Eğitim Şûrası kararları ve ‘yeni Türkiye’

19. Eğitim Şurası kararları AKP’nin “yeni Türkiye”sini oluşturmaya yönelik kararlar. O nedenle “tarafsız ve partiler-üstü” Cumhurbaşkanı’mızın Şûra kararlarının arkasında durmasını, “İsteseler de istemeseler de Osmanlıca öğrenilecek ve öğretilecek” gibi demokratik bir dil kullanmasını yadırgamamak gerek!..

Rıza Türmen

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Rıza Türmen Kanada’da yüksek lisans eğitimi aldı. Türkiye’ye dönünce Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktorasını tamamladı ve Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli görevlerde bulundu. 1985’te Singapur’a atanarak Türkiye’nin en genç büyükelçilerinden biri oldu. 1995-1996 yıllarında da Bern Büyükelçisi ve 1996-1998 yılları arasında Avrupa Konseyi daimi temsilcisi olarak görev aldı. 1998’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığına seçildi ve 2008’e kadar bu görevde kaldı. 12 Haziran 2011 Seçimleri’nde CHP İzmir milletvekili seçildi.


19. Eğitim Şûrası tartışmaları yankıları uzun sürecek geniş kapsamlı kararlar aldı. Şûra kararları hükümet açısından tavsiye niteliğinde olmasına karşın, geçmiş deneyimler bu kararların çoğu kez yaşama geçirildiğini gösteriyor. Örneğin 4+4+4 diye bilinen yasa değişikliği 2010 yılındaki 18. Eğitim Şûrası’nda alınan karara dayanmakta. 19. Şûrada alınan kararların da AKP iktidarı tarafından uygulamaya sokulması beklenmeli.
19. Eğitim Şûrası kararları AKP’nin “yeni Türkiye”sini oluşturmaya yönelik kararlar. O nedenle “tarafsız ve partiler-üstü” Cumhurbaşkanımızın Şûra kararlarının arkasında durmasını, “İsteseler de istemeseler de Osmanlıca öğrenilecek ve öğretilecek” gibi demokratik bir dil kullanmasını yadırgamamak gerek!
19. Şûra’da alınan kararlara baktığımızda dinsel referanslı otoriter bir zihniyetin egemen olduğunu görüyoruz. Örneğin, AİHM okullarda okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu olmasının eğitim hakkını ihlal ettiğine karar vermesine ve ihlali ortadan kaldırmak için dersin zorunlu olmaktan çıkarılmasını öngörmesine karşın, Şûra’da dersin 1,2 ve 3 üncü sınıflarda da zorunlu olarak okutulması kabul edildi. Liselerde ise bu ders haftada 1 saatten 2 saate çıkarılacak. AİHM kararları bağlayıcı ve Türkiye’nin bu kararlara uyma taahhüdü var. Şûra kararlarını hükümetin benimsemesi durumunda Türkiye uluslararası yükümlülüklerini ve hukuk devleti ilkelerini hiçe sayarak AİHM’e meydan okuyor durumuna düşecek.
Bunun yanında anaokullarında “değerler eğitimi” verilecek. 36 - 72 aylık çocuklara “cennet ve cehennem” kavramları öğretilecek.
İlkokul 4 sınıf müfredatından İnsan Hakları dersi kaldırılacak. Felsefe ise zaten okutulmuyor. Din bilgilerini, felsefe ve insan haklarından ayırarak öğreten dünyadaki tek ülke Türkiye olacak.
Otelcilik meslek liseleri öğretim programından “alkollü” içki ve kokteyl hazırlama dersi kaldırılacak. Onun yerine “ayran hazırlama” dersi mi konacak diye merak ediyor insan.
Hafız olmak isteyen ortaokul öğrencilerine tanınan 1 yıl muafiyet hakkı 2 yıla çıkarılacak.
Osmanlıca uzun tartışmalardan sonra sadece Anadolu İmam Hatip Liselerinde zorunlu olarak kabul edildi.

