Türkiye’de yükseköğretim alanında özellikle son on yılda çok hızlı bir büyümeye tanık olduk. Yükseköğretim kurum sayısında, yükseköğretimde okuyan öğrenci sayısında ve öğretim üyesi sayısında önemli artışlar sağlandı. 
Yükseköğretime olan ve giderek artan talep, bir taraftan yeni kurulan üniversiteler, diğer taraftan da mevcut üniversitelerde kontenjan artışları ile karşılanmaya çalışıldı. Bu artışlar, bir taraftan yükseköğretimde okullaşma oranına olumlu yansırken, diğer taraftan birtakım tartışmaları da beraberinde getirdi. Bunlardan en önemlisi kalite tartışmalarıdır.
Yükseköğretimdeki bu büyüme, yapısal olarak mevcut yükseköğretimi heterojenleştirmiştir. Aslında kabaca yükseköğretim ve araştırma kapasiteleri ve kaliteleri açısından birbirlerinden çok farklı olmayan (veya birbirleri arasında çok uçurum bulunmayan) az sayıda üniversiteden oluşan, nispeten homojen bir yükseköğretim sisteminden;  daha yola yeni çıkmış, yeni kurulmuş ve fiziki yapılanmasıyla uğraşan üniversitelerden, kurulmasının üzerinden daha on yıl geçmemiş üniversitelere, ve dünya sıralamalarında ön sıralarda yer alan üniversitelere kadar farklı fazlarda işlevlere ve dolayısıyla sorunlara sahip çok sayıda üniversiteden oluşan, çok katmanlı heterojen bir yükseköğretim sistemine geçilmiştir. 
Yaygın  ifadesiyle elit (seçkin) yükseköğretimden, kitlesel yükseköğretime geçiş sağlanmış ve yükseköğretim sistemimiz halen bu büyüyen endüstri olma durumunu da korumakta ve hemen her lise mezununa yükseköğretim imkanının sunulduğu evrensel bir sisteme geçilmektedir. 
Bu büyüme sürecinde özellikle elit yükseköğretim kurumları, bu büyümeden kendilerinin olumsuz etkilenecekleri kanısından dolayı bu büyümeye önceleri karşı çıkmışlardır. Ancak burada ters bir durum söz konusudur:  bu büyüme elit yükseköğretimin aleyhine değil, tam tersine lehine olmuştur. 
Yukarda da değindiğimiz gibi, yükseköğretime olan talepteki aşırı artış homojen yükseköğretim sistemi üzerinde büyük bir baskıoluşturmaktaydı ve elit üniversiteler  bu talebin tamamına arz üretiminin kendi kalitelerini olumsuz etkileyebileceği kaygısıyla kontenjanlarını artırmama yönünde direndiler. Yeni üniversitelerle birlikte,  elit üniversiteler üzerindeki kontenjan baskısı ortadan kalkmış oldu ve elit üniversiteler rahatladı. 
Rekabet ve katkı
Diğer taraftan, nispeten homojen olan bir yükseköğretim sisteminde üniversitelerin ürettiği hizmetlerin kaliteleri arasında çok büyük uçurum yoktu ve kaliteyle ifade edilebilecek farklılıklar çok belirgin değildi. Ancak, bugünkü gelinen noktada olduğu gibi heterojen bir yükseköğretim sistemine sahip olduğunuzda artık kalite farkları çok belirgindir ve farkı izah etmede kullanılan yaygın bir enstrüman olur. Dolayısıyla bugünlerde yükseköğretim sisteminde kalitenin daha çok konuşulmasında şaşılacak bir durum söz konusu değildir. Bu durum kontenjan baskısından da kurtulmuş olan elit üniversitelerin elini bir kez daha güçlendirmiş, bu süreçte kaliteleri ile ilgili belki çok büyük iyileştirmeler sağlamamış olsalar bile oluşan heterojen yapı, kalitelerini çok daha görünür kılmıştır.
Sonuç olarak, yükseköğretimde son yıllarda yaşanan büyüme varsayılanın aksine elit yükseköğretim kurumlarının elini güçlendirmiştir. Yükseköğretimde yeni fazların ortaya çıkmış olması, mevcut elit faza bir tehdit değildir. Tam tersine her yeni faz, hem bir çeşitlilik sağlamakta hem de mevcut fazları daha ön plana itmektedir. 
Tıpkı, önceleri kuşkuyla karşılanan vakıf üniversitelerinin 1990’larda devlet üniversiteleriyle rekabet edebilecek bir seviyeye ulaşması gibi, 2000’li yıllarda kurulan yeni üniversitelerin de yükseköğretim sistemindeki rekabeti ve dolayısıyla kaliteyi artırma yönünde pozitif bir katkısı olacaktır.
Tehdit değil fırsat
Artık yükseköğretim sistemimiz aynı anda (eş zamanlı) farklı fazlara sahip (çok fazlı) yükseköğretim kurumlarından oluşan heterojen bir yapıya bürünmüştür. Sistem, yüz elli binin üzerinde öğretim elemanı ve altı milyonun üzerinde öğrencisi olan oldukça büyük bir yapıya sahiptir. 
Özellikle son zamanlara yükseköğretimde kalite ve yükseköğretimin yeniden yapılandırılması tartışmalarında önerilen çözümler, yeni fazların eklenmesiyle heterojenleştirilmiş bir sistemi sanki kaliteyi bir enstrüman olarak kullanarak tekrar tek fazlı homojen bir sisteme dönüştürme ve/veya elit fazı diğer fazların aleyhine durumdan çok daha avantajlı çıkartma dilini kullanmakta olup esasen yükseköğretim sistemimizle ilgili gizli bir tehdit oluşturmaktadır. 
Her bir faz, ülkemizin yükseköğretimine farklı ölçeklerde katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla, her bir faz bir zenginlik olarak görülmelidir. Her bir fazda faaliyet gösteren çok sayıda yükseköğretim kurumumuz bulunmakta ve büyük fedakarlıklarla yükseköğretime emek vermektedirler. Fonksiyonlarını tanımlamalarına ve bu alandaki becerileri, çabaları ve avantajlarına bağlı olarak fazlar arasında dikey geçişler de söz konusu olabilecektir. 
Yükseköğretim sistemimizin güçlülüğü, her bir fazın diğerini bir tehdit değil tam tersine bir fırsat olarak görmelerine bağlıdır. Dolayısıyla bundan sonra yükseköğretim sisteminde yapılacak düzenlemeler mutlaka bu yapıyı gözetmeli, her fazın yaşamasına ve kendi hedeflerini belirleme özerkliğine imkan vermelidir.
 
Prof. Dr. Mahmut Özer
1970 yılında Tokat’ta doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Elektronik ve Haberleşme Mühendisliğinden mezun oldu. 28 Kasım 2010 tarihinden itibaren Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Rektörüdür. Özer ayrıca, Mesleki Yeterlilik Kurumu (MYK) Başkan Vekili ve İslam Dünyası Kalite Güvence Ajansları Birliği (AQAAIW) Başkan Vekilidir. Özer halen Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) Başkanıdır.