıllar mani oldu. Gerçi Türkiye’nin Ankara’nın Batı İttifakına yönelmesi Orta Doğu Arap dünyasının büyük bir kısmıyla ilişkilerini zaten gerginleştirmişti ama Suriye ile yaşanan gerginlikler daha keskin ve daha onarılmaz görünüyordu.

1957 Türkiye-Suriye krizinden bir yıl sonra Şam yönetimi o yıllarda bütün Arap dünyasının liderliğine oynayan ve Türkiye’yi Batı dünyasının uzak karakolu gibi gören Mısır lideri Nasır’ın kontrolüne girecek ve iki ülke ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni oluşturacaklardı. Türkiye’nin hiç de hoşuna gitmeyen bu birliktelik 1961 yılında dağılsa da Suriye ile ilişkiler toparlanamamış, 1964 sonrası diğer Arap ülkeleri ile ilişkilerde fevkalade olumlu gelişmeler sağlanırken 1970’den itibaren Hafız Esat’ın otoriter yönetimine giren Şam ile vaziyet daha da kötüleşmişti. Şam’ın bir yandan Hatay Sorunu’nu canlı tutmaya çalışması, diğer yandan Fırat’ın sularının paylaşımıyla ilgili konularda müzakere/uzlaşma yerine PKK’ya destek vererek Türkiye’ye karşı düşmanca tavır sergilemesi ve bu dönemde Suriye’nin Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’daki en önemli müttefiki haline dönüşmesi ikili ilişkileri onlarca yıl sürecek bir güvensizlik ve hatta düşmanlık dönemine soktu.

İki cepheli kuşatma

Şam’ın 1980’li yıllarda bir yandan PKK’ya aktif destek verirken öte yandan da Yunanistan ile Türkiye karşıtı bir blok oluşturmaya çalışması ikili ilişkileri bir kat daha kötüleştirecekti. Yunanistan ile Ege’de belirli aralıklarla krizler yaşayan Türkiye iki cepheli kuşatmaya alınıyor ve PKK da işin ‘buçuk’ tarafını tamamlıyordu. Yaklaşık on beş yıl devam eden bu kuşatma 1990’lı yılların ikinci yarısında Türkiye’nin PKK’yı alanda etkisiz kılmasıyla yeni bir evreye girdi. Lüksemburg Zirvesi (1997) ile Avrupa Birliği’nden uzaklaşmış olan Türkiye kaslarını kullanma konusunda kendisini daha rahat hissetmekteydi.

Suriye’nin en büyük tedarikçisi ve müttefiki Sovyetler Birliği’nin 1991 yılı sonunda resmen dağılması ve Yeltsin döneminde Rusya’nın bir çalkantıdan ötekine sürüklenmekte olması Suriye’yi askeri olarak zayıflatmıştı. Ayrıca Türkiye’nin özellikle Mısır üzerinde yaptığı diplomatik lobi sonuç vermiş ve Suriye’nin Arap Birliği’nden Türkiye aleyhine istediği her kararı çıkarmaması için girişimler başlatılmıştı. Daha da önemlisi Türkiye Kıbrıs Rumlarının S-300 siparişi vermeleriyle (resmi sipariş 1997 başları) İsrail ile ilişkilerini geliştirecek ve bu devletle bir dizi anlaşma imzalayacaktı. Kısacası 1998 yılına girildiğinde Suriye kendi aleyhine nasıl gelişmelerin yaşanacağından adeta habersiz biçimde bir yandan askeri anlamda etkisizleştirilen PKK’ya desteğini sürdürüyor öte yandan da Yunanistan ile görüşmelere/dayanışmaya devam ediyordu.

Hatay’ın Yayladağı kırsalında bir jandarma timine saldırı düzenleyen PKK’lı teröristlerin doğrudan Suriye sınırından içeri girerek kaçmaları bardağı taşıran son damla olmuştu. Kara Kuvvetleri komutanı Atilla Ateş Paşa’nın 16 Eylül 1998 günü menfur saldırının cereyan ettiği yerde bir basın toplantısı düzenleyerek doğrudan Şam yönetimini suçlaması, Genelkurmay’ın Ateş’in söylediklerinin kurumsal görüş olduğunu açıklaması ve Cumhurbaşkanı merhum Demirel’in bunun Türkiye’nin devlet politikası olduğunu söylemesiyle Adana Mutabakatı’na giden sürecin önü açılacaktı.

Mekik diplomasisi

Uluslararası ajansların acil koduyla haber geçmeye çalıştıkları o günlerde Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek önce Ankara’ya gelip Türkiye’yi dinledikten sonra Şam ile Ankara arasında mekik diplomasisine başlayacaktı. Türkiye’nin ne kadar kararlı olduğunu gören Mübarek’in Türkiye’nin savaş çıkaracak derecede krizi tırmandırmaya hazır olduğuna; hiç bir Arap ülkesinin Suriye’ye yardımda bulunamayacağına, İsrail’in de fırsattan istifade etmesinin kuvvetle muhtemel olduğuna Hafız Esat’ı ikna etmesi pek uzun sürmedi. Rusya’nın da yardım ve aracılığıyla Hafız Esat Suriye’si ile Türkiye arasında 1998 Ekim ayında Adana Mutabakatı imzalandı.

Bir şerden güzel bir hayır çıkmıştı; çünkü Adana Mutabakatı ile iki ülke, topraklarında birbirlerine karşı hiç bir terör örgütünü barındırmayacaklarını ve teröre karşı istihbarat paylaşımı da dahil olmak üzere ortak mücadele edeceklerini taahhüt ediyorlardı. Bu, Türkiye açısından Suriye’nin tek taraflı taahhüdü gibiydi; çünkü Türkiye Suriye’ye karşı bu tür faaliyet gösteren gruplarla kapsamlı bir işbirliği yürütmediği için Mutabakat Şam’ın PKK konusunda tek taraflı verdiği güvenceler gibiydi.

YARIN: İlişkiler mucizevi şekilde onarıldı