Veliler kaygısında haklı
Bu kararları okuyan herhangi bir velinin çocuğunun eğitiminin kalitesi ve geleceği ile ilgili kaygı duymaması güç. Eğitim şûrası çocuğun yararını değil iktidarın politik çıkarını gözetiyor.
Bu kararlarla rejimin İslamcı-otoriter niteliği büsbütün belirgin bir nitelik kazandı. Anlaşılan o ki AKP’nin milliyetçilik, muhafazakarlık ve İslamcılık bileşimi üzerine yapılandırdığı hegemonya projesinde, İslamcılık ön plana çıkıyor. Nuray Mert’in de belirttiği gibi “iktidarın siyaset perspektifini artık muhafazakar demokratlık değil, İslamcılık düşüncesi belirliyor.” AKP bu hegemonyasını pekiştirerek sürdürmek için her türlü baskı ve ikna aracını kullanıyor. Bir yandan geniş halk kitlelerinin gündelik yaşam beklentilerini karşılayacak hayırseverlik ve hizmet siyasetlerine başvururken, öte yandan kendisini destekleyen kitleleri sağlam ideolojik bağlarla kendisine bağlıyor.

Neo-liberal politika
AKP’nin neo-liberal siyasetlerinden en çok mağdur olan köylülerin, yoksulların, iş güvencesi olmayan işçilerin AKP’e oy vermelerinin nedenini bu ideolojik bağlarda aramak gerekir.
AKP’nin hayırseverlik, yardımseverlik adı altında yaptığı yardımlar yoksulluk sorununu çözmüyor. Hatta konsolide ediyor. Yardımların bir de başka yüzü var. Yapılan o yardımlardaki malzemelerin alımı nedeniyle birtakım yandaş firmalar servetine servet ekliyor. Ama bütün bunlara karşın AKP’nin neo-liberal popülist yardım politikasının seçim sandığında bir karşılığı olduğu açık.
Öte yandan AKP hegemonyasını kabul etmeyen kesimlere her türlü baskı uygulanıyor. Baskının türü, olayın niteliğine göre değişiyor. Polisin kaba kuvvet kullanmasından, maliye müfettişlerinin gönderilmesine, yasalarla özgürlük alanlarının daraltılmasına, yargının bağımlı hale getirilmesine kadar geniş bir alan ve çeşitliliği kapsıyor.

Bütünleştirici ideoloji şart
Sonunda ortaya çıkan “yeni Türkiye” manzarası şu; tek bir elde toplanan iktidar gücü, demokrasiyi sandığa indirgeyerek otoriterliğe meşruiyet kazandırmak isteyen sakat bir anlayış, İslami bir ideolojiye oturtulmak istenen hegemonya. İktidarın eğitim politikası da bu “yeni Türkiye”ye uygun “yeni insan” yetiştirmeye yönelik. Eğitim politikası hegemonyanın kurucu unsuru, aynı zamanda “ötekiler” için baskı aracı.
Bu yeni Türkiye’de, Kürtlere, Alevilere, Ermenilere, Yahudilere, laik bir yaşam sürmek isteyenlere, inançlı muhafazakarlar demokratlara, sosyalistlere, kadınlara, LGBTİlere yer yok. Onlar ancak AKP hegemonyasını kabul ettikleri ölçüde kendilerine tahsis edilen dar alanlarda varlıklarını sürdürebilirler.
AKP hegemonyasını yıkmak kitlelerle AKP arasındaki bağın kırılmasına, kitlelerin “rızasına” son verilmesine bağlı. Bu amaçla, seçmenin karşısına bir yandan gündelik yaşamını etkileyecek somut ekonomik ağırlıklı programlarla çıkarken, öbür yandan bütün bu programların dayanağını oluşturan ve bir bütünlük kuran ideolojik bir yapı gerekli. Böyle bir ideoloji halkla bağlantı kurabilen, her kesimi kapsayan, insanlarda aidiyet duygusu uyandıran bir ideoloji olmalı. Bu ideoloji çoğulcu, katılımcı, çağdaş bir demokrasi anlayış eksenine oturmalı.
AKP’nin hegemonyasının dayandığı temeller sağlam değil. Demokratik meşruiyet açısından, ahlaksal açıdan, ekonomik açıdan, ya da kültür açısından AKP zayıf temeller üzerinde duruyor. AKP hegemonyasına karşı olanların bütün bu alanlarda çok daha üstün niteliklere sahip olduğu açık. O zaman yapılması gereken şey AKP hegemonyasına karşı direnen güçlerin, güçlerini birleştirmeleri ve ortak hareket edebilmelerini sağlayacak bir ittifakın oluşturulması. Meşruiyetini sadece sayısal çoğunluğa dayandıran bir iktidara karşı böyle bir ittifakın başarılı olmaması için neden yok.